18 Şubat 2009 Çarşamba

İstiklal Marşı Hakkında

İstiklal Marşı Hakkında
İstiklal, bedeli en yüksek bir kavram. Bir mübarek mana... Uğrunda, gerekirse her şeyinizi vermeye, her dem hazır olacaksınız ki, istiklal size yar olabilsin.
İstiklal Marşı ise, bir milletin mukaddesleri uğruna ettiği yeminin manzum ifadesidir. İstiklal Marşımız, şanlı geçmişimiz, umut dolu istikbalimiz ve lekesiz istiklalimiz adına yazılmış, hepimizin iştirak ettiği, kutlu bir misak-ı milli” bir sözleşmedir. Milletin kader, kıvanç ve tasa birliğine tercüman olur. Kısaca İstiklal Marşımız, bu yurdun bütün evlatlarının gönlüne nakşolmuş, hayal” değil hakik”, bize has, bizi anlatan, en güzel destandır.

İstiklal Marşı’nı her hangi bir şiirle kıyaslamak, yahut değerlendirmeye çalışmak yanlıştır. Gönlünüz çektiği zaman çok çeşitli, çok güzel şiirler yazmanız mümkün; ama, gönlünüz çektiği zaman İstiklal Marşı yazamazsınız. Çünkü onun yazılmasını gerekli kılan şartları tarih hazırlar. İstiklal Marşı’mız, yazılışındaki edebi san’at ve estetik ifadeler yönüyle yeryüzündeki İstiklal Marşlarının en güzeli, en değerlisidir. Onu ne kadar incelerseniz karşınıza o kadar güzellikler çıkacaktır. Onda öylesine derin manalar ve öylesine yüce ifadeler vardır ki, kelimeler takat ötesi bir özenle seçilmiş ve dünyanın en güzel abidesi yapılmıştır. Türk Milleti bu abideyi kalbine gömmüş, gönlüne nakşetmiştir. Bu söylediklerimizin hepsini kapsayan bir ifadeyle diyebiliriz ki, İstiklal Marşımız tek kelimeyle baştan sona Sehl-i mümten” (kolay göründüğü halde söylenmesi zor) bir eserdir.

Öyle bir şiir yazacaksınız ki, bugünü anlatırken dünü vurgulayacak; dünü anlatırken de geleceğe yönelik kalıcı ve şaşmaz ifadeler ortaya koyacaktır. Bu tarifler, nazım san’atının görev ve boyutlarını aşmaktadır.

Bunun bir istisnası var olabilir; o da İstiklal Marşı’mızdır.
İstiklal Marşı’nın kelimelerindeki derinlik ve vüs’at karşısında sanki nazmın kalıbı çatlayacak gibi gerilir. İstiklal Marşı’nın kelimeleri, Süleymaniye’nin, Selimiye’nin duvarına konan dualı taşlara benzemektedir. Her bir taş insicam ve mehabetinden zerre fedakarlık göstermez. Her kelimede başlı başına yüceliş, estetik ve zerafetin yansıması görülür. Her kelimede ayrı bir sesleniş vardır. Ama bu sesleniş, değişik enstrümanların, oluşturdukları aynı güftenin bestesine benzediğinden, ana tema ile uyum içindedir. Seslendirilen, dile getirilen şey, Türk Milleti’nin tarihidir. Milli Mücadele günlerinin namus ve şeref abidesine dönüşen şanlı direnişidir. Türk Milletinin geleceğe yönelik yaşama azmi, hayatta kalma kararı ve Allah’a kul olma sevdasıdır...


Marşların Özellikleri ve İstiklal Marşı’nın Farklılığı...
Marşlar, genellikle içerik olarak nazmın hamaset ağırlıklı şekliyle yazılır. Kahramanlık, korkusuzluk, zafer ve ümit duyguları marşların hemen hemen hepsinde görülen bir özelliktir. Nitekim İstiklal Marşı yarışmasında ilk altıya giren şiirlere baktığımızda da gördüklerimiz bu ifadelerimizi doğrular mahiyyettedir.

