25 Şubat 2009 Çarşamba

BİR BARDAK SÜTÜN HATIRI

BİR BARDAK SÜTÜN HATIRI Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu. O gün, hiçbir şey
satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.
Yiyecek bir şeyler yerine - "Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca. Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman
bir bardak süt getirdi ona. Çocuk, sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra - "Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?" diye sordu genç bayana. Genç
bayan, "Borcunuz yok" diyerek, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti; - "Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini
beklemememizi öğretti bize" dedi. Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size" dedi. Howard Kelly, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini
yalnızca bedensel olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu. Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar
çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük kente gönderdiler. Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın
hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun
yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı. Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly, denetlemesi için önüne getirilen faturaya
şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi. Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu...
Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu. Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş
bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı: - "Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".

--
Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah'ım!

"Bismillâhirrahmanirrahîm" hürmetine, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et,
Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı nasip eyle.
Âmin.
--------------------
çocuk oLsam yeniden...

bir tek düştüğüm için acısa içim...

kaLbim; çok koştuğum için çarpsa sadece...

İNFİTÂR SÛRESİ

İNFİTÂR SÛRESİ

(Mekke'de nazil olmuştur.)

13 - Şüphesiz ki iyiler, cennettedirler.
(İnne’l-ebraare lefiy na‘iym)
14 - Ve şüphesiz ki, kötüler de alevli ateştedirler.
(Ve inne’l-fuccaare lefiy cahiym)
15 - Din günü oraya girerler.
(Yaslevnehaa yevmed-diyn)
16 - Ve orada kaybolacak değildirler.
(Ve maa hum ‘anhaa biğaaaaibiyn )
17 - Din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?
(Ve maaaa edraake maa yevmud-diyn)
18 - Yine sen nereden bileceksin, din gününün ne olduğunu?
(Summe maaaa edraake maa yevmud-diyn)
19 - O, öyle bir gündür ki; kimse kimseye hiç bir şeyle fayda sağlamaz.
(Yevme laa temliku nefun linefsin şey’a)
Ve o gün, emir Allah'ındır.
(ve’l-emru yevmeizin lillaah.)
.……………………………….

İbn Kesir’in açıklaması:

Aziz ve Celîl olan Allah'a itaat edip
O'na isyanla karşı çıkmayan iyilerin
içinde bulundukları nimetleri Allah Teâlâ haber veriyor.

* İbn Asâkir, Mûsâ İbn Muhammed'in hal tercümesinde Hişâm kanalıyla... Abdullah İbn Ömer'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

- Allah'ın onlara iyiler adım vermesinin sebebi
onların atalarına ve çocuklarına iyi davranmış olmalarıdır.

Sonra da Hak Teâlâ, kötülerin yer alacağı sürekli azabı ve cehennemi zikrederek :

- Din günü oraya girerler, buyuruyor.
Hesâb, ceza ve kıyamet günü.

“Ve oradan kaybolacak değildirler.”
Bir dakika bile azâbdan uzaklaştırılmazlar ve
üzerlerinden azâb hafifletilmez.
Ölmek veya rahat arasında ikisinden birisine dâir isteklerine
bir gün de olsa cevâb verilmez.


“Din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?”
Bu ifâde kıyametin durumunu büyütmek içindir.
Sonra bu durumu te'kîden:

“Yine sen, nereden bileceksin din gününün ne olduğunu?”
buyuruyor ve ardından da şu âyetle bunu açıklığa kavuşturuyor :

“O, öyle bir gündür ki; kimse kimseye hiç bir şeyle fayda sağlamaz.”
Hiç bir kimse diğerine fayda veremeyeceği gibi
bulunduğu halden de onu kurtaramaz.
Allah, dilediği ve hoşnûd olduğu kimseye
fayda sağlayıp kurtarma izni verirse müstesnadır.
Burada şu hadîsi zikredelim:

- Ey Hâşim oğulları; kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.
Allah'a karşı size hiç bir şeyle fayda sağlayamam.

Şuarâ sûresinin sonunda (Âyet: 214) bu hadîs geçmişti.
Bu sebeple Allah Teâlâ :

“Ve o gün, emir Allah'ındır” buyuruyor.
Bu âyet tıpkı şu âyetler gibidir :
“Kimindir bugün mülk? Vâhid, Kahhâr olan Allah'ındır.” (Gâfir, 16),
“O gün de gerçek mülk, Rahmân'ındır.”
(Furkân, 26),
“Din gününün mâlikidir.” (Fatiha, 4)
Katâde: “O, öyle bir gündür ki; kimse kimseye hiç bir şeyle fayda sağlamaz. Ve o gün, emir Allah'ındır.” âyeti hakkında şöyle der :

‘Vallahi o gün, emir Allah'ındır.
Ama hiç bir kimse orada O'nunla tartışma cür'etini gösteremez.’


( İbn Kesir; “Tefsir” ; c: 15; s: 8350-8351) ; Çev: Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner)

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Mevdudi’nin açıklaması: ‘Tefhimu'l-Kur'an’

13- Hiç şüphesiz ebrar olanlar, elbette nimetler(le donatılmış cennetler) içindedirler.
14- Ve hiç şüphesiz facir (kötü) olanlar da, elbette çılgınca yanan ateşin içindedirler.
15- Onlar, din günü oraya yollanırlar.
16- Ve kendileri ondan ayrılıp-kaybolacaklar değildirler.
17- Din gününü sana bildiren şey nedir?
18- Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir?
19- Hiç bir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır.
Yani hiç kimsenin
verilen bir cezadan, bir başkasını kurtarmaya gücü yoktur.
O gün Allah'ın adaletini icra ettiği bir sırada,
kimsenin böyle bir cesareti olmayacak ve
"Filan şahıs benim dostumdur, benim müridimdir. Dünyadaki günahlarından dolayı ceza görmesin" diyemeyecektir.

http://www.enfal.de/tefhim/index.htm
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Seyyid Kutub’un açıklaması:

"Şüphesiz iyiler cennettedirler. Kötüler de cehennemdedirler. Din günü oraya sürülürler. Oradan bir daha çıkamazlar."
Bu kesin bir sondur. Belirlenmiş bir akıbettir.
İyiler cennete gideceklerdir, kötüler cehenneme..
İyiler sürekli iyi iş yapan, bunu alışkanlık haline getiren ve
vazgeçilmez sıfatı haline getiren kişilerdir.
İyi işler, bütün hayırlı işleri kapsamına alır.
Bu sıfat bütün çağrışımları ile kerem ve insanlıkta uyum sağlamaktadır.

Bunun karşısında olan “kötüler” sıfatı ile de uyum içine girmektedir. Bu da edepsizlik, günah ve isyanın her çeşidini içine almaktadır.
Cehennem ise bu`kötülüklerin karşılığıdır.
Sonra onların hallerini daha da açığa çıkarmaktadır.
Din günü oraya sürüleceklerdir." Bu da onu bir daha pekiştirip sağlamlaştırmaktadır.
"Oradan bir daha çıkamazlar."
Başta kaçıp kurtulamazlar! Belli bir süreye kadar dahi olsa oraya girdikten sonra artık kurtulamazlar.
Böylece iyiler ile kötüler cennet ile cehennem arasındaki karşılaştırma açıklanmaktadır. Cehenneme gireceklerin durumu daha açık ve daha kesin biçimde vurgulanmıştır!
Yalanlama konusu din günü olduğundan
orada meydana gelecek olaylar ifade edildikten sonra tekrar ona dönülüyor. Böylece bu günün gerçek dehşetini ve büyüklüğünü ortaya koymak, onun gerçek mahiyetinin, korkunçluğunu bilinmezlikle ön plana çıkarıyor,
o gün insanları kuşatacak olan sınırsız acizliğin
yardım ve yardımlaşma konusundaki her türlü umudun kırılması dile getiriliyor.
Ayrıca bu zor günün tek yetki mercinin Allah olduğunu vurgulanıyor.

17- Din gününün ne olduğunu bilir misin sen?
18- Hem din gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?
19- O gün kimsenin kimseye faydası olmaz. O gün yetki sadece Allah'ındır.

İnsanların bilgisizliğini ortaya koymak için soru sormak,
Kur'an'ın ifade üslubunda kullandığı bilinen bir yöntemdir.

Bu soru ile insanın gönlüne ve hissine,
işin insanın anlama kapasitesinin ve sınırlarının
çok ötesinde bir büyüklüğe ve korkunçluğa sahip olduğu yerleştirilmektedir.
Yani o tüm düşüncelerin tüm beklentilerin ve alışılagelen her şeyin çok üstünde çok ötesindedir.
Sorunun tekrar edilmesi ise bu korkuyu daha da artırmaktadır.
Sonra bu tasvirle uyum sağlayan açıklama gelmektedir.

"O gün kimsenin kimseye faydası olmaz."
Bu tam bir acizlik, tam bir yıkılmışlıktır.
Bu gerçekten kuşatma altına alınma ve ezilip büzülmedir.
Kendi acısı ve yükü ile uğraşan insanların
tanıdıkları herkesten ayrılmalarıdır. El etek çekmeleridir.

"O gün yetki sadece Allah'ındır."
Yalnız yüce Allah'ın elinde.
Aslında hem dünyada hem de ahirette hüküm ve yetki sahibi zaten Allah'tır.
Fakat bu günde yani kıyamet gününde bu gerçekle;
gafil ve gururlu insanların bu dünyada kendisinden habersiz kalabildikleri bu gerçekle kesinlikle yüz yüze gelecekler.
Hiçbir gizli taraf kalmayacak,
aldatılmış ve saptırılmış hiç kimsenin gözünden kaçmayacaktır.
Surenin girişindeki dalgalı, coşkun, hareketli korku atmosferi ile
surenin sonundaki bu sessiz, durgun, heybetli korku birbirini bütünlemektedir. His bu iki korku arasında sıkışıp kalmaktadır.
Her ikisi de korkutucu, titretici ve insanın aklını başından alacak niteliktedir. Bu ikisinin arasında ise insanı mahcup düşüren, eriten yüce sitem yer almaktadır!

http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Elmalılı Hamdi Yazır’ın açıklaması:

13. (İnne’l-ebraare) “Kuşkusuz iyiler”, sözünde ve fiilinde doğru, hayır ehli iyi kişiler -Geniş bilgi için Dehr Sûresinin tefsirine bkz.- (lefiy na‘iym)
“Muhakkak bir Naîm cennetinde”
14. (Ve inne’l-fuccaare) “ve kuşkusuz ki suçlular”,
Rabb'ine karşı terbiyesizlik edip
aşırı isyan ve muhalefet yoluna sapanlar
(lefiy cahiym) “muhakkak bir Cahîm”, (yani şiddetli bir cehennem ateşi) içindedirler.
15. (Yaslevnehaa yevmed-diyn)
“O din günü, yani yalanladıkları o ceza günü, ona yaslanacaklardır.”
16. (Ve maa hum ‘anhaa biğaaaaibiyn) “Ve onlar o cehennemden gaip olmayacaklardır.”
Daima ve sonsuza kadar onun içinde kalacaklardır.
İşte o yaratılışın, o ilmin, o yazının, o korumanın neticesi
iyiler ile kötüleri böyle ayırt ederek
iyileri cennete, kötüleri cehenneme gönderecek olan sonsuz cezadır.

İbnü Kuteybe'nin ‘Kitabu'l-İmâme’sinde ayrıntıları anlatıldığı üzere şöyle nakledilir:
Süleyman b. Abdülmelik Mekke'ye giderken Medine'ye uğradığında ileri gelen zatlardan biri olan Ebu Hazim'i getirtmiş ve onunla karşılıklı bir sohbette bulunmuş idi.
Ebu Hazim ona çok acı öğütler vermiş,
neticede aralarında şu sorulu cevaplı konuşma olmuştu.
Süleyman: ‘Ey Eb u Hazim! Yarın Allah'a varmak nasıl olacak?’
Ebu Hazim: ‘İhsan sahibine gelince o,
yolculuğundan evine ve çoluk çocuğuna dönen bir yolcu gibi;
isyankâr ise efendisine geri dönen kaçak köle gibi Allah'a varacak.’
Bunun üzerine Süleyman ağladı da:
‘Keşke Allah yanında bize ne var bilseydim’ dedi.
Ebu Hazim: ‘Amelini Allah'ın kitabına arzet.’
Süleyman: ‘Allah'ın kitabının neresinde?’
Ebu Hazim: “iyiler cennette, kötüler cehennemde.”
Bu hatırlatmadan sonra o ceza gününün
zeka ile ve akıl yürütmeyle tahmin edilemeyen
azamet ve dehşeti haber verilmek üzere buyruluyor ki:

17. (Ve maaaa edraake maa yevmud-diyn) “Sana o din gününün ne olduğunu ne bildirdi?”
Yani, onun ne büyük ceza günü olduğunu bildin mi?
Ey muhatap! Hayır sen onu akıl yoluyla bilemezsin.
Çünkü o, dünyada bir benzeri olmuş,
akıl yürütmeyle bilinebilecek ceza günleriyle ölçülemez.
Bazıları buradaki hitabın,
engel olma ve korkutma yoluyla kâfire olduğu kanaatine varmış ise de çoğunluğun açıklamasına göre Resulullah (s.a.v)'a hitaptır.
Çünkü vahiy gelmezden evvel bunu bilmiyordu.
Bununla beraber önceki sûrede geçmiş olan:
(‘alimet nefsüm maaaa ahdarat) "Her nefis ne hazırlayıp getirdiğini bilecek." (Tekvir, 81/14) âyeti ile bu sûrenin başında geçmiş bulunan (‘alimet nefsüm maaaa ahdarat) âyeti gereği
her nefis için o günün dehşet ve azametini hakkıyla bilmek
ancak bizzat bu olayın meydana gelme ve görülme zamanında olabileceğinden dolayı
hitabın her nefse yapılmış genel bir hitap olması bizce daha uygundur.
18. (Summe maaaa edraake maa yevmud-diyn) “Evet, bildin mi nedir o ceza günü?”
Bu tekrarda iki nükte vardır:
Birisi, korkutmayı desteklemek için te'kit (vurgu)tir.
Biri de, cennetliklere ait olan ile cehennemliklere ait olana ayrı ayrı işaret olmasıdır.

Bu sorudan sonra şöyle haber veriliyor:
19. O din günü, o ceza (Yevme laa temliku nefun linefsin şey’a) “o gündür ki, hiçbir nefis bir nefis için bir şeye mâlik olamaz.”
Hiç kimse ne mümin ne kâfir, ne iyi ne kötü
hiç kimsenin hesabına zerre kadar bir şey yapamaz.

(ve’l-emru yevmeizin lillaah.) “O gün emir yalnız Allah'ındır.”
O ne emrederse ancak o olacaktır.
Onun için, (Veylün li’l-mutaffifiyn) “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline...”(Mutaffifin, 83/1) –hemen sonraki ayet-
(Elmalılı Hamdi Yazır; “Hak Dili Kuran Dili” ; c:7; s: 55-56)

……………………….

Ömer Nasuhi Bilmen’in açıklamaları:

13. Şüphe yok ki: Takva sahibi zatlar, hoş nimetler içindedirler.
13. Bu mübarek âyetler de Allah'ın keremine kimlerin kavuşacaklarını
ve Rabbin azabına kimlerin uğrayacaklarını bildiriyor.
Ve bir ceza günü olan kıyametin pek büyük varlığını
ancak Yüce Yaratıcı bilip kullarına bildirilmiş olduğunu ve
o gün de kimsenin kimseye ilâhî bir izin olmadıkça
fâide vermeyeceğini beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: İnsanların amellerini tesbit ve yazma neticesinde
sevap ve cezaya lâyık olanlar, belirlenmiş olurlar.
Artık (şüphe yok ki: Takva sahibi zâtlar) sahih bir imân ile, güzel amel ile vasfılanmış ve günahlardan kaçınmış bulunanlar (hoş nimetler içindedirler.)
Kendilerini cennetin ebedî nimetleri kuşatmış olur.

14. Ve muhakkak ki; kötüler de yakıcı ateş içindedirler.
14. (Ve muhakkak ki: Facirler de) Küfür ile, münafıklıkla vasıflanmış olan isyankârlarda (yakıcı ateş içindedirler.)
Onlar da cehenneme atılmış, orada ebedî bir azaba tutulmuş bulunurlar.

15. Ceza günü oraya yaşlanacaklardır.
15. Evet.. O suçlular (Ceza günü) yevmi kıyamette
(oraya) o cehennem ateşine (yaşlanacaklardır.)
O azap mahalline atılarak orada ebediyen yanıp yakılacaklardır.

16. Ve onlar, ondan ayrılacak değildirler.
16. (Ve onlar) O ebedî surette cehennemlik olanlar
(ondan) o cehennemden (ayrılacak değildirler.)
Onlar, cehennemin azabından hiç ayrılamayacaklardır, ondan kaçıp saklanamayacaklardır. Devamlı olarak cehennemde kalarak azap göreceklerdir.

17. Ceza gününün ne olduğunu sana ne şey bildirdi!.
17. O kıyamet günü ne kadar mühimdir.
Ne kadar büyük bir heybete sahiptir.
O (Ceza gününün ne olduğunu sana ne şey bildirdi?) O ne kadar muazzam bir gündür. Ne enteresandır ki:
Ey insan!. Sen ondan gafil bulunuyorsun,
o müthiş günü düşünüp durmuyorsun.
Halbuki o günü düşünüp titremek,
o gün için hazırlıkta bulunmak icap eder.

18. Sonra ceza gününün ne olduğunu sana ne şey öğretmiş oldu..
18. Evet.. O gün ne kadar düşünülmeğe lâyıktır.
(Sonra) O (Ceza gününün ne olduğunu sana ne şey öğret mi; oldu?.) Onun şiddetini, ebediyetini tamamıyla takdir etmek insanlığın anlayış kapasitesinin üstündedir.
O her düşüncenin ötesinde bir yüceliğe ve heybete sahiptir.
Artık onun o azametini ve onun o
pek ateşli vasfını ve ebediyyen devamını düşünerek
onun felâketinden kurtuluşa vesîle olan sahih bir itikat ile, güzel güzel ameller ile vasıflanmaya çalışmak lâzım gelmez mi?
Yalnız Allah'ın azabını gerektirecek fena hareketlerden kaçınmalıdır...
İnsan için kurtuluş vesilesi bundan ibarettir.

19. O günde hiç bir şahıs, bir şahıs için bir şeye sahip olamaz. O günde emir, ancak Allah'a mahsustur.
19. (O günde) O ceza zamanında (hiçbir şahıs bir şahıs için bir şeye sahip olamaz.) Herkes kendi nefsini düşünür, kendi derdiyle uğraşır,
kendisine bir zararı dokunmasın diye
kendi yakınlarından, kendi çoluk çocuğundan bile kaçınır
(o günde emir, ancak Allah'a mahsustur.) O kıyamet gününde kimse kimseyi koruyamaz, Allah'ın izni olmadıkça
büyük makam sahipleri bile
diğer müminler hakkında şefaatte bulunamazlar.
O günde genel olarak emir,
bütün kâinata hâkim olan Allah-ü Teâlâ, Hazretlerine aittir.
Artık o ebediyet âlemini düşünmeli
daha dünyada iken hayatı tanzime çalışmalı,
doğruluktan, dini hükümlere riâyetten ayrılmamalıdır ki:
O âhiret âleminde ebedî selâmet ve saadete kavuşmak nasip olsun.
Hak Teâlâ Hazretleri cümlemize muvaffakiyetler ihsan buyursun
âmin.

Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Tefsir İlmihali, İnfitar Suresi
……………….
İzzet Derveze’nin açıklaması:

13. İyiler nimet içindedirler.
14. Kötüler de yakıcı ateş İçindedirler.
15. Onlar ceza günü oraya girerler.
16. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir.
17. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?
18. Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bile­ceksin?
19. O, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.

Kıyamet Günü'nde İnsanların Durumu

Bu ayetlerde ceza gününde insanların akıbeti açıklanarak,
onun tehlikesiyle uyarıl­maktadırlar.
Salih iyi kimseler nimetler içinde, kötü günahkârlar da yakıcı ateş içerisin­de olacaklardır.
Bu onların son yeri olup; o büyük, tehlikeli günde bundan kesinlikle kurtulamayacaklardır ve o günde hüküm sadece Allah'a ait olacaktır.
O gün hiç kimse­nin kimseye bir faydası olamayacak,
hiçbir nefis de başka bir nefse yardım edemeye­cektir.
Bu ayetlerle öncekiler arasındaki irtibat devam etmektedir.
Mü'minler, iyiler tabiri içerisine;
kafirler de, kötüler tabiri içerisine sokulmuşlardır.
Ancak mü'minleri iyiler, kafirleri de kötüler diye vasfetmekle
sadık imanın sahibini hayr ve iyiliğe;
küfrün de sahibini günaha ve kötülüğe yönlendireceği telkin edilmek is­tenmiştir.
İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/278.

………………………..

Diyanet- Heyet Tefsiri :
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş

13-16. Amellerin kayda geçirilmesi ve uhrevî yargı sürecinin sonucu özetlen­mektedir. Sûrenin ana konusu
kıyamet ve âhiret ile uhrevî sorumluluk olduğuna göre
buradaki "erdemliler" (ebrâr);
bir gün kıyametin kopacağına,
dünyada yapıp ettiklerinin kaydedildiği belgelerin önüne konacağına ve bunların hesabını verece­ğine inanarak
bu belgeleri yani amel defterlerini iyilikleriyle dolduran mümin ki­şidir.
Bu duyarlılık birçok âyette takva kavramıyla da ifade edilmektedir.
"Kötü­ler" (füccâr) ise;
kıyamete, uhrevî yargı ve sorumluluğa inanmayan,
amel defterini kötülüklerle kirletenlerdir.
Ehl-i sünnet âlimleri buradaki "füccâr'la
sadece inkar­cıların kastedildiğini,
günahkâr müminleri kapsamadığını belirtirler; çünkü onlar kıyamet ve âhirete inanırlar. (Bu tartışma için bk. Râzî, XXXI, 84-85)
Ancak, bu âyetlerin, inananıyla inanmayanıyla herkesi
âhiret kaygısı taşımaya çağırdığından kuşku yoktur.

17-19. Hz. Peygamber'e yöneltilen bu sorular
hesap gününün ne derece önemli ve dehşet verici olduğunu gösterir.
O gün hiçbir kimse başkası için bir fay­da sağlayamaz,
kimse kimseyi koruyamaz; herkes kendisini düşünür ve kendi der­diyle uğraşır.
Herhangi bir zararı dokunabilir endişesiyle
çoluk çocuğundan ve ya­kın akrabasından dahi kaçar.
Allah izin vermedikçe hiçbir şefaatçi şefaat edemez.
O gün iş Allah'a kalmıştır. (krş. Mü'min 40/16)
O dilediği gibi tasarrufta bulunur, kimseye -dünyada verdiği gibi- tasarruf yetkisi vermez. (Şevkânî, V, 459-460)

“Kuran Yolu Tefsiri”; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş; c:V ; s:496-498.

Cumhurbaşkanı Gül, Kenyalı öğrencilerle Türkçe konuştu

Cumhurbaşkanı Gül, Kenyalı öğrencilerle Türkçe konuştu




Gül, Kenya'da Kayseri türküsü dinledi

Cumhurbaşkanı Gül, Kenyalı öğrencilerle Türkçe konuştu

Kenya'da temaslarını sürdüren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, burada bir Türk okulunun açılışını yaptı. Ömeriye Vakfı'na bağlı Işık Lisesi'nin açılışını yapan güle okul öğrencileri ise bir sürpriz yaptı. Okulun Türkçe sınıfı öğrencilerinden birisi, Cumhurbaşkanı Gül ve eşi Hayrunnisa Gül'e Kayseri'nin Gesi Bağları adlı türküsünü söyledi.

İŞTE TÜRK OKULUNDAN İLGİNÇ FOTOĞRAFLAR- TIKLAYIN



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, açılışını yaptığı Işık Lisesi'ne ait yurtları dolaşarak okul hakkında bilgi aldı. Fizik ve Türkçe sınıflarını gezen Gül, öğrencilerle de yakından ilgilenerek ders kitaplarını inceledi.



Öğretmenlere de yakın ilgi gösteren Abdullah Gül, öğretmenler arasında Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğunu öğrenince öğretmenlere teşekkür etti. Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül, Türkçe sınıfındaki öğrencilerle de Türkçe konuştu.



Türkçe sınıfındaki öğrenciler ayrıca Cumhurbaşkanı Gül için hazırladıkları sürprizi sundu. Ömer Abdullah isimli bir Kenyalı öğrenci, Cumhurbaşkanı Gül'e memleketi Kayseri'nin meşhur türkülerinden Gesi Bağları'nı söyledi. Cumhurbaşkanı Gül ve eşi, türkü sırasında duygulu anlar yaşadı.



Ardından öğrenciler Cumhurbaşkanı Gül'e kendi bir Afrika portesini, Hayrunnisa Gül'e de yine kendi yaptıkları el yapımı bir ayna hediye ettiler.



Okulun açılında konuşma yapan Cumhurbaşkanı Gül, "burada faaliyet gösteren Türklere, Türkiye'nin sesini duyuranlara" bir kez daha teşekkürlerini iletti. Cumhurbaşkanı Gül, "Kilometrelerce ötede dostluk köprüsü olan okulların iki ülke arasındaki ilişkileri daha da ileriye götüreceğini" söyledi.

CİHAN
21.Şubat.2009 18:02:12
http://www.samanyoluhaber.com/haber-138899.html

Canan Oluverdin

Canan Oluverdin

O eşsiz gözlerin revnak veriyor
Sanki karanlığa yanan bir çakmak
Alev alev oldum, içim eriyor
Kim ister gözlerin narından çıkmak

Bir ateş ki tuttun kalbime doğru
Ne bir sancı verir ne de bir ağrı
Sadece okşuyor vurduğu bağrı
Ömrümce istemem hazzından bıkmak

Heyecan dorukta ellerim titrek
Bunca tevazuya dayanmaz yürek
Mahçup kalple derim neyime gerek
Zor gelir ar gelir ellerin sıkmak

Aşkım göç eylerken kalbinden yana
Canan oluverdin düştüğün cana
Yaldızlı dünyayı değişmem sana
Ne güzel duyguymuş abayı yakmak

