18 Şubat 2009 Çarşamba

BAYRAK MEHMET AKİF İSTİKLAL MARŞI KONULU KOMPZİSYONLAR

BAYRAK
Türk milleti,yüzyıllar boyu hürriyet ve istiklâlini çağdan çağa taşıyarak,millî varlığını günümüze kadar sürdürmüş ve de sonsuza kadar götürmeye azmetmiştir.
Tarih boyunca hiçbir millet,Türkler kadar fedakârlık ve kahramanlık dolu günlerle,benzeri görülmemiş acımasız,hain düşmanlarla karşılaşmamıştır. En kötü ve elverişsiz şartlar altında dahi,hiçbir kuvvet milletimizi millî değer ve varlığından ayıramamış ve ondan koparamamıştır. İşte bu millî ve vazgeçilmez değerlerin başında Bayrak,Vatan ve Millet sevgisi gibi uğrunda canlarını çekinmeden feda edeceği anlamlı ve mahiyeti çok yüksek idealler vardır.
Bu ideallerin sonsuza dek devam etmesi ,yeni yetişmekte olan,nesiller arasında yeşermesi,serpilip büyümesi ve pekişmesi en büyük mefkuremizdir.
Milletlerin geleceği;yeni yetişen kuşakların fikir yapısına,anlayışına ve yetişme tarzına bağlıdır. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti şanlı tarihimizin ve Atatürk’ün bize mirasıdır. Bu kutsal mirasın muhafaza ve müdafaası ,ordumuz ve milletimizin yanında,bizzat Atatürk tarafından gençliğe emanet edilmiştir. Türk Gençliği de bu emaneti yani Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini,onun kutsal değerlerini ,özenle damarlarındaki asîl kandan aldığı kuvvetle koruyacaktır.
Tüm dünya devletlerinde olduğu gibi bizde de egemenlik,hürriyet ve bağımsızlığın sembolü Bayraktır .
Yüce bayrağımız,cennet vatanımız uğruna canını feda eden şehitlerin kanlarının bedelidir. Türk Bayrağı kahramanlıklarla doğmuş,rengini kanımızdan alan hürriyet ve istiklâlimizin ebedî simgesidir.
Hür bayraklarının gölgesinde İstiklâl Marşını gönülden benimseyen ve söyleyen nesiller,nasıl bir ecdadın mensubu olduğunu anlar. Millî şuur ve benliğini kazanır,kim olduklarının idraki içine girerler.
Birlik beraberliğimizin sembolü,devletimizin ve milletimizin istiklâl ve hürriyet meş’alesi,gurur ve şeref nişanımız olan ay yıldızlı şanlı Bayrağımız,şehidimin son örtüsü,barışın güvercini,savaşın kartalı,yüksek yerlerde açan çiçeğim,tarihim,namusum,şerefim,şiirim ve her şeyimizdir.
Herkesin bildiği gibi ülkemizin bu kutsal toprakları tarihe sığmayan şanlar sayesinde,ölümden korkmayan canlar sayesinde ve Bayrağımıza renk veren kanlar sayesinde vatan olmuştur.Yüce milletimiz bu sayede istiklâl ve hürriyetine kavuşmuştur. Bu gün üzerinde yaşadığımız bu kutsal toprakların her karışı şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuştur. Onlar yüce bayrağımız uğruna kendi kanlarını akıtarak,canlarını vererek bu toprakları VATAN yapmışlar ve bu vatanı ve BAYRAĞIMIZI bizlere emanet etmişlerdir.
Üzerindeki yaşadığımız bu toprakların etrafındaki millî sınırlarımız cetvelle çizilmemiştir. İstiklâl savaşında kadını erkeğiyle ,doğulusu batılısıyla,güneylisi kuzeylisiyle bütün milletimizin büyük Atatürk’ün etrafında kenetlenerek ,omuz omuza vererek ,göğüslerini siper ederek,millî sınırlarımız kanlarımızla çizilmiştir.
Türk Milleti olarak en büyük emelimiz ; bu kadar pahalı kazanılan İstiklâlimizin sembolü olan şanlı Bayrağımızı , bu günde ülkemizin her köşesinde,şanlı ufuklarımızda ebediyen dalgalandırmaktır. Bayrağımız gölgesinde barındırdığı tüm insanları kucaklamakta ,sevmekte ve bağrına basmaktadır. Ancak bağrına bastığı bu insanlardan kendisine kusursuz sevgi ve saygı gösterilmesini istemektedir.
Bayrağımız kendisine saygısızlık eden insanları asla affetmez . Ve Bayrağımıza saygısız davranışların sonunun hüsran olduğu ve olacağı herkes tarafından açıkça bilinmelidir.
Atamdan yadigar kalan ruhuma aşk,umut saçan,ey mavi göklerin süsü,gururu,ey cennet yurdumun sönmeyen nuru,sevgimi,aşkımı anla Bayrağım,dalgalan şerefle şanlı Bayrağım.
Vatanını canından aziz bilen senin kutsallığına gönülden inanan,gönülden ay yıldızına vurgun insanlar olarak seni layık olduğun yücelikler de tutmak ve görmek,milli bir ödev,namus borcu ve şerefli bir sorumluluktur.
Tarihimiz , şerefimiz , hürriyetimiz , birlik – beraberliğimizin ve devletimizin sembolü,Millî seciyemizin, millî ülkümüzün meş’alesi ŞANLI BAYRAĞIMIZ.
Şairin ifadesiyle;
“Bayrakları Bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Yüce bir millet ve onun şanlı mensupları olarak bayrağımızı dimdik ayakta tutmak ve onu ebediyen dalgalandırmak için ,her zaman olduğu gibi bugünde birlik beraberlik içinde olmamız,bölücü,parçalayıcı ve yıkıcı unsurlara karşı son derece uyanık olmamız gerekmektedir.
Aziz Milletimizin varlığını,sonsuza dek sürdüreceğinin müjdesi olarak,tarihe ve millete mal olan İstiklâl Marşımızın son kıtasında merhum Âkif şöyle sesleniyor:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımızın hepsi helâl;
Ebediyen sana yok,ırkıma yok izmihlâl ;
Hakkıdır,hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl ! “
Bilindiği gibi 12 mart 1921 tarihinde İstiklâl Marşımız kabul edilmiştir. Bu vesile ile ebediyen söylenecek olan Millî Marşımızın kabulünün 81 nci yıldönümünü kutluyorum.
Bayrağımızın sonsuza dek dalgalanması dileğiyle , Yüce Atatürk ,İstiklâl Marşımızın yazarı merhum Mehmet Âkif Ersoy ve şehitlerimizi minnet,şükran ve rahmetle anıyoruz.