İstiklal Marşı’mızda da yukarıdaki özellikler vardır. Ancak, İstiklal Marşı’mızda kuru bir hamasetin ötesinde başka marşlarda olmayan o kadar çok şey vardır ki, bu farkları vurgulamak için bile sayfalar dolusu yazı yazmak gerekir.

Nedir bu farklar? Hepsini sayamasak da çok belirgin olan özellikleri sıralayalım:
1- Önce Şairinin yazdıklarını duyarak, hissederek ve en önemlisi inanarak yazması bize göre öncelikli ve müseccel bir farktır. Bu cümlenin altı çizilmeli ve İstiklal Marşı’nı anlatan yazı ve yorumlarda asla göz ardı edilmemelidir.
2 - İstiklal Marşı’nın şairinde, bir yarışmaya katılma ve kazanma halet-i ruhiyesi asla sezilmez. Dolayısıyla, İstiklal Marşı gibi harikulade bir destan meydana getirilirken şairde, acaba şurasını şöyle, burasını böyle mi yazsam endişesi yoktur. İnandığı gibi yazmış, ama en güzeli yazmaya özenmiştir. Bu çalışma sırasında İstiklal Marşı’nın mana ve maksadına uygun edeb” ve estetik bir hazırlık ve uğraşı sergilediği ise aşikardır.
3- İstiklal Marşı hamaset fışkıran bir nazım olmaktan öte bir özet, bir tarif ve tanımlamadır. Bir adres koyma ve bir izah getirmedir. İstiklal Marşımızın en önemli özelliklerinden birisi de bu olsa gerektir. Böylesi bir farklı yaklaşım, sadece nesir san’atının konusu olabileceği için, yeryüzündeki hiç bir marşta böyle bir anlam bütünlüğü ve derinliği olduğunu sanmıyoruz.
4 - Tarif ve tanımlama derken ne anlaşılıyor? Bunu biraz açalım. Mesela, İstiklal Marşı’mızda, bir mısra var ki, iki defa tekrar edilmektedir. İkinci kıt’ada ve son kıt’ada... O mısra hepimizin bildiği gibi:
“Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal” mısrasıdır. Bu mısrada milletimizin hak ettiği bir şey vurgulanıyor; ama o şey söylenmeden önce (ma’lumu ilam da olsa) milletin temel özelliği belirtiliyor:
Bu millet, Allah’a inanır. Bin yıldır İslam’ın Bayraktarlığını yapmaktadır. Böyle bir milletin sonsuza dek İstiklal ile şerefyab olması elbette Hakkıdır, denerek, Türk Milletinin temel ilkelerine dikkat çekiliyor. Cümle alemin idrakine, beynine bu hakikatlar desen desen, nakış nakış, işleniyor. Üçüncü kıt’ada, Türk’ün tarihinden bahsedilir ve tarihin derinliklerinden günümüze milletimize asla esaret prangası vurulamadığı bundan sonra da vurulamayacağı belirtilir. Bütün bunlar bir tek mısraya sığdırılıverir “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.”
Dördüncü kıt’ada, Batı alemi ve bu alemin amacı, bu amacın dayanakları olan sosyo-kültürel ve ekonomik araçların tanımlaması yapılır.
Beşinci kıt’ada, zaferi kazanmanın temel şartları belirtilirken, altıncı kıt’ada, sahip olduğumuz toprakların nasıl bir vatan parçası olduğu irdelenir. Böylece bu tespit ve teşhisler İstiklal Marşı’nın sonuna kadar devam eder.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Demek ki İstiklal Marşı’mız sadece hamaset ve şehamet fışkıran bir destan değil, bunların hepsini koynunda besleyen; hayal gibi müzeyyen bir alem, aşk gibi tarifsiz bir muamma, umut gibi tükenmez bir deryadır.
İstiklal Marşı’nın şairi, Ankara’da Balıkesir’in işgalinin yıldönümü dolayısıyla yazdığı şiir’in bir beyitinde şöyle sesleniyordu:
“Ey benim her taşı bir ma’bedi iman yurdum
Seni ergeç bana mutlak verecek ma’budum”
Demek ki şairde vatan sevgisi öylesine şahlanan, çoşan, zapt olunmaz bir heyecana dönüşüyor ki; vatanın her taşı ona göre bir iman mabedidir. Nitekim bu vurguyu İstiklal Marşı’mızın yedinci kıt’asında açıkça görürüz.
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”
Bu vatan uğruna, öylesine şehidler verilmiştir, toprağın altı Allah yoluna öylesine feda olmuş canlarla doludur ki, eğer onu sıkmanız mümkün olsa, içerisinden şehidler fışkıracaktır. İşte senin vatanın böylesine manev” hazinelerle dolu, önemli, değerli ve vaz geçilmezdir.
Bu kıt’anın üçüncü ve dördüncü mısralarında Şair, Yüce Allah’a milletinin ağzından niyaz ediyor, yalvarıyor: Bu cennet vatan için canımı, bütün sevdiklerimi vereyim. Ama yeter ki beni vatanımdan ayırma. Hiçbir şeyim olmasa da, yaşamasam da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han’ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş gayet çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler.)*