Engin NAMLI 23:54 08.02.2009

MİLLÎ EDEBİYAT DÖNEMİNİ HAZIRLAYAN TARİHÎ VE KÜLTÜREL OLGULARA GENEL BİR BAKIŞ

MİLLÎ EDEBİYAT DÖNEMİNİ HAZIRLAYAN TARİHÎ VE
KÜLTÜREL OLGULARA GENEL BİR BAKIŞ
Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
1) Avrupa'daki Gelişmelerin Etkileri
Millî Edebiyat akımı, Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketlerinin tabiî bir
sonucu olarak ortaya çıkmış bir fikir, dil ve edebiyat hareketidir. Osmanlı aydınları
Batı'yı bir model olarak görmeye başladıkları devirde Batı toplumları bütün kurumlarını
millet esasına göre düzenlemişlerdi. Batı'daki siyasî hayat, kültür hayatı, ticarî hayat,
bütün sosyal kurumlar, "millet", "halk", "vatan" gibi yeni kavramların etrafında
kurulmuştu. Osmanlı aydınları Tanzimattan sonra bu gerçeği yavaş yavaş kavramağa
başladılar, bu kavramları kendi gerçeğimize göre yorumlamaya başladılar. Batı'yı örnek
olarak aldıklarından rejim meselesinde kesin çözümün parlamenter idare olduğu fikrine
ulaştıkları gibi, sosyal ve siyasî şartların zorlamasıyla kurulması gereken sosyal birliğin
de millet olduğu düşüncesine vardılar.
Modern vatancılık anlayışı önce İngiltere'de sonra Fransa'da gelişmişti. Buna
bağlı olarak kral, tek başına devleti temsil etmekten çıkmış, "millet-devletler"
kurulmuştu.1 İngiltere ve Fransa çok dilli ülkeler olduklarından dil birliğinden ziyade
başlangıçta "vatan birliği"ni ön plâna alıyorlar, milliyetçilikten ziyade vatanperverlik
üzerinde duruyorlardı. Bu durum, Osmanlı imparatorluğuna da uygun düşüyordu.
Şinasi ve Namık Kemal gibi Türk aydınları da aynı endişelerle millet kavramından çok
vatan kavramı üzerinde durmuş,2 birçok Osmanlı aydını Osmanlı vatancılığı fikrini
savunmuştur. Ancak Tanzimat yazarları, geleneğe dayanmayan bu fikri, İslamcılık
fikriyle desteklemişlerdir. Osmanlı imparatorluğundaki azınlıklar arasında daha çok
dile dayanan bir milliyetçilik anlayışının gelişmesinden sonra Türk aydınları da
milliyetçilik düşüncesine yönelmişlerdir.
Batı'da Türk tarihi ve Türkoloji sahalarında yapılan araştırmaların artması,
Türkiye'de Milliyetçilik fikrinin gelişmesine yardımcı olmuştur. Ziya Gökalp'a göre
Avrupa’da Türk kültürüne karşı beslenen sempati sonucunda ortaya çıkan "Turquerie"
hareketi Türk aydınlarının dikkatini Türk kültürüne ve Türk kültürünün maddî unsurları
üzerine çekmişti. Ayrıca Avrupalı ressam, romancı, tarihçi, filozof ve şairlerin
Türklerle ilgili eserleri de Türk aydınlarını kendi kültürleri üzerinde düşünmeğe
sevketmiştir. Rusya'da, Almanya'da, Macaristan'da, Danimarka'da, Fransa'da,
1Bernard Levis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara, 1991, s.331.
2Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1956, ss-155-432.
2
İngiltere'de birçok bilim adamı eski Türklere, Hunlara, Moğollara dair araştırmalar
yapmışlar, Türklerin yarattığı medeniyetleri, kurdukları devletleri ortaya çıkarmışlardır.
Fransız tarihçilerinden Deguignes, Türk tarihi ile ilgili olarak "Hunların, Türklerin,
Moğolların vesair Tatarların Tarih-i Umumisi" adlı bir eser yayınladı.3 İngiliz
bilginlerinden Arthur Lumley Davids "Grammar of the Turkisch Language" adlı Türk
dili gramerini hazırladı ve III. Selim'e ithaf etti. "Kitab'ül İlm'in Nâfi" adıyla anılan ve
Sultan Mahmut devrinde Fransızcaya da çevrilen bu genel Türk dilbilgisi, Türk
aydınları üzerinde büyük bir tesir bırakmıştı.4 Bunun ardından Fuat ve Cevdet Paşa'lar
"Kavaid-i Osmaniye"yi yazdılar. Ali Suavi, kendisini Türkçülük hareketinin öncüleri
arasına sokan Ulûm gazetesindeki eski Türk tarihiyle ilgili yazılarını yazarken Arthur
Lumley Davids'in bu kitabından yararlanmıştı.5
Türkoloji özellikle Macaristan'da oldukça ilerlemişti. Türk, Moğol, Macar ve
Fin dillerini "Turanlı" dil gurubu adı altında topluyorlardı ve 1839'dan beri Orta ve
Güney Doğu Asya'daki Türk topraklarını tanımlamak için "Turan" kelimesini
kullanıyorlardı. Bu görüşleri temsil eden Arminius Vambéry (1832-1913) Türkiye'de
kaldığı sırada Türk aydınlarıyla görüşmüş ve fikirleriyle onları etkilemiştir.6
Avrupa'ya giden öğrenciler, Türk kültürü ile ilgili yayınları okuyorlar ve bu
eserleri yurda sokuyorlardı. Ayrıca 1848 devriminden sonra Türkiye'ye yerleşen ve
müslüman olan Macar ve Polonyalı sürgünler, Orta Avrupa'nın romantik milliyetçilik
görüşlerini de beraberlerinde getirmişlerdi. Galatasaray Sultanîsi'nin kuruluşunda rol
oynayan Polonyalı Hayrettin bunlardan birisiydi. Bunlardan bir diğeri olan Constantine
Borzecki (Mustafa Celâleddin Paşa), "Les Turcs Anciens et Modernes" adlı bir kitap
yazarak Türklerin etnik olarak Avrupa halklarıyla hısım olduklarını ileri sürmüştü. Bu
kitapta Avrupalı Türkoloji bilginlerinin görüşlerine dayanılarak yazılmış Türk tarihiyle
ilgili bir bölüm de bulunmaktaydı ve Türklerin tarihte oynadığı büyük rol önemle
belirtiliyordu.
2) Türkçülük Hareketinin Ortaya Çıkışı
İstanbul'da Encümen-i Daniş ile yeni bir Darü'l Fünûn'un kurulması kültür
hayatını zenginleştirmiş, askerî mektepler, yeni zihniyetli bir neslin yetişmesini
sağlamıştı. Darü'l Fünun'da "Hikmet-i Tarih" müderrissi bulunan Ahmed Vefik Paşa,
3Hüseyin Cahit Yalçın, Deguignes'in bu kitabını Ziya Gökalp'ın tavsiyesiyle "Hunların, Türklerin,
Moğolların vesair Tatarların Tarih-i Umumisi" adıyla 1923 yılındaTürkçeye tercüme etmiştir.
4Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hz.: Mehmet Kaplan, İstanbul, 1976. s.2.
5Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1956, ss.219-222.
6Bernard Levis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara, 1991, s.344.
3
"Şecere-i Türkî"yi şark Türkçesinden İstanbul Türkçesine çevirmiş, "Lehçe-i Osmanî"
adıyla Türkçe bir sözlük hazırlamıştı. Şıpka kahramanı Süleyman Paşa, gerekli eserleri
hazırlayarak İslâmlık öncesi Türk tarihinin askerî okullarda okunmasını sağlamıştı.7
"Tarih-i Âlem" adlı eserinde modern Türk tarihçiliğinde ilk defa olmak üzere İslâmlık
öncesi Türk tarihi ile ilgili bir bölüm bulunuyordu.
XIX. yüzyılın sonlarında, XX yüzyılın başlarında Türkçülük hareketi, ikinci bir
kaynaktan Rusya Türklerinden beslenmeye başladı. Rusyadan gelen mülteci Türkler,
Rus lise ve üniversitelerinde iyi bir eğitim görmüşlerdi. Rusya'daki Türkoloji
çalışmalarını biliyorlardı. Ayrıca Panislâvizmin genişlemesine karşı tepki duyuyorlar,
Rusyada yaygın bir halde bulunan halkçı ve devrimci fikirleri tanıyorlardı.8
Abdülhamid devrinde Türkiye'de Türkçülük cereyanı zayıflarken Rusya'da iki büyük
Türkçü yetişmişti: Mirza Fethali Ahundof, Türkçe komediler yazıyordu ve eserleri
dünya dillerine tercüme ediliyordu; İsmail Gasprinski çıkardığı Tercüman gazetesiyle
Türkçülük fikrine hizmet ediyordu. Abdülhamid'in son devrinde İstanbul'da Türkçülük
haraketi yeniden canlanmıştı. Rusya'dan İstanbul'a gelen ve oradaki azınlıklar
arasındaki milliyetçi cereyanlardan etkilenen Hüseyinzâde Ali Bey9 Tıbbiyede
Türkçülüğün esaslarını anlatıyordu ve Pan-Turanizm idealini "Turan" adlı şiirinde ilk
defa o dile getirmişti. Akçuraoğlu Yusuf (1876-1939), Ağaoğlu Ahmet (1869-1939)
gibi Rusyadan gelen göçmenler pantürkist fikirlerin Türkiye'deki Türkler arasında
yayılmasına yardımcı oldu.
Türkçülük hareketinin kaynağı, sadece Batı'dan gelen milliyetçilik akımı
değildi, “İttihad-ı İslâm” (Pan-İslâmizm) hareketinin de milliyetçi fikirlerin
yayılmasında değişik sebeplerle payı vardı. İslâm birliği fikrinin öncülerinden olan
Şeyh Cemaleddîn-i Efganî'nin faaliyetleri bu akımın hızlanmasına zemin hazırlamıştı.
Mısır'da Şeyh Muhammed Abduh'u, şimal Türkleri arasında Ziyaeddin bin Fahreddin'i
yetiştiren Şeyh Cemaleddin-i Efganî, İstanbul'da Mehmed Emin Bey'e halk lisanında ve
halk vezniyle şiirler yazmasını tavsiye etmişti. Şeyh Cemaleddin, İslâm birliğinin
Müslüman halkların eğitilmesiyle mümkün olacağına inanıyordu.
Türkçülüğün ikinci devrinde Léon Cahun'ün "İntroduction à L'histoire de L'Asie
«Asya Tarihine Medhal»" adlı eseri Türk düşünürleri üzerinde oldukça etkili olmuştu.
Necip Asım, bu kitabın Türklerle ilgili bölümlerini birçok ilaveler yaparak 1899 yılında
7Başlıca eserleri: Mevaniü'l İnşa(1874); Tarih-i Âlem(1874); İlm-i Sarf-ı Türkî (1876); Esma-yı Türkiye.
8Bernard Levis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara, 1991, s.346.
9Ali Canip, Hüseyinzâde Ali Bey'in Ziya Gökalp Üzerindeki Etkilerini bir makalesinde etraflı bir şekilde
ele almıştır. Bkz.: Ali Canip Yöntem, "Ziya Gökalp'e Türkçülüğü Aşılayan Adam: -Hüseyinzade Ali
Bey, Ziya Gökalp'ın Yetişmesinde Büyük Rol Oynamıştır. Pek Az Tanınan Ali Bey, Parmakla
Gösterilecek Bir Alimdi-", Yakın Tarihimiz, C.I, 1962, ss.259-260.
4
Türkçeye çevirdi. İkdam gazetesini Türkçülüğün bir yayın organı haline getirdi.
Emrullah Efendi ve Veled Çelebi bu sahada önemli çalışmalar yaptılar. Kemalpaşazade
Sait Bey, Arapça ve Farsça karşısında Türkçeyi müdafaa etti. Bu arada İkdam gazetesi
etrafında toplanan Türkçülerden Fuad Raif Bey, yanlış bir nazariyeye kapılarak dilde
Tasfiyecilik fikrini ortaya attı ve Türkçülük cereyanının kıymetten düşmesine sebeb
oldu.
Bu sırada aydınlar arasında Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık fikirlerinden
hangisinin doğru olduğu tartışılıyordu. Ali Kemal, Osmanlı birliği fikrini, Ferid Bey
Türk birliği fikrini savunuyordu. Akçuraoğlu Yusuf Bey, 1904'te "Üç Tarz-ı siyaset"
adlı meşhur makalesinde Osmanlıcılığın, Pan-islâmizmin, Turancılığın iyi ve kötü
taraflarını tartışıyor, Türk birliği fikrine yakın görünüyordu.
II. Meşrutiyetten sonra Türkiye'de Osmanlıcılık fikri hakim olmuştu. Türk
Derneği Osmanlıcılık fikirlerinin ağır bastığı günlerde kurulmuş, bundan dolayı
çıkardığı mecmua başarısızlığa uğramıştı. Ayrıca dil meselesindeki tasfiyeci ve
kararsız tutumunun da bu başarısızlıkta payı vardı.
31 Mart olayından sonra Osmanlıcılık fikri zayıflamaya başladı. Abdülhamid,
Almanların etkisiyle İslâm birliği tezini destekledi. Gençler, Osmanlıcı ve İttihad-ı
İslamcı olmak üzere iki kutba ayrıldı. Genç Kalemler hareketi, gelişmeler böyle bir
noktada iken başlamıştı. Tesadüflerin yardımıyla bir araya gelen Ali Canip, Ziya
Gökalp ve Ömer Seyfettin bütün bu dağınık faaliyetlerden daha sistemli bir fikir, dil ve
edebiyat akımı yaratmışlardır.
3) Dilde Sadeleşme Yolundaki Çalışmalar
Türkçülük hareketinin kültür plânında en önemli meselesi, devrin millet
anlayışında "dil" en önemli unsur olarak ortaya çıktığı için "Yeni Lisan" meselesi
olmuştur. Dilin mahiyetiyle fonksiyonları konusunda Batı'da ortaya çıkan fikirlerle,
Tanzimattan sonra Türk aydınlarının dil konusundaki düşünceleri Genç Kalemler
mensuplarını derinden etkilemiştir. Ortaya koydukları teklif, bu iki kaynaktan gelen
genel düşüncelerin bir terkibinden ibarettir.
Tanzimattan günümüze kadar dilimizde meydana gelen değişmeleri fikir
tarihçileri, millet oluşun zarurî bir şartı olarak ele almaktadırlar:10 Macit Gökberk'e
göre dilimizde meydana gelen değişmeler, Batı medeniyeti içinde yer alışımızın, yeni
bir medeniyete geçişimizin tabiî bir sonucudur: "İşte dil davasının meydana çıkışını ve
tarihini, yavaş yavaş millî kültürümüzün bütününü kavrayan bu "Avrupa örneğine göre
10Macit Gökberk, "Millet Oluş Yolunda Dil Davası",Türk Dili, 1 Ocak 1957, C.VI, S.64, ss.195-
206.
5
düzenleme", başka bir deyişle : Avrupa kültür çevresine katılma olayı içinde görüp
anlamamız lâzımdır. Kültür çerçevesini değiştirme gibi büyük bir sarsıntıdan dilin uzak
kalamıyacağı besbellidir, çünkü dilin kültürün bütünü ile sıkı bir bağlılığı vardır. Dilde
insanoğlu, içinde bulunduğu gerçek üzerine bildiklerini, düşündüklerini, hayal
ettiklerini, duyduklarını ve değer vermelerini, kısaca: dünya ve hayat karşısındaki duruş
ve görüşlerini objektifleştirir. Bu duruş ve görüş değişti mi, dilde de buna göre bir
değişiklik olur."11 Yazara göre "İslâm kültür çevresinin hayat plânı bırakılmış, bunun
yerine birçok bakımlardan bunun zıddı olan başka bir hayat plânı, Batının hayat plânı
alınmıştır. Batının hayat plânı "milliyet" esasına dayanıyordu. Milletler eskiden beri
birer "imkân" ve "taslak" olarak mevcut olmakla birlikte bugünkü manasıyla "millet"
kavramı oldukça yeniydi. Batılı milletler, uyanmışlar, kendi varlıklarını, birliklerini,
özelliklerini kavramışlardı. Bu her milletin bir ferdiyet "individuum" olarak ortaya
çıkması sonucunu vermiştir. Bu ferdiyet, bu karakter, özellikle "o milletin sanatında,
edebiyatında, musikisinde, törenlerinde ve başlıca da dilinde" kendisini gösterir.
Avrupa milletlerin benliklerini hissetiren gelişmeler XV. yüzyılda başlamıştı.
Ortaçağdaki ümmet birliği bu yüzyıldan sonra yavaş yavaş yerini millet birliğine
bırakmıştır. Önce İtalya'da başlayan bu gelişmeler, zamanla Fransa, İngiltere,
İspanya'ya yayılmış XIX. yüzyılda, Orta ve Doğu Avrupa'ya sıçramıştır. Tanzimat,
ümmet birliğinden ayrılıp millet birliği olarak gelişmeye koyulmamızın başlangıcı
mahiyetindedir. Genç Kalemler mensuplarının üzerinde en çok durdukları kavramların
ferdiyet "individuum", İbda' (originalité) gibi kavramların olması tesadüfî değildir.
Tanzimatla birlikte örnek aldığımız Batı medeniyetinin bir özelliği de ilmî ve
sosyal hayatta hürriyetin kazanılmış olmasıydı. Bu, yeni bir felsefe, devlet, bilim ve
sanat anlayışının doğması sonucunu doğurmuştur. "Renaissance"tan sonra fertler,
kiliseye bağlılıktan kurtulmuş ilmî ve sosyal hayatta fert "hürriyet"e kavuşmuştur. Hür
araştırmalarla bilimin gelişmesi ve geniş toplulukların bilmin sonuçlarından yararlanma
arzuları millî dillerin birdenbire büyük bir önem kazanmasını sağlamıştır. Bunu millî
dillerin araştırılması, incelenmesi, halk diliyle yazılmış ve söylenmiş malzemenin
toplanması takip etmiştir. XIX. yüzyılda Macarlar, Çekler, Lehliler,Yunanlılar aynı
yolu takip etmişlerdir. Bütün bu gelişmeler, Genç kalemler mensuplarının dil
karşısındaki tutumlarını etkilemiştir.
İkinci olarak, XVIII. , XIX. yüzyıllarda yapılan araştırmalar, Batı dillerinin tarihî
oluşumunu da ortaya koymuştu; bu durum aydınlarımıza dilimizi Batı dilleriyle
mukayese etme imkânını verdi. Batı kültüründe Latincenin oynadığı rol ile, Doğu
kültüründe Arapçanın oynadığı rol mukayese edilmeğe başlandı, gelişmiş Batı dillerinin
11Macit Gökberk, "Millet Oluş Yolunda Dil Davası",Türk Dili, 1 Ocak 1957, C.VI, S.64, ss.195-
206.
6
hangi mücadelelerle kurulduğu anlaşıldı.12 Latin yazarlarının Yunancanın tesirinden
kurtulmak için giriştikleri mücadele, Fransız, Alman, Macar, Fin ve Çek yazarlarının
millî bir dil yaratma gayretleri, -edebiyattaki gelişmeler edebiyatımızda nasıl bir model
olarak alınmışsa- dil konusundaki faaliyelerde bir model olarak alındı.
Modern filozoflardan önce dil, insanın düşüncelerini ifade etmeye yarayan bir
öğe olarak değerlendiriliyordu. Bazı filozoflar, özellikle Locke, Condillac, Destutt de
Tracy dilin bizzat düşünce üzerinde çok önemli etkileri olduğunu anlamışlardı.13 Bu
görüşler, Batı'da milliyetçilerin dile yönelmelerini hızlandırdı, millî benliği ararken
dile, folklora yöneldiler. Batı'da dilin böylece yeni bir şekilde yorumlanması Türk
aydınlarını etkiledi.
Dilde sadeleşme Temayülleri Tanzimattan önce başlamıştı. III. Selim'in
müverrihi Edib Efendi'ye "vekayi"i açık bir dille yazmasını tavsiye etmesi devlet
idarecilerinin bu ihtiyacı ne kadar erken duyduğunu göstermektedir. Halk dilinden,
Anadolu ağızlarından yararlanma bu devirde daha Mütercim Asım'ın lügat
çalışmalarıyla başlamıştır. Güney Anadolu Türkleri arasında yetişen Asım, lügatinde
oldukça sade bir dil kullanmış, Arapça ve Farsça kelimelere karşılık ararken, halk
dilinden yararlanmıştır. II. Mahmud da yapılan yeniliklerin anlaşılması, kamu oyunun
desteğinin sağlanabilmesi için sade bir dille yazılmasına taraftadı. 1832'de Takvim-i
Vekayi kurulduktan sonra dilde sadelik akımı genişler. Akif Paşa'nın bazı mektupları,
konuşma diliyle yazılmış olmasıyla gelecek nesiller üzerinde büyük bir tesir
bırakmıştır. Mustafa Sami Efendi, sentaks itibarıyla eskiye bağlı olmakla birlikte lügat
itibarıyla sade yazılar yazıyordu.
Tanzimattan sonra Reşit Paşa, devrin resmî inşasını değiştirmişti. Cevdet Paşa
ile Ali ve Fuad Paşalar bu nesri devam ettirmişlerdi. Abdülmecid devrinde Tercüme
Odası'nda yetişen Mustafa Refik, Namık Kemal, Edhem Pertev Paşa, Sadullah Paşa bu
kalemde kısmen sade bir dil ve düzgün bir ifade eğitimi görmüşlerdi. Ziya Paşa sade bir
dille yazılmasına taraftardı. Yazı dilinin sadeleştirilmesi meselesi Tanzimat aydınları
tarafından esaslı bir şekilde ele alınmıştır.14 Bu devrin aydınları, kısmî bir şekilde de
olsa resmî dilin, gazeteci dilinin, eğitim dilinin sadeleşmesi yolunda ciddî adımlar
atılmıştır.
12Bu konuda geniş bilgi için bkz.:Sadri Maksudî, Türk Dili İçin, Türk Ocakları İlim ve sanat Heyeti
neşriyatından, 1930, ss.11-97.
13Dictionnaire Universel Des Sciences, Des Lettres et Des Arts, "langage" maddesi,Paris, 1870.
14Türk dilinin sadeleşmesi konusunda bkz.: Fuat Köprülü (Köprülü-zâde Mehmed Fuad, "Millî
Edebiyat cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divân-ı Türkî-i Basit", İstanbul,1928, ss.9-47.); Zeynep
Korkmaz (Türk Dilinin Tarihî Akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi,1963); Agah Sırrı Levend (Türk
Dilinin Gelişme Sadeleşme Evreleri,Ankara, 1972); Sadri Maksudî (Türk Dili İçin,1930);Enver
Ziya Karal (Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu -Tarih Açısından bir Açıklama-, Bilim kültür ve
Öğretim Dili Olarak Türkçe, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1978).
7
Ali Suavi, Muhbir ve Ulûm gazetelerindeki yazılarında gazetelerin halk diliyle
yazılmasını, Arapça kaidelerle çoğul yapılmamasını, Türkçesi olan kelimelerin yabancı
karşılıklarının kullanılmamasını istiyordu.15
Ahmet Midhat Efendi hikâye ve romanlarında devrinin en sade dilini kullanıyor,
gazetelerindeki makalelerinde sade bir dille yazılması gerektiğini ifade ediyordu. Genç
Kalemler tarafından üzerinde ısrarla durulacak olan dilde yabancı kurallar konusunda
yazar, daha 1871 yılında, Dağarcık mecmuasında şunları söylemektedir: "Biz diyoruz
ki, Arabî sarf u nahvinden izafetlerle sıfatlar ve müzekkerler ve müennesler ve
müfredler ve cemi'ler Osmanlı sarf ve nahvine sokulmasa. Haniya demek istiyoruz ki,
Osmanlı lisanınca bunlara ihtiyac gösterilmese, lisanımız, Şinasi merhumun sadeleştire
sadeleştire vardırmış olduğu derecenin daha yukarısına mutlaka varır. Bununla beraber
bir kelimenin Türkçesi ve fakat ma'ruf olan Türkçesi varsa onun yerine Arapça ve
Farsça bir söz kullanılmasa, lisanımızın sadeliği bir kat daha artar. Sözümüzü daha
açıkça söyliyelim. İşaret edatımızı "filân-ı mezkûr" gibi Osmanlı lisanında kaidesi
olmayan bir surette yazacağımıza "mezkûr filân" yazsak ve "a'mâl-i hayriyye"
diyeceğimize "hayırlı a'mâl" desek, sıfatla mevsuf beyninde on yerde mutabakat
aramağa hiç mecbur olmazdık. "hayırlı a'mâl" diyeceğimize "hayırlı ameller" desek ve
diğer cemi'lerde dahi hep bu sureti iltizam etsek, müfredini öğrenebilmiş olduğumuz
kelimelerin cem'-i kılleti "ef'ul, ef'ile, fi'le" vezinlerinden hangisine tatbik edileceği ve
cem'-i kesretler nasıl bulunacağı içün hiç zihin yormağa mecbur olmazdık. "Zümre-i
Üdebâ" yazacağımıza "edibler zümresi" desek ve her izafette bu sureti kabul etsek,
izafet-i lâfziyye midir, izâfet-i ma'neviyye midir ve bunların her birinde muzaf ile
muzafü'n'ileyhin kaç yerde mutakabatı şarttır, hiç buralarını da bilmek lâzım
gelmezdi."16
Tiyatro sahasında Halk diline yönelme çok erken başlamış Şinasi, Ahmet Vefik
Paşa, Ali Bey, Teodor Kasap'ın eserleriyle -sanat yönünden olmasa da- sadelik
noktasından hemen hemen amacına ulaşmıştı. Tiyatro dilinin bu başarısı, Namık
Kemal ve Abdülhak Hamid'in farklı bir yoldan gelişen Tiyatro eserlerinin
bulunmasından dolayı zamanında gereğince farkedilememiştir.
II. Abdülhamid'nin tahta çıkmasından sonra anayasa hazırlanırken devletin resmî
dilinin tespit edilmesi gerekmişti. Anayasanın 18. maddesine Osmanlı Devletinin resmî
dilinin Türkçe olduğu ve devlet hizmetine girecekler için bu dilin bilinmesi gerektiğine
dair bir hüküm konuldu.17 İlk Mebuslar Meclisi toplanınca da lehçe ve şive meselesi
15Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1956, s. 222.
16Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1972,s. 127.
17Enver Ziya karal, "Osmanlı Tarihinde Türk Dili sorunu -Tarih Açısından Bir Açıklama-", Bilim Kültür
ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1978, ss.7-95.
8
ortaya çıktı. Meclis stenografları, söylenen kelimeleri yazamıyorlardı; Ahmet Midhat
Efendi zabıt tutmaya ve söylenenleri yazı diline çevirmeye memur edildi. Ahmet
Midhat Efendi bu işi yaparken bir gün bayıldı. Mebuslar Türk dilinin lehçe ve
ağızlarının çıkardığı büyük karışıklığın karşısında şaşkına döndüler. İstanbul halkı
taşradan gelen mebusların diliyle alay etmeye başladı. Bu durum, Türkçenin bütün
problemlerini gözler önüne serdi ve yeni rejim ile dil arasındaki münasebetin bütün