Mehmet Akif ERSOY
Millî şairimiz Mehmet Âkif, Arnavutluğun İpek Kasabası Susişa Köyü'nden İstanbul'a gelerek, çalışkanlığı, azmi, iradesi ve başarısı sayesinde Fatih Medresesi Müderrisliğine kadar yükselmiş, titizliği ve temizliği sebebiyle "Temiz Tahir Efendi" diye adlandırılan bir babanın oğludur. 1873 yılında İstanbul’da doğan Âkif, ailesinin ilk çocuğudur.
1889 yılında babasının vefatının ardından evlerinin yanması, Âkif'i yoksulluğa sevk etti. Bu felaketlerden sonra ailenin bütün yükünü üzerinde hisseden Âkif, Mülkiye Okulunu bırakarak Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi. Daha çocukluğundan itibaren planlı, programlı ve disiplinli bir hayat yaşamaya alışan Âkif'in güreş, yüzme, yürüme, koşma, uzun atlama, ata binme gibi spor dallarında gösterdiği üstün başarılar, yabancı dil öğrenmesine mani olmadığı gibi, derslerinden de tam not almasını engellemedi.
Şiirde ilerlemek ve yeni bir tarz geliştirmek için Arap Edebiyatı’nın ve özellikle şiirinin bilinmesi gerektiğine inanan Âkif, titiz bir çalışma ile bu edebiyatı incelemeye başladı.
Baytar Mektebi'ni de birincilikle bitiren Âkif, 750 kuruşla memuriyet hayatına başladı. 3-4 sene Rumeli, Anadolu, Arabistan'da hayvan hastalıkları üzerine görevler yaptı. 1894 yılında İsmet Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Cemile, Feride, Suat, İbrahim Naim, Emin ve Tahir adlı altı çocuğu oldu.
Âkif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Ardından Çiftcilik Makinist Mektebi’nde dersler verdi. 1908’de de İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat öğretmeni oldu.. Felaketlerin art arda geldiği bu anda bir de Arnavutluk isyanı baş gösterdi.
"Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti" gibi içli feryatlarla karşıladığı bu melun hareketi hazmedemedi.
"Söyle, ey şehit, öpeyim secde edip toprağını:
Yok mudur sende Murad'ın iki üç damla kanı?"
diyerek, Balkanlarda yaklaşan tehlikeyi ve mazinin zaferlerle dolu günlerini hatırlattı.
Milletin ümidini kaybetmeye başladığı bir anda, "Felaketler milletin geleceğini tayin edemez, millet felaketlerin şaşkınlığından kurtulur, kendini toparlayabilirse; yaraları sarar, acıları dindirir ve kaybettiklerini kaybettiği yerde tekrar bulur" düşüncesiyle son çare olarak millete döndü, sönmeye yüz tutan ümit ışığını;
”Geleceği karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak!
...
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır,"
Gibi mısralarla alevlendirdi. Bu iman ve heyecan dolu satırlar dilden dile vatan sathına yayılınca, vatanın her yerinde bir canlanma görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başlandı.
Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra galip devletler, Osmanlı Devletini tasfiye ile kalmayarak, Türk'ün öz yurdunu parçalamak niyetiyle vatanın her tarafına saldırmaya başlamışlardı. İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişmesi üzerine Ayvalık ve Karasi tarafında başlayan milli direniş hareketi gönüllere umut ışığı olmuş, Anadolu halkını ayağa kaldırmıştı. Mehmet Âkif artık İstanbul’da duramazdı. Hemen Balıkesir'e giderek Zağanos Paşa Camii'nde bir hutbe okudu. Türk'ün İstiklâl davasına kayıtsız kalanları, sözleri ile sarstı:
"Cihan alt-üst olurken seyre baktın öyle durdun da,
Bugün bir serserinin, derbedersin kendi yurdunda..."
diyerek kulaklarda ve vicdanlarda ebediyen çınlayacak sesler bırakarak İstanbul'a döndü.
İstanbul'dan deniz yoluyla İnebolu'ya, oradan da Ankara'ya geçti. Konya isyanı üzerine Konya'ya giderek ayaklanmanın bastırılmasında büyük rol oynadı. Zamanın şartları içerisinde basının çok tesirli bir silah olduğunu bilen Âkif, Kastamonu'ya geldi ve Eşref Edip'le beraber "Sebilü'r-Reşad" gazetesini çıkarmaya başladı. Gündüzleri Nasrullah Camii'ni hınca hınç dolduran cemaate, geceleri Yılanlı Tekkesi'ne gelen halka verdiği vaazlar, neşredilerek memleketin her tarafına dağıtıldı.
Kalpten dualarla halkın maneviyatını yükseltip, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadı.