O günler...
İstiklal Marşı Taceddin Dergahında yazılırken, Polatlı yakınlarında Yunanlı’nın top sesleri duyulmaktadır. Buna rağmen onun hiç bir mısrasında hatta kelimesinde tereddüt ve endişeye rastlanmaz. Zafere dopdolu bir iman gözlenir.

İstiklal Marşı mısralarında, uğruna her şeyimizi vermeye hazır olduğumuz vatanın kıymeti, değeri ve önemi vurgulanmakta: “Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.” denilmektedir.
Hepimiz bu toprağa hatıralarımızla bağlıyız. Her birimizin bu toprak altında yerini dahi bilmediğimiz şehidleri yatıyor. Anamız, babamız ve sevdiklerimizin, hürmet ettiklerimizin, edebine aşina olduklarımızın, yiğitliğine hayran kaldıklarımızın kabirleri işte yanı başımızda duruyor. Bundan daha büyük, daha değerli bir hazine olur mu?
Evet geçmişte şairlerimiz, mesela İstanbul’un bir taşının Acem mülkünün tamamından daha değerli olduğu anlamına gelen ifadeler kullanmışlardır.
“Bu şehri İstanbul ki bimüslü bahadır
Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır”
Ancak, bu beytin içerisinde, bir rahatlığın ve keyfiliğin buram buram tüttüğünü hemen görür ve anlayabiliriz. Bir diğer mesele, bu beytin kapsamına giren vatan parçası İstanbul’dur ve orası övülmektedir. İstiklal Marşı Şairine göre ise sadece İstanbul değil, vatanın her bir taşı mukaddestir, mübarektir. İstanbul ile Kayseri, Bursa ile Çankırı’nın yahut Kurşunlu ve oraya bağlı Hacımuslu Beldesi’nin bir farkı yoktur.

Geçmiş dönemlerde, vatan sathı üzerinde, hem de san’at adına yapılan bu ayrım, Milli Mücadele döneminin hazan güfteleri şakıyan bülbülünde görülmez. O birlikteliğe inanmıştır. Kararan vatan afakını iman ve azmin şimşek parıltılarıyla aydınlatan bu heybetli avize, millet evlatlarına ışık şaçmış, ümid vermiştir.