aydınlar tarafından iyice anlaşılmasını sağladı. Böylece, Parlamenter rejimin zaruretleri,
daha 1877 yılında resmî dilin tespitinin, İstanbul lehçesinin esas alınmasının , yazı dili
ile konuşma dilinin birleştirilmesinin gerektiğini göstermişti.
II. Abdülhamid'in iradesiyle meclis kapatılıp siyasî konuların yazılması sansür
edilince, aydınlar, meclisin açılmasıyla problemleri ortaya çıkan ve üzerinde yazı
yazılması yasaklanmamış olan dil konusuna eğildiler. Basında çok canlı bir şekilde dil
meseleleri tartışıldı. Tercüman-ı Hakikat, Ceride-i Havadis, Vakit gazeteleri iki yıl
müddetle hemen her gün dil meselelerini ele aldı. Abdurrahman Süreyya, Hacı İbrahim
Efendi, Recaizâde Mahmud Ekrem, Ahmed Midhad Efendi, Lastik Sait, Ali Suat,
Mehmed Edib, Mustafa Reşid, Hasan Hulki, Ahmet Hamid gibi yazarlar fikirlerini
ortaya koydular.18 Bu tartışmalarda, resmî yazışma dilinin sadeleştirilmesi, alfabenin
ıslahı, Türkçenin Arapça ve Farsça kurallarından kurtarılması istekleri ağır basıyordu.
Ayrıca Abdülhamid II.'nin saltanatının son yıllarında ortaya çıkan vehminin bir
sonucu olarak İkinci Meşrutiyetin ilânından önceki yıllarda Osmanlı matbuatı gerek
muhteva gerek sayı bakımınan oldukça zayıf bir durumdaydı.19 Bu devirde istibdadın
baskısıyla güç duruma düşen basın, dili sadeleştirerek yaşama şansını arttırmağa
yönelmişti. Yurt dışında çıkan gazeteler, siyasi bir karakter gösterdiklerinden geniş
kitlelere hitab etmek istiyorlar ve mümkün olduğunca sade bir dil kullanıyorlardı.
Siyasi fikirlerin ifadesinde mizahtan faydalanılması, mizah gazetelerinin tutulması,
dilin folklora açılması, sadeleşme yolunda önemli adımların atılmasını sağlıyordu.
Genç Kalemler mensupları üzerinde fikirleriyle en etkili olan dilcimiz Şemsettin
Sami'dir. Bu dilcimizin üzerinde durduğu en önemli meselelerden birisi "edebiyat ve
yazı lisanımızın Arap ve Fars kelime ve kaidelerinin hakimiyetinden" kurtulması
düşüncesi olmuştur.20 Şemsettin Sâmi, II. Meşrutiyeten evvel ve Genç kalemler'den
önce Türkçe, Arapça ve Farsça'dan müteşekkil bir dil olamıyacağını, Türkçe'nin
müstakil bir dil olduğunu, Arapça ve Farsça kelimelerin mümkün olduğu kadar az
kullanılması gerektiğini, bu dillerden alınan kelimelerin geldikleri dilin kaideleriyle
18Enver Ziya karal, "Osmanlı Tarihinde Türk Dili sorunu -Tarih Açısından Bir Açıklama-", s.62.
19Vedat Günyol, "Matbuat", İslâm Ansiklopedisi, C.7
20Ömer Faruk Akün, Şemsettin Sâmi, İslam Ansiklopedisi, C.XI.
9
değil, Türkçe'nin kaidelerine uyularak kullanılması gerektiğini "Lisân-ı Türkî", "Kitabet
ve İnşa", "Okuyup Yazmak ve Usûl-i Mürâsele" gibi makalelerinde ifade etmiş, daha
sonra da bu düşüncelerini geniş bir şekilde ele almıştır.21 Şemsettin Samî, bütün
yabancı kelimelerin dilimizden çıkarılmasını isteyen tasfiyeciliğe karşıydı. Türkçeleri
mevcut bulunan ve konuşma dilinde kullanılmayan Arapça ve Farsça kelimelerin
dilimizden çıkarılması gerektiğini savunuyordu. Konuşma diline girmiş kelimeleri ise,
artık Türkçe'nin malı olmuş kabul ediyordu. Terimler meselesini, "ıslahat-ı
fennîye"yi, fenle uğraşanların tespit etmesi gerektiğini söylüyordu. Türk dilinin
bütünlüğünü sağlamak için İstanbul Türkçesinin esas alınmasını teklif ediyordu. II.
Meşrutiyetten önce ve sonra bu fikirler, zaman zaman büyük münakaşalara sebeb
olmakla birlikte umumiyetle aydınlar tarafından benimsenmişti, Bazı Türk aydınları da
değişik noktalarandan yola çıkmalarına rağmen benzer fikirler ileriye sürüyordu.
Manastırlı Rifat, Necip Asım, Mehmed Akif, Hakkı Behiç, Celal Sahir gibi aydınlar da
dil konusunda Şemseddin Sâmî'nin ileri sürdüğü fikirler etrafında dönüyorlardı.
Muallim Naci, devrinde sade nesrin en güzel örneklerini vermiş, makalelerinde
de tabiî ve sade bir dille yazılması gerektiğini ileri sürmüştür. Sağlam dili ile
kendisinden sonraki nesilleri etkilemiştir.
Genç Kalemler mensuplarından önce dilimizden yabancı gramer kurallarının
atılması gerektiğini söyleyenlerden birisi de Beşir Fuad'dır. Beşir Fuad, Türkçenin
sadeliğe doğru gittiğine inanıyordu. Sadeleşmede tutulacak yolu da şöyle ifade
ediyordu: "Avrupa lisanları nasıl Lâtin ve Yunan lisanlarından istiane etmişlerse biz de
öylece Lisan-ı arabî ve farisîden istimdat etmişiz; bu lisanları doğru yazıp
söyliyebilmek için Lâtin ve atik Yunan lisanlarının kavaidini ayrıca tahsile lüzum yoksa
Türkçe için dahi bilhassa Arapça ve Farsçanın kaidelerini öğrenmeye ihtiyaç
hissetmemelidir."22
Modern Türk kısa hikâye türünün kurucusu olan ve bu eserlerinde umumiyetle
yerli hayatımızı ele alarak millî edebiyat mensuplarının gayelerinden birisinin
gerçekleşmesine hizmet eden yazarlarımızdan birisi olan Sami Paşazade Sezai, birçok
makalesinde sade bir dille yazmayı tavsiye etmiş bu faaliyetleriyle Milli Edebiyat
akımının zeminini hazırlayanlar arasında önemli bir yer kazanmıştır. 23
Sami Paşazade Sezai, 1898'de Rumuzü'l-edeb'de neşredilen "Musahabe" başlıklı
yazısında Türk dili ve edebiyatıyla ilgili önemli düşünceler ileri sürer. "Muhasebe"
yazarın bir ramazan gecesi Şehzadebaşı'nda gördüğü paradoksal manzarayla ilgili şu
21Ömer Faruk Akün, Şemsettin Sâmi, İslam Ansiklopedisi, C.XI.
22Orhan Okay, Beşir Fuad, İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti, İstanbul, s.126.
23Zeynep Kerman, Sami Paşazâde Sezaî'nin Hikâye-Hatıra-Mektup ve Edebî Makaleleri, İstanbul,
1981, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, s.303--362.
10
müşahedesiyle başlar: "Çaycı dükkanları karşılarında "sirk"!.. Zuhurî kolu! Beş-on
adım ilerde "fonograf"!.. Karagöz! Yanı başında "Sinematograf"!.. Edison zuhurî
kolunu seyrediyor, Karagöz Edison'u dinliyordu." Doğu ile Batı arasındaki tezadı canlı
bir tablo gibi karşısında bulan yazar, bir müddet Moliere'in bir oyununu seyrettikten
sonra Moliere'le Nasrettin Hoca'yı karşılaştırarak, Nasretin Hoca'dan doğmuş bir
komedimizin olmayışına üzülür. Bu düşüncelerle oyunu yarım bırakıp Karagöz
seyretmeye gider. Hacivat'ın külfetli dili karşısında hiddetlenen Karagöz'ü haklı bularak
şöyle der: "Edebiyat bahsinde de Karagöz'ün fikrindeyim. Karagöz dese ki: Bir adam
hem Arap, hem Türk, hem Acem olamamadığı gibi bir edebiyat da hem Arap, hem
Türk, hem Acem olamaz. Dünyada başka bir milletin sarfiyle yazar, okur bir kavim
yoktur... Dünyanın bütün elsine-i kemali bir araya gelse bir Türkte Türkçe kelimelerin
hâsıl ettiği tesiri vücuda getiremez. Belki de biz Türklere sözün Arap ve Latin
milletleri derecesinde tesiri olmaması Arabî ile Farisî'nin kesret-i istimalinden neş'et
ediyor. Asıl şikayet de bu kesret veya suiistimale aittir. Yoksa cihanın en büyük
medeniyetinden birinin, en âli edebiyatından birincilerinin lisanı ve kendi dilimizin
bünyan-ı beyanı olan Arabî ile Farisîden kim iddia-yı istiğna edebilir? Öyle
düşünüyorum ki esasen fikirler, nazarlar, "mümkün olduğu kadar" Türkçeye matuf
olmalıdır. Bu maksada çalışmalı ."24 Yazar muhasebesini "Vakıa her lisanın
yazılışıyla söylenişinde fark vardır. Fakat söylemekle yazmak beyninde bizimki kadar
ayrı iki lisan kullananları ben bilmiyorum." diyerek bitirir.
Sami Paşazade Sezai, bu muhasebesinde günlük bir müşahedesinden yola
çıkarak dilde sadeleşmenin ve millî bir edebiyata sahip olmanın zarurî olduğunu çok
net bir biçimde ifade etmiştir. Şinasi'den ve Ziya Paşa'dan başlayarak birçok
yazarımızın işaret ettiği bir kaynağa kendi kaynaklarımıza dönmek gerektiğini
görmüştür. Anlamak ve ifade etmekle ana dil arasındaki sıkı ilişkiyi kavramış,
edebiyatımızın temel problemlerinden birisinin burada yattığını göstermiştir. Yazı dili
ile konuşma dili arasındaki uçurumun tabiî boyutlara indirilmesini istemiştir.
Şura-yı Ümmet'te yayınlanan "Lisan" adlı makalesinde meşhur yazarlarımızın
eserlerinin fazla basılmamasının sebebini kullandıkları dilin belirsizliğine ve
yabancılığına bağlar: "Fakat söylediğimiz bu fevkâlade güzel, bu pür-âheng-i marifet
lisan ne lisanıdır? O tasvir edilen âli, rakik hissiyat kimin hissiyatıdır? İtiraf edilir ki,
bu lisan ve hissiyat kanun-ı tekemmüle tâbi bir büyük teâli ve terakkidir. Fakat bu
terakki ve teâli tabiatımızdan, aslımızdan değil, garptandır."25 Aynı şekilde Divan
şairlerinin ihtişamlı sözleri de sun'idir, yapmadır ve ifadeleriyle "décadent"dırlar. Sami
Paşazade Sezai, dil ve edebiyat ile "ruh-ı kavmiyet" arasındaki derin ilişkiye dikkati
24Kerman, s.62-66.
25Kerman, s.334.
11
çeker ve edebiyatın kavmin aslını, neslini, yurdunu, yaşayışını, zevk ve tabiatını
yansıtmasını ister, zira bunlar edebiyatımıza can verecektir. Bu düşünceler, daha sonra
Genç Kalemler tarafından da ileri sürülecektir.
Genç Kalemler mensuplarının "Yeni Lisan" hareketi esnasında ileri sürdükleri
bütün teklifler, aslında yukarıda belirttiğimiz yazarlar tarafından parça parça ifade
edilmişti. Genç Kalemler mensupları da bu hakikati daima hatırlattılar. Ali Canip,
Ömer seyfettin ve ziya Gökalp, "Yeni Lisan" meselesinde sosyal temayüllerden yola
çıkmışlardı. Türk halkının "vicdanında" başlamış bir temayülü geliştirmeye
uğraşıyorlardı. Bu üç yazar da "Yeni Lisan" konusunda Tanzimattan beri ileri sürülen
"eski" fikirlerden hareket ediyorlardı. Kurmaya çalıştıkları dilin de ismine rağmen yeni
bir dil olmadığını, aslında halkın konuştuğu dili yazı dili haline getirmeye çalıştıklarını
ifade ediyorlardı. Bütün yazılarında, bu hususu çok açık bir şekilde ifade etmelerine
rağmen, sosyal fikirleri de dil ve edebiyatla ilgili fikirleri de haksız bir biçimde çok
yeni görüşler gibi tepki gördü.26 İşin tuhaf tarafı "Yeni Lisan" hareketi başarıya
ulaştıktan sonra da durmadan onların bu hareketin başlatıcıları olmadığı iddiaları
tekrarlandı durdu. Bu işe başlama şerefinin İstanbul'a mı İzmir'e mi ait olduğu konuları,
lüzumsuz bir şekilde basında uzun uzun tartışıldı durdu.27
II. Meşrutiyetin İlânı ve Selânik'teki Şartlar
1889 yılında İstanbul'da Abdülhamid'e karşı İttihad ve Terakki Cemiyeti adı
altında gizli bir cemiyet kurulmuştu. Aynı yıl Ahmet Rıza Bey, Paris'te Osmanlı İttihad
ve Terakki Cemiyetini kurdu. Bunları mevcut idareden memnun olmayan benzer
cemiyetler takibetti. Jön Türk hareketi olarak adlandırılan bu faaliyetlerin asıl amacı
meşrutiyetin tekrar ilân edilmesini sağlamaktı. II. Abdülhamid'e karşı olan Jön Türkler,
kuvvetli bir muhalefet yapıyorlar, mevcut sosyal kurumlara karşı mücadele ediyorlardı.
Paris'te çıkarılmakta olan Fransızca Meşveret gaztesinde (15 ağustos 1897) ilan edilen
26"Yeni Lisan" hareketinin başarıya ulaşmasından sonra, hatta Cumhuriyet Devrinde "Yeni
Lisan" hareketinin gerçek sahibi kimlerdir tartışmalarının yapılması, Genç Kalemler hareketinin
günümüzde bile birçokları tarafından anlaşılamamış olduğunu göstermektedir.
27Aslında bu tartışmaların bir başka sebebi, dilimizin sadeleşmesinin iyi bir tarihçesinin
yapılmamış olmasıdır. Bugüne kadar yapılan önemli çalışmalara rağmen dilimizdeki
değişiklikler bütünlüğü içinde ele alınmamıştır. Bunun sebepleri şunlardır:1)Önce dil, çok geniş
kategoriler içinde değerlendirilmiş ve pek onların dışına çıkılamamıştır. Meselâ, çalışmalar, yazı
dili ve konuşma dili gibi genel kavramlara dayanılarak yapıldığından yazarların teklifleri ve
eserlerin dili konusunda sağlam tespitler yapılamamış, yapılan tespitler de farkları yok etmiştir.
2) Dildeki değişmeler, hemen daima kelime düzeyinde ele alınmış, çok sınırlı bir şekilde
sentaks göz önünde bulundurulmuştur. 3) Dilin sadeleşmesi, sosyal, lengüistik, retorik
katogoriler içinde ele alınmamıştır. Her edebî türde, dil değişimi, az çok farklı bir grafik
çizmiştir. Basın gözönüne alındığında, mizah gazeteleri, çocuk gazeteleri devrinin genel
eğiliminin dışında kalmaktadır.
12
programlarından anlaşıldığına göre Ahmet Rıza Bey'in etrafında toplanan Jön Türkler,
esas itibariyle 1839-1876 yılları arasında çıkarılan kanunlarla Abdülhamid'in ortaya
koyduğu kanûn-ı esasînin uygulanmasını istiyorlardı. Şura-yı Ümmet gazetesinin de
desteklemesiyle, amaçları arasına meşrutiyet için bir kamuoyu yaratılması ve halkın
aydınlatılması konularını aldılar. 1906'ya kadar Genç Türkler, henüz ihtilalci yahut
inkılapçı bir hüviyette değildir. Gerek Ahmed Rıza Bey'in yazılarında gerek Şûrâ-yı
Ümmet'te çıkan yazılarda ihtilâl fikri zararlı görülür.
Adem-i merkeziyet fikrini savunan Sabahattin Bey ise daha çok ihtilâlci fikirlere
sahipti. "la science Sociale" ekolüne bağlı olan Sabahattin Bey, bilhassa Edmond
Demolins'i okuyordu. Paris'te arkadaşlarıyla birlikte 1906 yılında Terakkî gazetesini
kurmuş ve bu gazetede siyasî mesleğini açıklamıştı. Sabahattin Bey'in ihtilâlci fikirleri
Ali Canip'e kuvvetle tesir edecektir. Meşrutiyetin ilânından sonra edebî bir ihtilalin
gerektiğini savunacaktır. İmparatorluk dahilindeki azınlıkların faaliyetlerini
değerlendirirken de Sabahattin Bey'in görüşlerinden yararlanacaktır.
Mısır'da Türkçe olarak yayınlanan "Şûrâ-yı Ümmet" gazetesinin ilk nüshasında
"10 Nisan 1902" neşredilen ve İttihad ve Terakkî'nin program ve genel amaçlarını
açıklayan yazıda "Saray zindanlarında hapse mahkûm ve her türlü niam-ı maarif ve
medeniyyeden mahrum olan âile-i saltanat efradını bu hal-i esaretten kurtarmağa,
müktesebât-ı ilmiyyeden hissedar eylemeğe ve hanedan-ı Osmanînin makam-ı hilâfet
ve saltanatta -mülk ve millete nâfi olacak surette- bekasını takviyeye çalışmak..."28tan
bahsedilmesi ve hafiyelerden gelen curnaller Abdülhamid'i telâşa düşürmüştü.
Abdülhamid, şehzadelerle en ufak bir ilişki olanları, hatta yolda saltanata duyduğu
hürmetten dolayı şehzadeyi selâmlayanları, şehzadeyle aynı terziden giyinenleri...
sürgüne gönderir. 1902 yılında İstanbul'da bir sürgün kasırgası eser. Yalnız Sıvas'a
sürülenlerin sayısı bini aşar.29 Ali Canip'in babası da işte bu olaylar içinde Selânik'e
sürülür.
Devrin idaresinden memnun olmayan Selânik'li gençler, yurda sokulması
yasaklanan yayınları temin ediyorlar ve dağıtımını yapıyorlardı. Bu gençler, 1906
yılında "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ni kurdular. Cemiyetin kurucu üyeleri şunlardı:
Talat Bey (sonra paşa ve sadr-ı âzam), Rahmi Bey (sonra İzmir valisi), Midhat Şükrü
Bey (sonraki İttihad ve Terakki kâtib-i umumîsi ve Cumhuriyet devrinde Sıvas
milletvekili), Bursalı Tahir Bey (Askerî Rüştiye müdürü, tarihçi), Yüzbaşı Ömer Naci
Bey (şair, hatip), Mülazım İsmail Canbulat Bey (Meşrutiyet devri nâzırlarından, İzmir
suikasti dolayısıyle idam edilmiştir), Kâzım Nâmi Bey (yazar, cumhuriyet devri
28Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, C.I-Kısım:I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991,
s.262.
29A.g.e., s.264.
13
milletvekillerinden), Hakkı Baha Bey (Bursalı), Edib Servet Bey (Erkân-ı harp
yüzbaşısı, cumhuriyet devri milletvekillerinden), Naki Bey.30
Balkanlarda ve Anadolu'da bilhassa ordu içinde inkılapçı bir gençliğin iş başına
geçmesiyle, yurt dışında ve sürgünler arasında olan muhalefetin merkezi Selânik'e
kaydı. Eylül 1907'de Selânik grubu Paris'teki eski İttihat ve Terakki örgütüyle -birisi
dış, birisi iç işlerde muhtar olmak kaydıyla- birleşti. 31
O yıllarda, Meşrutî bir idareye sahip olan Japonya, istibdatla yönetilen Rusya'yı
yenmişti. Rusya ve İran bunu demokratik kurumların başarısı olarak değerlendirmiş
meşrutî rejime geçmişlerdi. Diğer taraftan1908'de İngiliz ve Rus hükümdarlarının
Reval'da buluşmasını inkılapçı Türk subayları, Hasta Adam sayılan Osmanlı
İmparatorluğunun tasfiyesiyle ilgili bir görüşme olarak değerlendirdiler. Ordunun
bakımsızlığı, maaşların ödenmemesi, huzursuzluğu artırmıştı. Aydınlar arasında
meşrutiyetin ilan edilmesinden başka çare kalmadığı görüşü iyice benimsenmişti. Enver
Bey, durum hakında bilgi vermek üzere İstanbul'a çağrılınca, Resne dağlarına çekildi.
Ardından Kolağası Niyazi Bey, bir miktar asker ve mühimmatla dağa çıktı. 7 Temmuz
1908'de Abdülhamid'in isyanı bastırmak ve Niyazi bey'i yakalamak için büyük
ümitlerle Sêlanik'e gönderdiği Şemsi Paşa, Manastır telgraf merkezinden çıkarken
Mülazım Bigalı Atıf Efendi tarafından öldürüldü. Bu hadiselerden sonra Selânik ve
Manastır'daki ordular Abdülhamid'e açıkça cephe aldılar. Edirne'deki İkinci Ordu'dan
destek aldılar. İzmir'den Selânik'e yollanan Anadolu birlikleri de harekete katılmak
üzere ikna edildi. 20 Temmuz günü Manastır'daki müslüman halk ayaklandı, bunu
Kosova'daki ayaklanmalar takib etti. Padişaha Meşrutiyet'i ilân etmesi için Rumeli
merkezlerinden telgraflar çekildi. Ayın 23'ünde Manastır'da Meşrutiyet ilân edildi.
Abdülhamid bu baskıların sonunda meşrutiyeti ilân etmek zorunda kaldı.
Meşrutiyetin ilân edilmesinden sonra, İttihad ve Terakkî Cemiyeti'nin Selânik'teki
Merkez-i Umumîsi, üyelerinden Ahmet Rıza, Talat, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat
Şükrü, Habib, Enver (paşa), İsmail Hakkı, Dr. Bahaeddin Şâkir ve Nâzım Bey'leri
hükümeti gözetlemek üzere İstanbul'a göndermişti. İttihatçılar yeni kabinede yer
alamamakla birlikte büyük ölçüde iktidara sahip olmuşlardı 32
Meşrutiyetin ilânı, hafiye teşkilatının ve sansürün ortadan kaldırılması, siyasî
suçluların afvı imparatorlukta büyük bir sevinç uyandırdı ve iyimserlik yarattı. Türk
matbuatında ve fikir hayatında büyük bir canlılık ortaya çıktı.
30Ali Canip, doğrudan cemiyete dahil olmadığı halde kurucu kadroda bulunan Kâzım Nâmi Bey
ve Ömer Naci Bey ile çok samimî arkadaştı.
31Bernard Levis, Modern Türkiyenin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara,
1991, s.204.
32Fethi Tevetoğlu, İttihat ve Terakkî Cemiyeti, Türk Ansiklopedisi, C.XX.
14
1908 yılının kasım sonu ile Aralık başında seçimler yapıldı. Meşrutiyetin ilanıyla
ortaya çıkan iyimser hava Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilân etmesi, Bosna-Hersek'in
elden çıkması, Girit'in Yunanistan'la birleşmesi, menfaat gruplarının çekişmeleri gibi
sebeplerle kısa sürede yerini karamsarlığa ve karışıklığa bıraktı. Yurt dışından dönen
Jön Türk üyeleri durumdan memnun olmayanlarla birleşerek yeni partiler kurdular.
Ortaya değişik görüşleri temsil eden "Fedakâran-ı Millet cemiyeti", "Osmanlı Ahrâr
Fırkası", "Osmanlı Demokrat Fıkrası", "İttihâd-ı Muhammedî Fıkrası" gibi partiler
çıktı. Bu partiler, İttihad ve Terakkî aleyhine geniş bir propaganda faaliyetine giriştiler.
31 Mart 1909 tarihinde gerici güçler bu durumdan istifade ederek ayaklandılar.
Selânik'te bulunan 3. Ordu, Mahmud Şevket Paşa kumandasında harekete geçti,
Edirne'de bulunan birlikler de 3. Orduya katıldı. Kurmay başkanlığını Mustafa Kemal'in
yaptığı Hareket Ordusu, İstanbul'a girerek isyanı bastırdı. İttihad ve Terakkî
mensupları ile hükümet üyeleri toplanarak II. Abdülhamid'in tahtan indirilmesine ve V.
Mehmet Reşat'ın padişah ilân edilmesine karar verdi. Tahttan indirilen II. Abdülhamid,
ikamet etmek üzere Selânik'e gönderildi.
Hareket Ordusu komutanı Mahmud Şevket Paşa, üç ordunun "Umumî
Müffettişliği" sıfatını alarak iki yıl süre ile sıkı yönetim ilan etti.
Ali Canip'in hatıralarında da yer alan "Hizb-i Cedid" hareketi, II. Meşrutiyet'ten
sonraki meclis içi muhalefetin ilk ciddî belirtileriydi. 1911 başlarında siyasî ve ictimaî
hoşnutsuzluklar "Hizb-i Cedid" ve "Hizb-i Terakkî" gruplarının ortaya çıkmasına yol
açtı. "Hizb-i Cedid"in liderleri olan Miralay Sadık ve Abdülaziz Mecdi Bey,
demokratik ve meşrutî olarak adlandırdıkları isteklerini on maddelik bir muhtırayla
ortaya koydular. "Hizb-i Terakkî" ise, küçük bir sol-kanat grubuydu. İttihad ve
Terakkî'nin Selânik'te yaptığı son ve gizli bir toplantıda bu hizib meselesi ele alındı,
fakat Trablus saldırısı gözönüne alınarak anlaşmazlıklar tatlıya bağlanmağa çalışıldı.
Ancak bu hal, beraberinde istifaları ve gücenmeleri getirdi, İttihad ve Terakkî güç
kaybına uğradı. Muhalifler, 21 Kasım 1911'de liberal bir birlik parisi olan "Hürriyet ve
İtilâf" partisini kurdular, liderleri Damat Ferit Paşa'ydı.33
Mısır'da bulunan Kâmil Paşa'nın Padişaha bir mektup göndererek İttihad ve
Terakkî mensuplarını iş başından uzaklaştırmasını tavsiye etmesi İttihatçıları
telaşlandırdı. Meclisi dağıttılar, Kâmil Paşa'nın mektubunu yayınlayarak gözden
33Bernard Levis, Modern Türkiyenin Doğuşu, Çev.: Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara,
1991, s.220-221.
15
düşmesini sağladılar, yeniden seçim yaparak büyük mecliste bir çoğunluk elde ettiler.
1912 haziranında durumdan memnun olmayan subayları temsil eden bir
"Halâskar Zabitan" grubu kuruldu, bu grubun çalışmaları sonucunda sonra İttihatçılar
iktidardan uzaklaştırıldı, meclis feshedildi. Edirne'nin Bulgarlara verileceği şayiası
üzerine başlarında Enver Paşa'nın bulunduğu bir grup Bâbıâli'ye baskın düzenledi,
İttihatçılar tekrar iktidarı elde etti ve Mahmud Şevket Paşa sadarete getirildi. Mahmud
Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra 1918 yılına kadar memleketin idaresi Enver,
Talât ve Cemal Paşa'ların eline geçti.
**************************************************************
© http://www.ege-edebiyat.org