Böylece, Antep "Gazi" oldu, Maraş "Kahraman". Urfa "şan"ını korudu ve bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini ve namusunu korumak için and içti. Daha sonra Burdurluların isteği üzerine Burdur milletvekili oldu.
Yunan ordusunun Ankara'ya doğru ilerlemesi karşısında, başta Mustafa Kemal olmak üzere, birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri'ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak sevk edilmişti. Fakat Akif , Kayseri'ye taşınmanın bir dağılma olacağını, tekrar toparlanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Sakarya'da yeni bir müdafaa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklif görüşülüp kabul edildi.
Gönüllerindeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçlenerek, İstiklâl şafağını söktürmeye hazırlanıyordu. Bunun için şafak rengi ile dalgalanarak, bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) bir yarışma açtı. Fakat yarışmaya katılan 724 şiir arasında, milletin müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilememişti. Âkif 500 lira mükafat konduğu için yarışmaya katılmamış, Mecliste ise en güzel marşı ancak Mehmet Akif'in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi; "Pek aziz ve muhterem efendim..." sözleriyle başlayan bir mektupla, Âkif'e rica ve müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı. Bu rica üzerine Âkif, Taceddin Dergahında odanın bir köşesine çekilerek yazmaya koyuldu. Günlerin ardından nihayet, milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan "Kahraman Odumuza" ithaf ve millete armağan etti. Bu kutsi armağan 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17'45 te, Milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip, alkışlanarak, ittifakla kabul edildi. Mükafat olarak verilen 500 lirayı da orduya hediye etti.
"Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın.. Belki yarından da yakın,"
şeklinde İstiklâl Marşımızda en güzel ifadesini bulan bu müjdenin de gösterdiği gibi, güneşin doğacağı geceden belli olmaya başlamıştı. Çünkü ayyıldızlı bayrağı semalardan inmeyen millet, bu yolda sonsuza kadar azimle yürüyecekti.
Nihayet bu heyecan, ıstırap, savaş, ümit ve zafer dolu yıllardan sonra, İstiklâl Savaşının İstiklâl Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, bir İstiklâl Madalyası ve bir mavzer tüfeği ile, 1923'te Ankara'dan İstanbul'a döndü.
Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine Mısır'a gitti. 1926 dan itibaren Ezher Üniversitesi’nde Türkçe dersleri vermeye başladı. Vakit buldukça da Kur'an-ı Kerim tercümesi ile uğraşıyordu. Bu arada Siroz hastalığına yakalandı. Önceleri hastalığın ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişikliği ile geçeceğini düşünerek Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü. Hastalık onu harap etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı; İstanbul'a geldi. Hastaneye yatıp, tedavi gördü. Fakat hastalığının önüne geçilemedi.
Bir gün hasta yatağında yatarken Hakkı Tarık Us'un da aralarında bulunduğu misafirler, Akif'i ziyarete gelmişlerdi. Sohbet ederlerken söz İstiklâl Marşı’na geldiğinde misafirlerden biri:
-Acaba, İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? Demişti, Bîtap bir halde yatmakta olan Akif birdenbire başını kaldırarak kesin bir edâ ile:
-Allah, bu Millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!.." demişti.
"Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını
Bana çok görme İlâhî bir avuç toprağını..."
diyerek, kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat sevinçliydi. Çünkü Mısır'dan döndüğü gün: "Ne mutlu bana ki, Peygamberimin yaşında öleceğim" demişti. Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki, İstiklâl Marşı Şairi Mehmet Âkif, 27 Aralık 1936'da 63 yaşında İstanbul'da vefat etti. Ertesi gün Edirnekapı'daki şehitliğe defnedildi. Saygıyla anıyoruz.

Hiç yorum yok:

reklam izle kazan

SPONSOR REKLAMLAR