Yanlışları tashih!
İstiklal Marşımız üzerinde yıllardan beri imla hataları yapılmakta ve ne hikmetse kimse buna ses çıkarmamaktadır. İstiklal Marşı gibi önemini vurgulamaktan aciz kaldığımız bir Destan üzerinde böyle hatalar nasıl yapılır, şaşmamak elde değil!
Trafikte zarar görmeden yol alabilmeniz trafik işaretlerine uymakla mümkündür. Hiç bir işaretin manasız ve gereksiz olduğunu söylemeye, işaretlere uymamaya hakkımız yoktur.
Aynı şeyleri bir şiir yahut nesir için düşünecek olursak, onları anlaşılır kılan, içlerine konmuş olan nokta, virgül, ünlem vd. gibi maksatlı ve anlamlı bir çok işarettir. Yanlış yere koyacağınız bir virgül, cümledeki anlamı yüzde yüz bozabilir. Konmaması gereken bir yere koyacağınız bir ünlem işareti, mana ve maksadı amacının aksine doğru, pekala değiştirebilir. İşte bir örnek: İstiklal Marşı’nın, birinci mısrasının ilk kelimesinden sonra konan ünlem(!) işareti böylesi bir galat hatadır.
Şimdi İstiklal Marşı’mızın birinci mısrasını yanlış ve doğru şekilde yazalım:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;”
Yukarıda yazdığımız mısrada hatalı konan bir ünlem işareti yüzünden yanlışlık vardır. Çünkü “Korkma” kelimesinden sonra ünlem konmuştur. Oysa İstiklal Marşı’nın orjinalinde bu mısra: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” şeklinde yazılmakta olup, “Korkma” kelimesinden sonra virgül işareti konmaktadır. Doğru olan da budur. Elbette başka hatalar da yapılmaktadır.
Yapılan bu tür yanlışlar ta 1960’lı yıllarda, büyük dil üstadı, rahmetli Nihat Sami BANARLI Bey tarafından tespit edilmiş, komuoyuna duyurulmuştu.
Ama ne hikmetse bilhassa aydınlarımız bu konu üzerine fikir serdeden, kitap yazanlar ve hatta branşı Akif ve SAFAHAT üzerine çalışmak olan Sayın yazar ve profesörlerimiz aynı yanlışı yapmakta ısrar etmektedirler. Bu konu üzerine çalışanların hassas olması gerekir. Çünkü bu, en azından İstiklal Marşı’nın yazarına bir vefa borcudur. İkinci olarak Türk Milleti’ne saygı göstermektir. Tabi bu ifadelerin tersi de doğrudur.
Efendim bir ünlem işaretinin ne önemi var? diyebilecek bir kimse aramızda var mıdır? Kaldı ki oraya ünlem mi konacak, virgül mü konacak bunu herhalde Diller alimi olan M. Akif, hepimizden daha iyi bilir. Bize düşen orjinale sadakattir.
Bu konuda isim vermek, daha başka hataları ortaya koymak mümkün. Ama biz istiyoruz ki bir şey yapmaya çalışırken, bir yerleri de yıkmayalım. Para vererek kitaplarını alıp okuduğumuz yazar ve Profesörlerimiz, bu konuda daha hassas olmalı, yahut konu hakkında açıklama getirmeliler, diye düşünüyorum.
İnşaallah Diyanet Aylık Dergi sayesinde kamuoyu bu konu üzerinde gereken hassasiyeti gösterir ve yanlışlar tekrar edilmez.

Bitirirken...
İstiklal Marşı’mızı, bu konudaki bilgi ve belgeleri, eksiksiz bilmek zorundayız. Bilmediğimiz zaman kimsenin ayıplamadığı, garip karşılamadığı bilgiler olduğu gibi; olmazsa olmaz kabilinden şeyler de vardır. İşte İstiklal Marşı bunların en başında gelmektedir.
Bu hüküm aydınıyla avamıyla bir milletin hepsi için geçerli olduğunu unutmamalıyız. Bununla birlikte, konunun aydınlarınmız için çok daha fazla önem arzetttiği açıktır.
Son olarak bu konuda şunları ilave edebiliriz. (İstiklal Marşı’mızın yazılış ve 1. TBMM’de kabul ediliş öyküsünü geçen sene Diyanet Aylık Dergide işlemiştik. Onun için aynı şeylere değinmiyorum.)
İstiklal Marşı ilk defa 17 Şubat 1337 (1921) tarihinde, Ankara’da Sebilü’r-Reşad Dergisi’nde yayınlandı. Bu ilk yayınında beşinci kıtasındaki “uğratma” kelimesi “bastırma” şeklinde iken, sonradan M. Akif Bey tarafından değiştirilmiştir.
Bunun dışında İstiklal Marşı’mızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur.
Marş’ın Meclis’teki esas kabülü 12 Mart 1337 (1921) tarihinin ikinci celsesinde oldu.
İstiklal Marşı 41 mısradır. Aruz vezniyle yazılmıştır.
Mısralar: Feilatun/ feilatun/feilatün/feilün, veznindedir.
İstiklal Marşı şairinin şu duasıyla konuyu bitiriyorum:
“Allah bu millete, bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” Amin!

Hiç yorum yok:

reklam izle kazan

SPONSOR REKLAMLAR