Tarih Boyunca Türkçülük Osmanlıcılık, İslâmcılık,Türkçülük

Makale

31.Sayı Tarih Boyunca Türkçülük Osmanlıcılık, İslâmcılık,Türkçülük
Orkun

19. yüzyıl sonlarında Türkçülük, hemen tamamiyle Türkoloji ve edebiyat alanlarında ortaya çıkmaktaydı. Ancak, bu eğilimin adı bile henüz konulmamıştı. “Türklük”, “Türk birliği” gibi kavramlar telâffuz edilmeye başlanmıştı ama “Turan”, “Turancılık”, “Türkçülük” sözleri pek duyulmuyordu.

19.yüzyıl sonlarında Türkçülük, hemen tamamiyle Türkoloji ve edebiyat alanlarında ortaya çıkmaktaydı. Türk soyundan toplulukların yaşadıkları coğrafya, Türk tarihinin eskiliği ve ihtişamı, Türk dilinin genişliği ve zenginliği öğrenildikçe zihinlerde ve fikirlerde canlanma görülüyor, gönüllerde yavaş yavaş Türklük aşkı alevleniyordu. Ancak, bu eğilimin adı bile henüz konulmamıştı. “Türklük”, “Türk birliği” gibi kavramlar telâffuz edilmeye başlanmıştı ama “Turan”, “Turancılık”, “Türkçülük” sözleri pek duyulmuyordu. Bu gelişme, 20. yüzyılın başlarında görülecektir.
Türkçülük, henüz bir sistem hâline de gelmediği için, siyasî alanda bir yansımasına rastlanmıyordu. Esasen, Osmanlı ülkesinde, Sultan II. Abdülhamid’in çelik elleriyle yürütülen sıkı bir rejim vardı. Siyasî eğilimlerin açıkça ortaya çıkması, sarayın iznine ve iradesine bağlıydı. Aydınların önemli bir kesimi ise, Jön Türklere sempati besliyordu. Jön Türkler, istibdat yıkılıp da meşrutî bir yönetim kurulursa, ülkede çok şeyin, hattâ her şeyin değişeceğine inanıyorlardı. Bunun için, ilk hedef, Teşkilâtı-ı Esasiye Kanunu(Anayasa)nun yeniden yürürlüğe girmesi, seçimlerin yapılıp Meclisin açılması ve yönetimde padişahın yetkilerinin kısıtlanması idi. Jön Türkler, bu temel fikir etrafında birleşmekle beraber, ayrı gruplar hâlinde ve dağınık çalışıyorlardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1889’da kurulmuş, fakat takibata uğrayan kurucuları uzak illere sürülmüşlerdi. Bu sebeple, Cemiyet, Osmanlı şehirlerinden ziyade, Avrupa’da yaşayan Jön Türkler vasıtasıyla Paris, Cenevre, Kahire gibi şehirlerde faaliyet gösteriyordu. Birçok çalkantıdan sonra, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Selânik’i merkez edinerek gizli çalışmalarını buradan yürütmeye başlayacak ve gittikçe etkili hâle gelecektir. Parti durumuna getirilmesi ise, Meşrutiyetin de ilânından sonra, ancak 1908’de gerçekleşecektir. (İttihad ve Terakki ile Türkç ülük arasındaki ilişkiye ilerdeki bahislerde temas edeceğiz).
19. yüzyıl sonunda, Türk aydınlarına, başlıca iki düşünce akımı hâkimdi: İttihad-ı Osmanî ve İttihad-ı İslâm. Yani, Osmanlı birliği ve İslâm birliği.
Osmanlı birliği, devletin resmî ideolojisi ve politikası durumundaydı. Devlet, hâlâ imparatorluk yapısını koruyordu. Gerçi, Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Karadağ, Osmanlı Devleti’nden ayrılan unsurlar tarafından kurulmuş yeni devletlerdi. Ama, Rumeli henüz tamamen kaybedilmemişti. Makedonya, Batı Trakya, Arnavutluk, –şeklen de olsa– Doğu Rumeli eyaleti hâlâ Osmanlı Devleti’nin elindeydi. Buralarda dilleri, etnik kökenleri, bazen de dinleri ve mezhepleri farklı topluluklar yaşıyordu. 1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonunda Rus işgaline giren birkaç ilin dışında, doğuda toprak kaybına uğranılmamıştı. Arabistan, Irak, Ürdün, Filistin, Suriye, Lübnan Osmanlı idaresi altındaydı. Bu topraklarda Araplardan Yezidîlere, Dürzîlerden Marunîlere, Şiîlere kadar değişik kökenden ve inançtan halklar yaşıyordu. Libya (Trablusgarb ve Bingazi) bir Osmanlı eyaletiydi. Mısır, İngiliz işgaline girmişti ama, hıdiv padişahın yüksek hâkimiyetini tanıyor ve Bâbıâli tarafından tayin ediliyordu. Anadolu’da ve İstanbul’da ise hatırı sayılır Rum, Ermeni ve Musevî topluluklar bulunuyordu.
Birbirinden bu kadar farklı toplulukları, tek dil, tek din, tek ırk etrafında birleştirerek elde tutmak imkânsızdı. Bu bakımdan Osmanlı birliği, siyasî bir kavram ve tedavi edici bir reçete gibi düşünülüyordu. Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşayanlar, Osmanlı hanedanının temsil ettiği hükümranlığı tanıyarak ve ona itaat ederek, ortak çıkarları paylaşarak, “kardeşce” ve “bir arada” yaşayabilirlerdi. Yaşamalıydılar. Aksi takdirde, devletin dağılması kaçınılmaz olacaktı.
Osmanlı Devleti, 1878 Berlin Kongresi’nden sonra “resmen” toprak kaybetmemişti. Ama, Fransa’nın Tunus’u, İngiltere’nin Kıbrıs ile Mısır’ı işgal etmelerini de önleyememişti. Bundan sonra, uzun sayılacak bir barış ortamına girilmişti. Osmanlı Devleti, ebed-müddetti. Hiç kimse, onun yıkılacağına ihtimal vermiyordu. Ama, Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler) artık onu “Hasta Adam” olarak anıyorlar ve topraklarını paylaşmak için aralarında pazarlıklara girişiyorlardı. Çoğunu bu devletlerin kışkırttığı iç karışıklıklar da bitmek bilmiyordu. Girit ve Makedonya kaynıyordu. Hınçak ve Taşnaklar, Anadolu’da silâhlı çeteler kuruyor, Ermeni kiliselerini ve okullarını silâh deposu hâline getiriyorlardı. Ayaklanmalar, suikastler, sabotajlar birbirini takip ediyordu. Büyük devletlerin İstanbul’daki elçileri, Bâbıâli’de genel vali edasıyla dolaşıyorlar; Makedonya’da ve Ermenilerin yaşadığı doğu illerinde ıslahat yapılması için II. Abdülhamid’i sıkıştırıyor, yani Osmanlı Devleti’nin iç işlerine düpedüz karışıyorlardı.
Diğer taraftan, ülkede bayındırlık hamlelerine giriliyor, çok sayıda öğretim kurumu açılıyor, buralarda ders verecek öğretmenler yetiştiriliyor, okul binaları inşa ediliyordu. Fabrika sayılacak sanayi kuruluşları yavaş yavaş faaliyete geçiyordu. Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı için projeler üretiliyor, bu hattın kutsal şehirlere kadar uzatılması tasarlanıyordu. Ama, devletin bütünlüğü, ancak, Sultan II. Abdülhamid’in, âdeta tek başına ve büyük bir kurnazlıkla yürüttüğü denge politikasına bağlıydı. Padişah, İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya arasındaki çıkar çelişkilerini kullanarak, birini -bazen ikisini-, diğerlerine karşı kuşkuya düşürüyor, politik manevralarla devletin ömrünü uzatmaya çalışıyordu. Bu tehlikeli ortamda Osmanlı birliği, güdülecek yegâne tutarlı siyaset gibi görünüyordu. Bunun çıkar yol olmadığı, daha sonraki siyasî gelişmelerle ancak anlaşılabilecekti.
Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği fikrini de ihmal etmiyordu. Yerine göre, özellikle dış politikada bu fikri, çok kere bir tehdit vasıtası olarak elinde bulunduruyordu. Osmanlı hükümdarı, aynı zamanda halife, yani bütün Müslümanların dinî önderi idi. Osmanlı Devleti, evet, bir imparatorluktu ama, aynı zamanda temel yapısı ve hukukî dayanakları itibariyle İslâm devletiydi de. Osmanlı hükümdarı, İslâm halifesi sıfatıyla, esasen İslâm birliği fikrini reddedemezdi. Ayrıca Fransa’nın, Afrika’da; İngiltere’nin, başta Hindistan olmak üzere Asya’da; Rusya’nın Kafkaslarda, Kırım’da, Kazan’da, Orta Asya’da kalabalık Müslüman tebaaları bulunmaktaydı. Bunlar, İslâm halifesine mânen bağlılık duyuyorlar, muhteşem bir tarihî mirasın sahibi olarak da Osmanlı Devleti’nin hayatiyetini arzuluyorlardı.
19. yüzyıl sonunda Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusu içinde Müslümanlar hem çoğunluk hâlindeydiler, hem de eskisine göre genel nüfusa oranları artmıştı. Yeni Balkan devletlerinin kurulmasıyla, önemli bir Hristiyan nüfus Osmanlı Devleti’nin bünyesinden ayrılmıştı. Müslüman nüfusun Yıldız Sarayı’na ve Bâbıâli’ye bağlı kalmasında, İslâm birliği ideali etkili olabilirdi.
Görüldüğü gibi, Osmanlı birliği de, İslâm birliği de, Osmanlı Devleti’nin ayakta kalabilmesi ve ömrünün uzatılabilmesi için birer siyasî araç olarak kullanılıyordu. Bu politikanın isabetine inanan pek çok aydın da, iki akımdan birini, bazen her ikisini birden destekliyordu.
Türkçülüğün, iç ve dış politikada siyasî bir manivela olarak kullanılması pek mümkün değildi. Karışık etnik yapı buna imkân bırakmıyordu. Zaten, böyle bir şeyi düşünen de yoktu. Türkçülük, evet, bir kısım aydın arasında heyecan rüzgârları estirmeye başlamıştı. Evet, Türkçülük, “Türk Birliği” ile yeni ufuklar açacak gibi görünüyordu. Fakat henüz çok erkendi. Tebaa-yı Sâdıka olarak anılan Ermenilerin silâhlı isyanları henüz ayyuka çıkmamış; Rumların ve Patrikhane’nin, Yunanistan’ın beşinci kolu gibi çalıştığı net olarak anlaşılmamıştı. Bu bakımdan Osmanlı birliği fikri, bir süre daha yaşayacaktı. Arnavutların ve daha sonra Arapların isyana girişerek düşmanlarla aynı safta yer almaları ise İslâm birliği fikrini iflâs ettirecekti. Fakat, bütün bunlara daha zaman vardı.
Avrupa’yı birbirine katan, 1830 ve 1848 ayaklanmalarına yol açan Sosyalizm ise Osmanlı aydınları için henüz meçhuldü. Avrupa’ya giderek Sosyalist çevrelerde bulunanlar, ilkel bir “iştirakçilik” fikrine eğilim gösteriyorlardı. Ama, bunların sayısı hem çok azdı, hem de etkileri yoktu.
Türkçülük, böyle bir fikir ve siyaset ortamında boy atmaya çalışıyordu. İlkeleri belirlenmemiş, teşkilâtı kurulmamış, geniş kitlelere mal olmamıştı. Türkolojiye âşina birkaç vatan evlâdı sayesinde sesini duyurmaktaydı. Adı bile konmamıştı. Türkçülüğün, 10-15 yıl içinde, nasıl olup da devlet politikası hâline geldiğini ilerde göreceğiz.

Osmanlıcılık,Türkçülük,İslamcılık

Osmanlıcılık,Türkçülük,İslamcılık


19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nda, yaygın bir kanaata göre Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük, Meslekçilik ve Sosyalizm ana başlıkları altında toplanabilecek fikir akımları görülür. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba sarfetmiş olmalarıdır. Aynı gaye ile hareket eden bu fikir akımları, yönetim açısından farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşmış ve bazen de çatışma içine girmişlerdir. Buna rağmen bu dönemdeki fikirleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayırmak çok zordur. Ancak düşünürlerinin etrafında toplandıkları yayın organları vasıtasıyla bir ayrıma gidilebilmektedir.


Osmanlıcılık[/URL]

Osmanlıcılık, Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin menfaatleri doğrultusunda gayret sarfetmelerini sağlamaya yönelik bir düşünce akımıdır. Bu düşüncenin savunulmaya başlandığı Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin desteğini alarak bağımsızlığa yöneldikleri göz önüne alınırsa; Osmanlıcılık fikrini ileri süren devlet adamlarının bu yolla iç çekişmeleri yavaşlatmak ve dış baskıları da hafifletmeye çalıştıkları görülecektir.
Bir Osmanlı milleti oluşturma politikası Sultan II. Mahmut'un "Ben tebaamın Müslüman olanını camide, Hristiyan olanını kilisede, Yahudi olanını havrada farkederim. Aralarında başka bir güna fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi gerçek evladımdır." diyordu. 1839'da ilan edilen "Gülhane Hattı Hümayunu"nda bu fikir prensip olarak da tespit edilmiş oldu. Dolayısıyla Osmanlıcılık fikrinin esas gelişimi dönemi de Tanzimat'tan sonradır. Ancak, Osmanlı devlet adamlarının bu tezlerini sistematik olarak savundukları söylenemez. Bununla birlikte; Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünmelerine karşın; "Osmanlıcılık" fikrinin ana programı şu şekilde özetlenebilir: Bütün Osmanlılar hukuken eşittir. Hukuk ve hürriyetleri teminat altına alınır. Toplum zulümden kurtulup, ezel" ve beşer" olan adalete mazhar edilir. Bütün Osmanlı vatandaşları vatan sevgisi ile birleştirilir. Bu maksadın sağlanması için meşruti idareye getirilecektir. Bu maksatların elde edilmesi için şiddet yoluna baş vurulmaz, fitne çıkarılmaz ve ikna yoluyla çalışılır.
Dikkat çekici olan, İslamcıların ve Batıcılar'ın da Osmanlıcılığı savunuyor olmasıdır. Örneğin; Osmanlıcılığın gerekli bir politika olduğunu savunan İslamcı Süleyman Nazif "Cengiz Hastalığı" adlı makalesinde "Bizim damarlarımızda bugün hususi bir kan vardır ki o da Osmanlı kanıdır" derken; Batıcı Celal Nuri, Osmanlıcılığı eleştirenleri kınarken "...Bunun gibi Osmanlıcılık, yani anasırın müsavatı siyaseti de bırakılamaz. Böyle bir sakim (yanlış) politika milletleri herc-ü merc (altüst) edeceği gibi Avrupa'yı hususuyla bazı akvam-ı Osmaniye'ye hamilik eden düvel-i muazzamayı aleyhimize sevk eder..."der.
Yusuf Akçuraoğlu ise; Üç Tarz-ı Siyaset adındaki eserinde Osmanlıcılık fikrini gerçekçi bulmadığını "...muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsurların şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olmadığı..." yolundaki sözleri ile ifade etti. Atatürk de Osmanlıcılık fikrinin uygulanamayacağını şu sözleri ile ortaya koymuştur: "...Osmanlı İmparatorluğu içindeki muhtelif kavimler hep milli akidelere sarılarak, milliyet mefküresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlardan yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık... Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti gösterelim. Bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin şikarıdır. (ganimetidir)".
Osmanlıcılık fikrinin en önemli hedefleri Mithat Paşa ve arkadaşlarının da gayretleriyle 1876'da Kanun-ı Esasî'nin ilanıyla gerçekleşti. Fakat Osmanlıcılığın zaferi olarak görülen bu hareket uzun sürmedi. II. Abdülhamid'in, Osmanlıcılık fikrinin zararlı olduğu kanaatına varması; Meşrutiyet idaresine ara vermesi ve yeniden bütün yetkileri kendisinde toplayarak İslamcılık fikrini ön plana çıkarması ve özellikle toplumun temel nüvesini oluşturan Türklerin Osmanlıcılık fikrine sıcak bakmaması bu fikrin öneminin kaybolmasına sebep olmuştur.



İslamcılık

İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır.
Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir. İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat, zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı.
İslamcılara göre, Osmanlı İmparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten kaynaklanmıyordu. Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyet'in özünde vardır. Bu yüzden İslamcılar meşrutiyete karşı değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar.
Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın, itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset sistemini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır.
İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etrafında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır. Bunların yerine ilimli, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der.
İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımından zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız kendisini düşünür. Amacı başka ülkeleri sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendimiz uyanalım" der.
Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafeti taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki, kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der.
Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uyguladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler. Ancak böyle bir birleşmenin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcıları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler
Sonuç olarak, İslamcılık akımı Osmanlı İmparatorluğu'nun, bu metotla önce kendi birliğini ardından bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü.

Türkçülük (http://farabi.selcuk.edu.tr/suzep/tarih/ders_notlari/guz_yariyili/bolum_5/bolum05.html#us)

Türkçülük diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele'nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akımdır.
Yusuf Akçura, Türkçülük akımının başlangıcını, Mustafa Celaleddin Paşa'nın 1869'da Sultan Abdülaziz'e sunduğu bir kitaba kadar geri götürmektedir. Fakat, ilk defa sosyolojik bir metotla, eksik, çekingen ve dağınık fikirlerin toplanması ve bir sistem haline getirilmesi II. Meşrutiyet döneminde sağlanmıştır. Kasım 1908'de Rusya'dan kaçarak İstanbul'a gelen bazı Türkçülerin kurdukları "Türk Derneği" bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği'nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türkçüler bu kez Ağustos 1911'de kurulan "Türk Yurdu Cemiyet"inde toplanmaya başladılar. Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker" Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911'de kurulan "Türk Ocağı" derneğinde gerçekleşti. Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi'nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis), Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragıp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır.
Özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olmasıyla ortaya çıkan ideal boşluğunu dolduran Türkçülük akımının amacını genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür: Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri milli bir duygu ile bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Türk milletini İslam beynelmilliyetine kuvvetli bir unsur olarak yeniden sokmak. Aynı zamanda sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı'nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek. Modernleşmek. Ancak körü körüne bir Batı taklitçiliği içine girmemek, özellikle Tanzimat kafasının Türk toplumunu özünden uzaklaştırma hususunda büyük zararları olmuştur. Bu yüzden, Batılılaşmanın ilk şartı olarak millet haline gelmek ilkesi görülmüştür. Bu aşamadan sonra, Türk milletini Batı medeniyeti camiası içinde durmadan ilerleyen, hiçbir milletten geri kalmayan bir seviyeye yükseltmektir. Bu noktada Batı medeniyetine dahil olmak, milletlerarası hayat içinde yaşamaktır. Milli hüviyetinden ve şahsiye-tinden taviz vermek değildir.
Siyasal amaçlara ulaşabilmek için, millî bir iktisadi politikanın izlenmesi ve özellikle kapitülasyonlardan kurtulmak gerekmektedir. Bu yüzden Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar "Türk Yurdu", "İktisadiyat Mecmuası" gibi dergilerde "Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir"; "İktisad-ı Millî; "Milli İktisada Doğru" vb. yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalıştılar.
Siyasal bağımsızlığın sağlanması için, önce kültürel bağımsızlığın sağlanması gerektiğini ifade ettiler. Dilde sadeleşmeye, tarih bilincini aşılamaya çalıştılar. Bu hususta Mehmet Emin Bey'in "Cenge Giderken" adındaki şiiri;
"Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım
Gönlümün en yüksek gururudur bu
Ne esir edildim, ne de satıldım
Türk benliği, Türk şuurudur bu"
Hem kolay anlaşılır bir dilde oluşu, hem de Türklüğü övüşü itibarı ile dikkat çekicidir.
Bütün bunların gerçekleştirilmesinden sonra Türkçülük akımının son amacı; "Asya'da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir "İLHANLIK" teşkil etmektir. Ziya Gökalp "Turan" adındaki şiirinde Türkçülük akımının bu amacını şöyle açıklar.
Vatan ne Türkiye'dir. Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN.
Sonuç olarak Türkçüler için Osmanlı ancak siyasî bir organizasyondur. Sosyal bir gerçeğin adı değildir. Öyleyse bu organizasyonu sağlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir. Balkan Savaşları, gayrimüslimlerin ayrılmasını sağlamıştır. Ortadoğu'da Araplar kendi organizasyonları ile meşguldür. O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir. Bu ideal Millî Mücadele ile gerçekleşecektir.

Garbcılık (Batıcılık)


[URL="http://farabi.selcuk.edu.tr/suzep/tarih/ders_notlari/guz_yariyili/bolum_5/bolum05.html#us"]

Tanzimat'tan sonra devleti kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de Garpçılıktır. Fikrin kökenini ıslahat faaliyetlerinin başlangıcı ile bütünleştirmek mümkündür. Bu yüzden, I. Meşrutiyet'e gelinceye kadar Batılaşma hareketinin önderleri, ya padişahların bizzat kendileri ya da onların desteklediği devlet adamlarıdır. Durum böyle olunca, hareketin kapsamı Gülhane Hatt-ı Hümayunu gibi hükümdarla tebaa arasındaki münasebetlerin yeni hukuk esaslarına göre ayarlanmasından ibaret kaldı. Bunun en önemli sebebi de Osmanlılar ve Avrupalıların karşılıklı siyasî ve sosyal münasebetlerinde, inanç ve kültür farklılığının mevcudiyeti ve Osmanlı Müslüman toplumunun kendisini kültürel bakımdan Avrupalılardan üstün saymasıydı.
I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu akımın etrafında toplananlar, fikirlerini çoğunlukla "İçtihad" dergisinde ortaya atarlar. Ancak, Garpçıların da kendi aralarında tam bir fikir birliği içinde oldukları söylenemez. Gerilemenin bir dizi gerekçeleri arasında "aydınları" baş sorumlu tutmaları ve "kendisine nur verilmeyenden nur istemeye hakkımız yoktur" ifadeleri dikkat çekicidir. Bununla birlikte iyimserdirler. Uçurumun kenarına gelmiş tek İslam Devleti'nin her şeye rağmen kalkınabileceğine inanmışlardır. Bir şartla ki, sosyal inkılap yapılsın. Bu ilmî bir metotla olabilir.
Batıcılara göre Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile tek kuruluş yolu vardır o da bu yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medenî bir devlet ve millet halini almaktır. Yani ilmî manasıyla "Garplılaşmaktır" "Nur ondadır." Ona gitmek mecburidir. "Çünkü ikinci bir medeniyet yoktur." Batıcılar bu noktada ikiye ayrıldılar. Batı'nın bir bütün olduğunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. Bu noktada Abdullah Cevdet Batıyla çatışmayı "Bal kabağının Krupp güllesiyle çarpışması" olarak değerlendirir ve tatlı fakat boş bir hayal olduğunu ifade eder.
İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur.
Batıcıların belli başlı tezlerini şu şekilde özetlemek mümkündür.
Batılaşmak, yani Batı devletlerine benzer bir hale gelmek kaçınılmazdır.
İmparatorluğun gelişmesine ve ilerlemesine din, tek başına bir engel değildir. Fakat İslamiyet'in yanlış yorumlanması ve bir dizi batıl itikatların gelişmesi kalkınmaya engel olmaktadır.
Özel teşebbüsün desteklenmesi gerekmektedir.
Batıcılar "İttihad-ı Anasır" yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar.
Bu görüşlerin yanı sıra Batıcılar o dönem için radikal diyebileceğimiz fikirleri de savunmaktadırlar. Bunların arasında padişahın tek eşli olması, fes'in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması.
Batıcılık düşüncesini savunanlar siyasî partilerden doğrudan destek görmediler. Ancak, fikirlerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in ilanından sonra uygulama alanı buldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyetin ilanından itibaren başlayan özgürlükçü hava içinde çeşitli siyasal düşünce ve eylemlerin yanında "Sosyalizm"düşüncesi de gündeme geldi. Ancak son derece zayıf bir akım olarak kaldı. Parti, 1908 yılı sonundaki grev hareketleri ve 1909 yılında parlamento da uzun tartışmalara sebep olan "işçi sendikaları" tartışmalarından sonra Eylül 1910'da "Osmanlı Sosyalist Fır-kası" adı ile kuruldu. Parti, beyannamesinde "Sosyalizm"in Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulamasını istemiştir. Gerek beyanname ve gerekse parti programındaki fikirler sosyalizmin klasik açıklamalarından öteye gitmemiştir.
Osmanlı Sosyalistleri fikirlerini partinin kuruluşundan önce şubat 1910'da Hüseyin Hilmi (Sosyalist Hilmi) tarafından çıkarılmaya başlanan "İştirak" dergisinde açıklamışlardır. Ayrıca çok şikayetçi oldukları "basın hürriyetinin" fena uygulanması yüzünden kısa ömürlü olan günlük gazeteleri de vardı.
Parti, işçi meselelerinin tartışılması üzerinde kurulmasına rağmen; partinin parlamento içinde işçi sorunları, ya da sosyalist düşüncelerin tartışılması gibi konularda hiçbir katkısı olmadı. Bunun belki de en önemli sebebi, partinin milletvekilinin bulunmaması ve parlamentodan da partiye hiçbir katılımın olmamasıdır.
Osmanlı sosyalistleri insicamlı ve devamlı olmayan fikirleri içinde Batılaşma meselesini sosyalizmin gerçekleşmesine bağlamıştır. Bu bakımdan, iki devrelik bir program teklif ettikleri görülmektedir. Birinci devre siyasidir. Diğer devrenin ise sosyalist olması gerekir. Siyasi devre 10 Temmuz 1908'de meşrutiyetle gerçekleşmiştir. Bu devrede kısa açıklamalar yapan sosyalistler ihtilâlci ve savaşçı düşüncelerini ortaya koymaktan çekinmediler. "10 Temmuz hürriyeti gerçi harben...feth olunmadı, alındı." Osmanlı sosyalistlerine göre "Hürriyet ancak harp ve darp ile" büyük fedakarlıklarla, "parça parça feth olunur". Bu bakımdan 10 Temmuz sosyalist bir hareket değildir. O halde yeni bir devrime gerek vardır. Ancak, devrimden sonra nasıl bir uygulamaya geçileceği ya da toplum refahının arttırılacağı konusunda her hangi bir çözüm yolu önermemiştir. çünkü, yeterli bilgi birikimi, kadrosu ve alt yapısı yoktur.

Batıcılık Osmanlıcılık İslamcılık Türkçülük

Batıcılık


Osmanlıcılık


İslamcılık


Türkçülük

Ortaya

Çıkış

Sebepleri


Batı'nın her alan­da Osmanlı'nın önüne geçmesi, Osmanlı Devleti'nin tek kuruluş yolunun bu yüzyı­lın fikir ve ihtiyaç­larına uygun medenî bir devlet ve millet halini alması gerektiği düşüncesi.


Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin des­teğini alarak bağımsız olma düşüncesinin ortaya çıkması.


II. Abdülhamid'in, hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, Müs­lüman toplulukların devletten ayrılmalarını engelleme düşüncesi hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istemesi


Özellikle Balkan Sa-vaşı'ndan sonra Os­manlıcılık akımının başarısız olması, boşluğu dolduracak milleti bir arada tuta­cak yeni ve farklı bir ideolojiye ihtiyaç duyulması

Amacı


Türk toplumuna Batıda gelişen düşünce, yönetim biçimi, yaşama tarzını uygulaya­rak ülkenin ge­lişmesini, kalkın­masını sağlamak


Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grup­ların üzerinde bir "Os­manlılık" duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkara­rak Osmanlı Devleti'nin menfaatleri doğrultu­sunda gayret sarf etme­lerini sağlamak


İslâmın ilk dönemindeki değerleri XX. yy. başla­rına taşıyarak Türk toplumunu içinde bu­lunduğu bunalımdan kurtarmak


Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri Millî bir duy­gu ile bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettir­mek. Türk milletini İslam

beynelmilliyetine kuvvetli bir unsur olarak yeniden sok­mak.

Temel Düşün­cesi


İdari ve askeri alanda Avru­pa'nın seviyesine ancak Avrupalıla­rın gittiği yol izle­nerek varılabilir.


Osmanlılık düşüncesi geçmişteki gibi uygu­landığında tekrar başa­rılı olabilir.


İslam, tüm ilerlemelerin anahtarıdır. Kuralları doğru uygulanırsa ge­lişmiş milletlerin seviye­sine ulaşılabilir.


Türklük, milleti ayak­ta tutabilecek tek güçtür.

Akımın temsilcilerieri


Abdullah Cevdet


Jön Türkler


Mehmet Akif, Said Ha­lim Paşa


Ziya Gökalp, Mehmet Emin, Yusuf Akçura

AN GELİR

AN GELİR

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür

ATTİLA İLHAN

AH

AH

yüzünün yarısı göz kadife yansımalı
bulutlu siyah ah bulutları eflatun
o boy aynasından çıktı fransızın malı
vişne asidi vardı tadında rujunun
ah sinema yıldızı filan olmalı
ağızlığı kristal son derece uzun

bir kibrit çakıldı mı ah yağmurluklu kız
alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor
ah çocuk yüzünde gül goncası ağız
saçlarından incecik su tozu dökülüyor
sığınak gibi derin ağaçlar gibi yalnız
karartma başlamış ışıklar örtülüyor

ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu
kırkmaları morsalkım göz kapakları saydam
çok vapurun battığı bir liman orospusu
bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam
ay ışığında deniz akordeon solosu
pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam

görkemli çadırında italyan lunaparkın
sanki zeytin düşürür yerlere gözlerini
ah tahtına kurulmuş bol sakallı bir kadın
sutyenler tutmuyor çılgın göğüslerini
kaşları ip incesi kumral kirpikleri kalın
kim görse şaşırır sakalının süslerini

tavana asılmış sosyalist saçlarından
ah sabah sabah omuzları kan içinde
işkence sonrası genç bir kadın militan
yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde
adı bile çıkmamış dudaklarından
doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde ...

ATTİLA İLHAN

AĞUSTOS ÇIKMAZI

AĞUSTOS ÇIKMAZI

Beni koyup koyup gitme, n'olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin, çocuğun olur
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

ATTİLA İLHAN

AĞIR KAN KAYBI

AĞIR KAN KAYBI

Biz yalnızlıktan doğduk o dağdağalı sudan
Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet
Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku
Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk
Köy köy bucak bucak memleket memleket
Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu
Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

Buzlu mehtap alçakca kesmişti yolumuzu
Bütün kapılardan açıkca kovulmuştuk
Silahımız avcumuza yapışmıştı soğuktan
Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet
Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku
Kestiremedik ne yaptığımızı kim olduğumuzu
Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk
Köy köy bucak bucak memleket memleket
Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu
Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

Ne kadar korkmuştuk elimizden tutmadılar
Doğrudur kendi içimizde daraldığımız
Kim neyi savundu bilinmez nereye kadar
Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet
Başka bir yalnızlıkta boğulduk / havasızlıktan
Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk
Köy köy bucak bucak memleket memleket
Ne solculuğumuz solculuktu ne sağcılığımız
Karanlık bir kapı ölüp üstümüze kapandılar
Kimse bizi sevmedi / ağır kan kaybıyız

ATTİLA İLHAN

ADIMLA NASIL BERABERSEM

ADIMLA NASIL BERABERSEM

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
koşar gibi yürüyüşün
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın
karanlık boşluklarında akıp giderken zaman

adımla nasıl berabersem öylece beraberiz
seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye
gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat
koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz
ve sonra her zaman her ölümlüye
aynı şartlar altında kısmet olmıyan
gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın

ATTİLA İLHAN

34 FN 346

34 FN 346

geceyarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

dağılmış su dumanı şimşekli bir karanlığa
yağmurun altında çınar
çınarın altında o karaltı
bırakılmış bir araba
34 FN 346
sağ arka lastiği yırtılmış
camlarında kurşun delikleri
içinde barut kokusu var
hala çalışıyor silecekleri
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa

geceyarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

şimşekler yaladıkça nikelajını
tırnak uçlarında çıtır çıtır
yoğun bir elektrik sokağa
bu araba mutlaka çalınmıştır
şüpheli ne zaman bulabilecekleri
dışarda unutmuş bir ayağını
bir genç direksiyona yıkılmıştır
kanı sımsıcak damlıyor
dirseklerinden koltuğa
roman çoktan bitmiş
yol bitmiş bitmiş kavga
hala çalışıyor silecekleri
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa
bir sola bir sağa

geceyarıları
tenhadır buraları
ne in ne cin
kırmızı lambası
sanki kan damlası
demiryolu geçidinin

ATTİLA İLHAN

TANIMADI

TANIMADI

Türküm müjdeydi ülkeye
Gezdim söyleye söyleye
Bir gün söylemedim diye
Türküm beni tanımadı

Onlar bacım,onlar ağam
Onlardır sevincim tasam
Ahmet�im, Mehmet'im, Suna�m
Güllü�m beni tanımadı

Elimde doğmuş kuzular
Bir gün benden soğudular
Sordum ne oldunuz ne var
Sürüm beni tanımadı

Daha dün sözleştik şurda
Düğün hazırladım Yurda
Eller beni tanıdı da
Sözlüm beni tanımadı

Yine sizinleyim dedim
Nasılsam öyleyim dedim
Çıkıp ta söyleyim dedim
Karım beni tanımadı

Hırpalanmak ne kelime
Didik didik lime lime
Götürülürken ölüme
Ölüm beni tanımadı

ARİF NİHAT ASYA

SEN

SEN

Koku, tad, sıcak... sende her aradığım vardı:
Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.


ARİF NİHAT ASYA

MAVİ

MAVİ

Kayıklarla kayıkçılar
Dalgıçlarla balıkçılar
Bilirsin:ne ister,deniz!

Kendini bu isteklerin:
Yelkenlerin küreklerin
Altına seriver, deniz!

Balıkların,kandillerin
Ne varsa olsun ellerin
Bana mavini ver deniz!

ARİF NİHAT ASYA

KANATLAR

KANATLAR

Yaşamaktan mı yorgunum,bilmem
Seni günlerce beklemekten mi?
Yine yoldan geyik geyik sekişin
Gün sönerken mi,ay batarken mi?
Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?

Yine kalsın mı, dizlerimde başın
Yine koynumda can çekişsen mi...
Kim sorar,ey hayat,kim düşünür
Ki vakit geç mi yoksa erken mi?

Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?

Gökte kanatlar bizimdi...bilmezdik
Bu hafiflik kanat mı yelken mi;
Anlamaz,anlamazdık Allahım
Böyle yekpare can mıyız ten mi?

Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?

Bilemem:Gizli gizli'gel'dediğin
Başka bir aşina mıdır,ben mi;
Kadehinden mi sarhoşum hala
Kadehlerinden mi?

Söyle:Memnun musun uzaklarda
Yuvan aydın gönülcüğün şen mi?

ARİF NİHAT ASYA

FETİH MARŞI

FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

ARİF NİHAT ASYA

DAĞLAR

DAĞLAR

Çekmece'den Maltepe'den ileri
Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri
Alem tepesine Alemdağ derler...
Böyle bilmiş böyle yazmış eserler.

Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.
Korka korka eteğinden öper yaz;
Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz
Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz.

Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de
Kurtların payı var gelip geçende...
Ki alırlar vermek istemesen de!

Dağlar var, tahtından inmeyen sultan
Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan...
Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,

Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar;
Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar...
Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar;
Yollar kesen, haraç alan dağlar var.

Bolkarda çamların sakızı damlar...
Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar...
Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar...
Tacı olan, tahtı olan dağlar var.

Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,
Akşamlar ya mor, ya turuncudur.
Ve kışın dünyanın öbür ucudur...

Sarkarken Cudinin karları dal dal
Bağdaş kuradursun yollara Karhal!
'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;'
Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal.

Dönmez misiniz ey yolda kalanlar;
Yolcular, garipler, garip çobanlar;
Allahüekberde tekbir alanlar?
Ovalar, konaklar, yollar aşırı
Birbirini selamlayan dağlar var.

Dağlar var, batının yangınında kor...
Dağlar var; adları Nemrut, Balahor...
Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor?

Lakin ufukları görünce yoksul
Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul;
Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi...
Ki pırıltıları sularda pul pul.

ARİF NİHAT ASYA

ÇOCUK VE AĞAÇ

ÇOCUK VE AĞAÇ (62238 Hit)

Çocuk, çok sevdi ağacı...
Verirdi ona, her kış
Çiçekleri olaydı!

Ağaç, çok sevdi çocuğu...
Öperdi altın saçlarından
Dudakları olaydı!

Ve ona öptürmek için,
Eğilirdi yerlere kadar;
Yanakları olaydı!

Dökerdi önüne hepsini
Gümüşten, altından, sedeften
Oyuncakları olaydı!

Ve çocuk gittikten sonra,
Böyle kalır mıydı ağaç?
Ne olurdu onunda
Bacakları olaydı,
Ayakları olaydı!

ARİF NİHAT ASYA

ANNE..

ANNE..

İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
'Onun Annesi' diyorlar...
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini iki
Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...

Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!

ARİF NİHAT ASYA

AĞIT...

AĞIT...

Ağlayın, parmakları nur
Sularından kınalı kızlarım
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga'ya bakıp yıldızlarım

Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
Kimi Semerkant'ta bekler beni
Kimi Caber'de

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
Ben nasıl varım?
Ağla ey Tanrı dağlarıdan
İndirilmiş Tanrım

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

Ben ki ataeşle konuşurdum.selle konuşurdum
İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
"Sangaryos"u "Sakarya" yapan
"İkonyom"u "Konya" yapan
Dille konuşurdum.

ARİF NİHAT ASYA

8 bin öğretmen atamasında yeni müjde

8 bin öğretmen atamasında yeni müjde

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, kadroya geçen sözleşmeli öğretmenlerin yerine 15 gün içinde yeniden sözleşmeli öğretmen ataması yapılacağını bildirdi.

Öğretmen atamaları dolayısıyla Bakanlık Başöğretmen Salonu'nda tören düzenlendi. Törende konuşan Çelik, Türkiye'de eğitimcilerin görevlerini ne kadar mutlulukla icra ederlerse eğitim sisteminin çok daha iyi bir noktada olacağını kaydetti.

Bakanlığının çalışmalarını anlatan Çelik, fiziki alt yapı ne kadar iyi olursa olsun, öğretmenlerin bunların hepsinden daha çok önem taşıdığını belirtti. Çelik, öğretmenlerin mesleklerini severek yapmalarının kendileri için önemli olduğunu ifade etti.

Bu yıl toplam 35 bin öğretmen ataması yapılacağını belirten Çelik, ''Şimdi 8 bin 285 öğretmen atıyoruz, ağustos ayında 15 bin öğretmen ataması daha yapacağız, daha sonra sonbaharda muhtemelen Kasım ayında yine 10 bin küsur öğretmen atayacağız. Böylelikle 2009 yılı içinde toplam 35 bin öğretmen atamış olacağız'' dedi.

Çelik, bugün yapılacak atamalarla birlikte şu anda sözlemeli öğretmenlik yapanların bir kısmının kadroya atanmış olacağını belirterek, onlardan boşalan yerlere de 15-20 gün içinde yeniden sözleşmeli öğretmen ataması gerçekleştirileceğini kaydetti.

Atanan öğretmenlerin, tebligatı beklemeden bir an önce göreve başlamalarını isteyen Çelik, ''İl ve ilçe milli eğitim müdürlerimize, valilerimize ve kaymakamlarımıza da seslenmek istiyorum: Gelen gençlerimize alışık olmadıkları, yabancısı oldukları yerlerde yardımcı olsunlar, onlara şefkatle kucak açsınlar. Orada yalnız olmadıklarını hissettirsinler'' dedi.

MEB Personel Genel Müdürü Necmettin Yalçın da toplam 8 bin 285 kadro için 48 bin 5 adayın başvurduğunu, bunlardan 47 bin 850'sinin başvurusunun kabul edildiğini bildirdi. Yalçın, 8 bin 285 kadronun 7 bin 535'inin ilk atama, 600'ünün açıktan atama, 100'ünün kurumlararası atama, 50'sinin de milli sporcular için ayrıldığını kaydetti.

Konuşmaların ardından Çelik, atama için bilgisayar kurasını başlatmak üzere salonda bulunanlardan rakamlar söylemelerini istedi ve toplam 9 haneli rakam grubu tamamlandıktan sonra atamalar başladı.

Kura sonucunda 7 bin 81'i ilk atama, 434'ü açıktan atama, 86'sı kurumlararası atama, 48'i de milli sporcu olmak üzere toplam 8 bin 141 adayın ataması gerçekleştirildi. Taban puanlar İngilizce'de 74.8, Kimya'da 99.2, Matematik'te 88.5, Sınıf Öğretmenliği'nde 81.3, Sosyal'de 83.3, Tarih'te 83.7 olarak gerçekleşti.

Çelik, atanan bazı adaylarla ve aileleriyle sohbet ederek, fotoğraf çektirdi.

Öğretmenlerin bilgisini sızdıran bulundu

Öğretmenlerin bilgisini sızdıran bulundu

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, öğretmenlerin bilgilerinin çalınmasıyla ilgili Bakanlık merkez teşkilatında görev yapan bir öğretmenin gözaltına alındığını belirterek, ''Maalesef köstebek kendi içimizden bir görevli'' dedi.

Çelik, öğretmen atamalarının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, öğretmenlerin bilgilerinin çalınmasıyla ilgili haberlerin basına da yansıdığını hatırlatarak, bu konuda soruşturma yaptıklarını bildirdi.

Hüseyin Çelik, şunları söyledi:

''Bakanlığımız ilgilileriyle emniyet arasında çok iyi bir koordinasyon sağlandı. Birlikte çalıştık. Çok kısa bir sürede, bu bilgileri Milli Eğitim Bakanlığından alan ve bunun servisini yapan kişi yakalandı. Maalesef köstebek kendi içimizden bir görevli. Şu anda savcılığa sevk edildi, gözaltında. Sorgulaması devam ediyor. Sorgulama aşamasında olduğu için ismini vermenin doğru olmadığını düşünüyoruz. En kısa zamanda, gerekli sorgulama bittikten sonra zaten bunu kamuoyuna açıklayacağız.

Çok kısa bir sürede kişinin bulunması ve bizim sistemimizin hacklenmemiş olması, bizi son derece sevindirdi ama ne yazık ki böyle insanlar çıkabiliyor. Bunu hangi amaçla yapmış, tek başına mı yapmış, birileriyle işbirliği halinde mi yapmış, aldığı bilgileri ne yapacaktı, niçin kullanacaktı, bunların hepsi savcılık sorgulamasında ortaya çıkacak.''

Çelik, bir soru üzerine, bu kişinin Bakanlık merkez teşkilatında çalışan bir öğretmen olduğunu bildirdi.

''Sistemi daha güvenli hale getirdiniz mi?'' sorusuna Çelik, ''Dünyanın en güvenli sistemlerinin başında da bir adam vardır. Neticede bu görevli birisiyse bununla ilgili olarak dünyanın hiçbir yerinde maalesef yüzde yüz çözüm üreten bir güvenlik sistemi yoktur. Ama söz konusu kişi yine sistemimiz sayesinde yakalanmıştır'' karşılığını verdi.

AA

Atatürk'ün bir telgrafı Telgraf

Atatürk'ün bir telgrafı
Telgraf

Başvekil İsmet Paşa Hazretlerine

Son inceleme gezilerimde çeşitli yerlerdeki müzeleri ve eski sanat ve medeniyet eserlerini de gözden geçirdim.

1.İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da bulunan müzeleri gördüm. Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmen de yabancı uzmanların yardımıyla tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz hazineler halinde yatmakta olan eski uygarlık eserlerinin ilerde tarafımızdan ortaya çıkarılarak ilmî bir şekilde koruma ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden çok harap bir halde olan âbidelerin korunmaları için Müze Müdürlüklerine ve kazı işlerinde kullanılmak üzere (arkeoloji) uzmanlarına şiddetle ihtiyaç vardır. Bunun için Maarifçe yurt dışına öğrenime gönderilecek öğrencilerden bir kısmının bu konuya ayrılmasının uygun olacağını düşünmekteyim.

2.Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir tahribat içinde bulunmalarına rağmen, sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin gerçek mimarî şaheserleri sayılacak kıymette bazı binalar vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alâeddin Câmii, Sahip Atâ Medrese Cami ve Türbesi, Sırçalı Mescit ve İnce Minareli Cami derhal ve acele olarak onarıma muhtaç bir durumdadırlar. Bu tamirin gecikmesi ve âbidelerin tamamen ortadan kalkmasına sebep olacağından, öncelikle asker tarafından kullanılanlarının boşaltılmasını ve tamamının uzman kişiler kontrolünde onarımının temin edilmesini rica ederim.

K.ATATÜRK

Atatürk ve Vakıflar-1

Atatürk ve Vakıflar-1
1 Mart 1922'de T.B.M.M.’ni Açış Nutkundan

“Vakıflarla ilgili konulara gelince; bilinmektedir ki vakıflar memleketimizin mühim bir servetini teşkil eder. Bu servetten millet ve memleketin gerektiği şekilde istifade edebilmesi için Şer’iyye Vekâletiyle beraber bütün Bakanlar Kurulunun ve hatta Yüce Meclisin bu hususu ehemmiyetle tetkik ile bu büyük müessesenin haraplıktan korunmasını ve memlekete faydalı bir hale konulmasını temenni eylerim.

Efendiler;

Vakıfların varoluş esprisi göz önüne alınınca; bunun dinî müesseseler ile beraber hizmet ve sosyal dayanışmayı hedeflediği ortaya çıkar.

Vakıfların imarethaneler, bîmarhâneler, hastahaneler, kütüphaneler, kervansaraylar, hamamlar, çeşmeler, mektepler, medreseler, ve diğer irfan müesseselerini kapsamış olması, vakıflara ait konuların çözümünde uyulması zorunlu olan esasları göstermektedir.”

K. ATATÜRK
Atatürk ve Vakıflar-2
1 Mart 1339 (1923) T.B.M.M.’nin 4.Toplantı Yılını Açarken

Efendiler,

Geçen sene zarfında Evkaf Vekâleti; dînî ve hayrî yapıların tamir ve inşaatında oldukça mühim bir faaliyet göstermiştir. Yapılan tamirler, yurdun çeşitli yerlerinde olmak üzere toplam;
126 cami ve mescit ile 31 medrese ve mektep,
22 su yolu ve çeşme, 175 akar ve 26 hamama ulaşmıştır.

339 senesinde İstanbul’a ait olup, şimdiye kadar teşkilâtsızlık yüzünden ihmal edilen bentlerin tamiratı ciddiyetle göz önüne alınarak; bu hususta bir kanun tasarısı hazırlanıp, Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilmiştir ve adı geçen Kanunun Yüce Meclis tarafından kabulü halinde İstanbul’da susuzluk tehlikesine maruz kalan halk ve dinî yapıların su ihtiyacı mümkün olduğu kadar azaltılacaktır.

Toplamı önemli bir miktara ulaşan vakıflar giderlerinin hiçbir denetime tutulmadan harcanması uygun olmadığı gibi, devamlı olarak halk tarafından yapılan şikâyetlerin bir an önce tetkiki mümkün olmadığından,
yeniden Teftiş Kurulu oluşturulması
bütçeye konmuştur.

Aylık yirmibeş, elli kuruş gibi küçük bir ücretle hizmetlerini yürütmekte olan din görevlilerinden 487 kişinin maaşlarına şimdiye kadar 13006 lira zam yapılmış ve bu sene içinde bir o kadar lira zam kararlaştırılmıştır.

Efendiler !

Geçen sene arz etmiştim. Bu sene de tekrara mecburum ki, vakıflar konusu mühimdir. Memleket ve milletin hakiki menfaati yönünden tetkik ve günün gereklerine uygun bir şekilde çözülmesi lâzımdır, çok gereklidir.”

K. ATATÜRK

Vakıflarımızdan bazıları YENİ VAKIFLARIMIZ

Vakıflarımızdan bazıları
YENİ VAKIFLARIMIZ

Türkiye Eğitim Vakfı

Türkiye Körler Vakfı

Geri Kalmış Çocuklara Yardım Vakfı

Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı

Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı

Kültür ve Turizm Vakfı

Türkiye Trafik Kazaları Yardım Vakfı

Türkiye Kanserle Savaş Vakfı

Türk Kültür Vakfı

Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı

Deniz Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı

Dr. Ali Mümtaz Gülsoy Okutma Vakfı

Türk Spor Vakfı

Kültürel Eserler Vakfı

Milli Eğitim Bakanlığı Vakfı

Vakıflar haftası mayıs ayının 2.haftası kutlanmaktadır

Vakıflar haftası mayıs ayının 2.haftası kutlanmaktadır
Daha önce 3-9 aralık tarihlerinde kutlanan vakıfar haftası (hala birçok kaynakta 3-9 aralık olarak geçmektedir) mayıs ayının 2.haftasında kutlanmaktadır.

İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün gönderdiği 26/12/2005 tarih ve 8771 sayılı yazıda Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 12/12/2005 tarih ve B.02.1.VGM.0.15.00-051/3529-20362 sayılı yazısı ilgi alınarak; daha önce Aralık ayının ilk haftası olan “Vakıflar Haftası”nın 2001 yılından itibaren Mayıs ayının ikinci haftası olarak değiştirilmesine rağmen, değişikliğin bazı kurum ve kuruluşlarına duyurulmamış olması sebebi ile, bu kurum ve kuruluşlar tarafından “Vakıf Haftası” kutlama etkinliklerinin hala Aralık ayının ilk haftası içerisinde yürütüldüğüne dair Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü gerekli açıklamaları yapmış ve bu bilginin de ilgili kurum ve kuruluşlara, kişilere iletilmesini bildirmiştir.

Vakıf ve Önemi

Vakıf ve Önemi
Tarihe baktığımız zaman atalarımızın sayısız hayır müesseseleri kurmuş olduklarını görürüz. Camiler, medreseler, darüşşafakalar, yetimhaneler, güçsüzleri koruma yurtları, kervansaraylar, tersaneler, yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, aş evleri gibi vakıf ve hayır kurumları hep Allah inancı ve ibadet amacıyla yapmışlardır. Atalarımız bu hayırlı işleri yapmakla kalmamış, onları ayakta tutacak, devamlarını sağlayacak, harap olup yıkılmalarını önleyecek tedbirleri de almışlardır. Bu suretle muazzam bir evkaf müessesesi doğmuştur. Vakıflar, Hz. Muhammet (SAV) ve ashabı kiram’ın fiilleriyle vücut bulmuş, hayır kurumları olarak başlamış atalarımızın bu manevi mirasa sahip çıkmalarıyla da günümüze kadar uzanmış gelmiştir.

Yukarda saydığımız hayır kurumları oldukça yaygın olup, insanlar bu hayır kurumlarından bedava yararlanırlardı. Köylerde köy odaları, evlerde hariciye adı verilen misafir odaları bulunurdu. Atalarımız, dedelerimiz bir yolcu, bir fakir veya bir yabancı bulup sofrasına oturtmak için can atardı. Ne yazık ki bu gün üst katta oturan alt kattakini tanımayacak şekilde kalabalıklar içinde yalnız yaşamaktayız.

Vakıf nedir? nasıl çalışır?

Vakıf nedir? nasıl çalışır?
Bir hizmetin gelecekte de hizmet olarak devamını sağlamak amacıyla kendi istekleri ile resmi yollarla bağışlanan mülk ve paralara vakıf denir. Türk toplumunda vakıfların çok eski bir geçmişi vardır. Eskiden bağışlanan hanlar, hamamlar, yapılan köprüler, çeşmeler, okullar ve camiler buna örnek olarak verilebilir. Bağışlanan bu eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gelecekte yaşatılması da vakıfların görevleri arasındadır.
Bu eserlerin korunması ve verilen hizmetin devamını sağlamak için Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bütün bu eserler, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılır, kiraya verilir, gelirleri toplanır. Toplanan bu gelirler eserlerin korunması, kimsesizlere yardım ve çalışanların maaş alacakları olarak harcanır. Türkiye’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün malı olan bir çok dükkan ve iş yeri bulunmaktadır.
Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı vakıf eserleri sayısı 7500 civarındadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu gelirler dışında devlet tarafından da desteklenmektedir. Bunun için her yıl bütçeden belirli bir miktarda ödenek ayrılmaktadır.
Vakıflara bağlı öğrenci yurtlarında öğrencilerin barınma, yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılık beklemeden sağlanır. Düşkümler ve yoksullar için aş evleri açıp onların daha sağlıklı yaşamalarına katkıda bulunulur. Sağlık hizmetleri veren vakıflar da aynı hizmetleri insanlara sunarlar. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve vakıfların hizmetlerini anlatmak amacıyla her yıl 3 – 9 Aralık tarihleri arasında Vakıflar Haftası kutlanır. Hafta boyunca vakıfların çalışmaları hakkında bilgi verilir. Radyo ve televizyonlarda, okullarda konu ile ilgili konuşmalar yapılır. Okullarda vakıf eserlerini tanıtıcı duvar gazeteleri düzenlenir. Gidilebilecek vakıflar ve vakıf eserlerine geziler düzenlenir.
Tarihin izlerinin yaşandığı bu eserlere sahip çıkalım. Yaşamaları için yardım edelim. Vakıf eserlerini korumak için yardımcı olalım. Hayırlı iş yapmanın en emin yolu vakıflara yapılan bağışlardır.
Mehmetçik Vakfı, Milli Eğitim Vakfı, Kalp Vakfı gibi vakıflar kendi alanları ile ilgili hizmet vermektedirler.

Vakfın Tanımı

Vakfın Tanımı
İnsanın yaradılışında var olan yardımlaşma duygu ve düşüncesi insanlığın tarihi ile yaşıttır. Her toplum yardımlaşma hususunda kendi yaşadığı zamanın sosyal yapısına göre bazı faaliyetlerde bulunmuştur. Yardımlaşmanın teşkilatlandırılmış en ideal şeklini ise vakıf olarak görmekteyiz.

Arapça bir kelime olan VAKIF sözlükte yer aldığı şekliyle durma, durdurma, hareketten alıkoyma, hapsetme ve dinlendirme manalarına gelir. Çoğulu Evkaf’dır

Terim olarak bir malı veya mülkü satılmamak kaydı ile ve bazı özel şartlar çerçevesinde bir hayır işine tahsis etmek olduğu bilinen vakıf bugünkü anlamda şöyle tanımlanabilir.

Vakıf; kişinin taşınır veya taşınmaz mallarının hiçbir dış tesir altında kalmaksızın sırf kendi rıza ve isteği ile şahsi mülkiyetinden çıkarıp hayır ve hasenat gayesi ile yine kendisi tarafından belirtilen şart ve hizmetlerin yerine getirilmesi için ebedi olarak tahsis etmesidir. Bu durumda vakıf kuran kişi ile vakıf (Vakfeden) kişi arasında vakfın hangi şartlara göre yürütüleceğini belirten yazılı belgelere de VAKFİYE denilmektedir.

Vakfiyeler, mahkemelerde Hakimler ve şahitler huzurunda tanzim edilen belgeler olmalarından dolayı tarihi kıymeti haiz güvenilir belgelerdir. Sadece vakıf hizmetlerinin nasıl yapılması gerektiğini değil, aynı zamanda; hukuki, tarihi, coğrafi, toplumsal, iktisadi, dini vb. yönlerden kültürümüzü yansıtan bilgiler açısından da çok önemli bir hazinedir.

Vakfın Tanımı

Vakfın Tanımı
İnsanın yaradılışında var olan yardımlaşma duygu ve düşüncesi insanlığın tarihi ile yaşıttır. Her toplum yardımlaşma hususunda kendi yaşadığı zamanın sosyal yapısına göre bazı faaliyetlerde bulunmuştur. Yardımlaşmanın teşkilatlandırılmış en ideal şeklini ise vakıf olarak görmekteyiz.

Arapça bir kelime olan VAKIF sözlükte yer aldığı şekliyle durma, durdurma, hareketten alıkoyma, hapsetme ve dinlendirme manalarına gelir. Çoğulu Evkaf’dır

Terim olarak bir malı veya mülkü satılmamak kaydı ile ve bazı özel şartlar çerçevesinde bir hayır işine tahsis etmek olduğu bilinen vakıf bugünkü anlamda şöyle tanımlanabilir.

Vakıf; kişinin taşınır veya taşınmaz mallarının hiçbir dış tesir altında kalmaksızın sırf kendi rıza ve isteği ile şahsi mülkiyetinden çıkarıp hayır ve hasenat gayesi ile yine kendisi tarafından belirtilen şart ve hizmetlerin yerine getirilmesi için ebedi olarak tahsis etmesidir. Bu durumda vakıf kuran kişi ile vakıf (Vakfeden) kişi arasında vakfın hangi şartlara göre yürütüleceğini belirten yazılı belgelere de VAKFİYE denilmektedir.

Vakfiyeler, mahkemelerde Hakimler ve şahitler huzurunda tanzim edilen belgeler olmalarından dolayı tarihi kıymeti haiz güvenilir belgelerdir. Sadece vakıf hizmetlerinin nasıl yapılması gerektiğini değil, aynı zamanda; hukuki, tarihi, coğrafi, toplumsal, iktisadi, dini vb. yönlerden kültürümüzü yansıtan bilgiler açısından da çok önemli bir hazinedir.

Tarihte Vakıflar

Tarihte Vakıflar
Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandıktan sonra 2 Mayıs 1920 yılında "Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun" çıkartılarak 11 kişilik İcra Vekilleri Heyetine Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti de alınarak vakıf işleri bu Vekâlet tarafından yürütülmüştür. Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin 3 Mart 1924 gün ve 429 sayılı Yasa ile kaldırılmasıyla görevleri Başbakanlığa bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Vakıflar İdaresinde asıl değişiklikler, 5 Haziran 1935 tarihinde yürürlüğe giren "2762 sayılı Vakıflar Kanunu" ile yapılmıştır. Bu Kanunun 1. maddesine göre vakıflar; yönetim biçimine göre, Mazbut, Mülhak, Cemaat ve Esnafa Mahsus Vakıflar olmak üzere üç kategoride toplanmıştır.

1- Mazbut Vakıflar: Söz konusu 2762 Sayılı Kanunun 1. Maddesinde Genel Müdürlük tarafından idare edileceği gösterilen, bu Kanunun neşrine kadar mazbutiyet altına alınmış olan ve on seneden beri mütevelliliği kimseye tevcih edilmemiş bulunan vakıflar ile Kanunen veya fiilen hayrî hizmeti kalmaması üzerine, idaresi doğrudan Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlanan vakıflardır. Ayrı ayrı tüzel kişiliğe sahip olmakla beraber bu vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından temsil ve idare edilir. Bütün iş ve işlemleri Genel Müdürlükçe yürütülür.

2- Mülhak Vakıflar: Soydan gelenlere şart edilmiş, mütevellilerince idare ve temsil edilen tüzel kişiliğe haiz vakıflardır. Vakıf senedinde yazılı şartlara göre vakfın evladından olan mütevellilerce idare edilir ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce de denetlenir.

3- Cemaat ve Esnafa Mahsus Vakıflar: Cemaat ve esnafa mahsus vakıflar, bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilir. İlgili Makamlarla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından teftiş edilir ve denetlenir.

Türk Medenî Kanununa Tâbi Yeni Vakıflar: Cumhuriyetin kurulmasından sonra, şahısların isteği üzerine, bağımsız mahkemeler tarafından kurulup, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kuruluş senedine uygunluk yönünden denetlenen vakıflardır.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün, 21.5.1970 tarihli 1262 sayılı Kanunla sınaî, ticarî, ziraî yatırımlara girmesi sağlanmış; 8.6.1984 tarihli 227 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile de bazı birimlerin ismi değişerek, devlet standardı içindeki yerine oturmuştur.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne bir görev olarak tevdi edilen vakıf eski eserlerimizi korumak, kollamak, gelecek nesillere ulaştırma görevi, bu eserlerin bütün insanlığın kültürel mirası olduğu düşünüldüğü zaman, başta mülkî amirler, belediyeler olmak üzere bütün vatandaşlarımız tarafından top yekûn korunması gereken eserlerdir. Tarihimizin ve kültürümüzün bir parçası olan vakıf eserlerin korunması, bir kurum ve kuruluşa emanet edilemeyecek derecede ortak sorumluluk gerektirmektedir. Fert fert bu sorumluluğu paylaştığımız taktirde, tarihi vakıf eserlerimiz sonsuza kadar yaşayacaktır.

Kaynak : Vakıflar Genel Müdürlüğü

Vakıflar

Vakıflar
Yardımlaşmak insanlığın özüdür,
Bir emirdir, hem peygamber sözüdür,
Yardım etsen gülen fakir yüzüdür,
Fakire kucaktır, evdir Vakıflar.

Tarihe bak, nice ferman görürsün.
Çevrene bak, yüce hanlar görürsün.
Konya’ya bak, Mevlana’yı görürsün.
Bir tarihtir, bir kültürdür Vakıflar.

Biz insanız hastalanır, ölürüz.
Bazen işsiz, bazen aşsız kalırız.
Bir köşeden yardım eli ararız.
Düşküne uzanan eldir Vakıflar.

Okullar açılır, yurtlar açılır.
Okuyacak kimsesizler seçilir.
Kazan kaynatılır, çorba içilir.
Aştır, iştir, dosttur bize Vakıflar.

Fakire, yoksula açar kucağını,
Zengin, bu da senin tüten ocağına,
Güzel yurdumuzun dörtbir bucağına,
Sancak sancak tutsun Vakıflar.

Okullara sınıf açar, yer açar,
Hastalara bölüm açar, ev açar,
Hayvanlara barınacak yer açar,
Bir ocaktır, bir yuvadır Vakıflar.

Öğrenciye yemek verir, burs verir,
Yardım eder, gerekirse kurs verir.
İlim verir, irfan verir ders verir,
Çok iş yapar, çok çalışır Vakıflar.

Aş evleri, iş evleri açılsın,
Gönüllere bir ferahlık saçılsın.
Kanat çırpıp semalara uçulsun.
Yakıt olur, kanat olur Vakıflar.

Anlatmak çok zordur vakfın özünü,
Mevlana söndürmesin vakfın közünü,
Ak eylesin o cihanda yüzünü,
Hayır için bir kapıdır Vakıflar.
Vakıflar Haftası Şiirleri

Vakıflar (Hakkı ÇEBİ)

Vakıflar (Hakkı ÇEBİ)
Sayısız yaraya merhem oldunuz,
Yuvasız yavruya yuva kurdunuz,
Her hizmeti önlerine serdiniz,
İnsan abidesi yüce vakıflar.

Hastalara ilaç alıp koştunuz,
Düşkünlere siz her zaman dostsunuz.
Hem kazaya, hem kültüre koştunuz,
Hizmet abidesi yüce vakıflar.

Sarılamayan yara kalmaz sayende
Çıkar gözetmeksizin sen bu gayende,
Kimsesizi güldürdük biz sayende,
Hizmet abidesi yüce vakıflar.

Amacın hep hizmet etmek insana,
Yardımını esirgemedin bana,
Nice saygı, nice hürmet hep sana,
Hizmet abidesi yüce vakıflar.

Hakkı ÇEBİ

Vakıflar (Gürsoy Solmaz)

Vakıflar (Gürsoy Solmaz)
Geçmişten bugüne ve bugün bile,
En güzel bir sosyal kurumdur vakıf…
Bir hayır, bir sevap olmuş vesile
Türk ruhuna uygun durumdur vakıf

Yapanlar dünyayı yaşamış, doymuş
Onlar ki varlıklı paşaymış, beymiş
Ebedi olmaya ne güzel şeymiş,
İslam’da ne iyi yorumdur vakıf…

Bizim tarihimiz dolu şeref, şan
Dünyada olmayan bize yakışan,
Vakıflar her yeri eylemiş vatan,
Tarihim, geçmişim varımdır vakıf…

Zengin olanların yaptığı eser,
Ölümden sonraki yaşayan değer,
Türklerin gittiği her diyar her yer,
Saz’ımdır, cura’mdır tar’ımdır vakıf…

Her fakir, her müşkül hatta her hane,
Görüp gideceği varmış bir tane,
İmaret, zaviye ve hastane,
Üç kıt’a, Balkanlar, Kırımdır vakıf…

Belde belde şehir şehir bu kurum,
İslam’ın Türklükle bulduğu yorum,
Bütün Anadolu,Bursa,Erzurum
İstanbul,Kayseri,Çorumdur vakıf…

Bugünde hizmeti olan vakıflar,
Sanmayalım yalnız dört sade duvar,
Orada hasenat, hayır dua var
Düzendir, sistemdir forumdur vakıf…

Gürsoy Solmaz, Erzurum

Vakıfım

Vakıfım
Ah o vakıflar
Görünüşü
insanlara yardım eli uzatması
Ne güzeldir.
İnsanları sever
Her işi yardımdır.
Yoksul aileleri sevindirmek ondan sorulur.

Gönderen : leyla taşkırış

Vakıf Haftası

Vakıf Haftası
Vakıf sözü ne demek,
Bunu herkes öğrensin;
Vakıf kuruluşların,
Ne olduğunu bilsin.

Hayır sever bir zengin,
Ya da devlet adamı,
Bir çeşme yaptırmışsa,
Suyu her an akmalı.

Şehirleri süsleyen,
Camilere iyi bak;
Yeni kuşak korursa,
Topluma yarar sağlar.

İnsanlık hazinesidir.
Vakıf ise bir hizmet,
Bizler hizmet edersek,
Gelişir medeniyet.

Adı her an anılır,
Yurda hizmet verenin,
Bir de vakıf olursa,
Ölmeden kalır ismin.

Sait KIRKGÖZLÜ

Vakıf

Vakıf
Harman olur buğdayım aş için
Tarlada tohumum uçan bir kuş için
Hangi derde derman olayım çare için
Damlayan sular göl olur vakıf için

Bir elin nesi var? iki el gerek
Önümüze çıkar hep bir engerek
Türlü türlü çıkan sorunlar için,
İmdada yetişen bir vakıf gerek

Ağaç dikilir imece ile orman olur
Dağ başını almış dik yamaçlar duman olur
Her bağın bir bağcısı olur da,
Vakıfsız bir dünya viran olur

Neyyir Can'ım can gelir gayri
Kuruyan damardan kan gelir gayri
Millet el ele birlik olmuşsa eğer,
Düze çıkar dağlar, vakıf olur gayri

Neyyir Arıbaş

Milli Eğitim Vakfı

Milli Eğitim Vakfı
Bir umut belirdi uzaklardan,
Bir güneş gibi parıldayan,
Açtı kollarını biz çocuklara,
Okumak isteyen biz yarınlara.

Milli Eğitim Vakfıydı bu güneşin adı.
Yetiştirdi bağrında sayısız fidanları,
Her bir fidan büyüdü sevgiyle ve bilgiyle,
Vatanın dört bir yanı geleceğe aydınlandı.

Bu değerli varlığın bilmeliyiz kıymetini,
Öğrencisi, öğretmeni birlikte elele,
Yüceltmeliyiz bu eğitim seferberliğini
Herkese duyuralım kalbimizdeki meşaleyi.


Cihangir ACU
MEV Avni AKYOL Lisesi Öğrencisi

VAKIFLAR HAFTASI ile ilgili kompozisyon

VAKIFLAR HAFTASI

AÇIKLAMA -1-

Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere “ Vakıf” denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin geleceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır.

İnsanlar arasında sosyal dayanışmanın sağlanması, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, acı ve mutlu günleri paylaşmak, sevgi ve saygı tohumlarını atabilmek için fertler arasındaki ilişkilerin iyi olması gerekir.

Vakfın tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dini temeli saymıştır. Vakıflar Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kuruldu. Ülkemizdeki vakıfların hepsinin yönetimi, bu teşkilata verildi.

Vakıflar eğitime, öğretime, belediyelere, sağlık işlerine, yoksullara hizmet ederler. Vakıf tarafından yardım alan kişilerin adları, kurum tarafından açıklanmaz.

Ülkemizin sosyal, ekonomik, kültürel ve yurt savunmasında vakıfların yardımlar büyüktür. Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağlamak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ederek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını desteklememiz gerekir.

Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Dini hizmetler
2. Sağlık hizmetleri
3. Eğitim ve öğretim hizmetleri
4. Aş evi hizmetleri
5. Sosyal hizmetler
6. Sanat ve kültür hizmetleri
7. Para yardımı
8. Milli savunma hizmetleri
9. İktisadi hizmetler
10. Ulaştırma hizmeti
11. Spor hizmetleri

İnsanlardaki yardım duygusunu geliştirmek, dayanışmanın önemini anlatmak ve insanların gönül zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmak amacı ile 1985 yılından beri 3 – 9 Aralık tarihleri arasında “Vakıf Haftası” kutlanmaktadır.


AÇIKLAMA -2-

Bir hizmetin gelecekte de hizmet olarak devamını sağlamak amacıyla kendi istekleri ile resmi yollarla bağışlanan mülk ve paralara vakıf denir. Türk toplumunda vakıfların çok eski bir geçmişi vardır. Eskiden bağışlanan hanlar, hamamlar, yapılan köprüler, çeşmeler, okullar ve camiler buna örnek olarak verilebilir. Bağışlanan bu eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gelecekte yaşatılması da vakıfların görevleri arasındadır.

Bu eserlerin korunması ve verilen hizmetin devamını sağlamak için Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bütün bu eserler, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılır, kiraya verilir, gelirleri toplanır. Toplanan bu gelirler eserlerin korunması, kimsesizlere yardım ve çalışanların maaş alacakları olarak harcanır. Türkiye’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün malı olan bir çok dükkan ve iş yeri bulunmaktadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı vakıf eserleri sayısı 7500 civarındadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu gelirler dışında devlet tarafından da desteklenmektedir. Bunun için her yıl bütçeden belirli bir miktarda ödenek ayrılmaktadır.

Vakıflara bağlı öğrenci yurtlarında öğrencilerin barınma, yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılık beklemeden sağlanır. Düşkümler ve yoksullar için aş evleri açıp onların daha sağlıklı yaşamalarına katkıda bulunulur. Sağlık hizmetleri veren vakıflar da aynı hizmetleri insanlara sunarlar. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve vakıfların hizmetlerini anlatmak amacıyla her yıl 3 – 9 Aralık tarihleri arasında Vakıflar Haftası kutlanır. Hafta boyunca vakıfların çalışmaları hakkında bilgi verilir. Radyo ve televizyonlarda, okullarda konu ile ilgili konuşmalar yapılır. Okullarda vakıf eserlerini tanıtıcı duvar gazeteleri düzenlenir. Gidilebilecek vakıflar ve vakıf eserlerine geziler düzenlenir.

Tarihin izlerinin yaşandığı bu eserlere sahip çıkalım. Yaşamaları için yardım edelim. Vakıf eserlerini korumak için yardımcı olalım. Hayırlı iş yapmanın en emin yolu vakıflara yapılan bağışlardır.

Mehmetçik Vakfı, Milli Eğitim Vakfı, Kalp Vakfı gibi vakıflar kendi alanları ile ilgili hizmet vermektedirler.

23 Şubat 2009 Pazartesi

YOLLARIN SONU

YOLLARIN SONU

Bilir misin hancı,bu güne kadar
Hanından kaç yolcu çıktı bu yola?
Sıladan gurbete giden yolcular
Kaç damla göz yaşı döktü bu yola?

Getirmeden bu yolların sonunu,
Kaç yolcu son durak yaptı hanını?
Kaç yolcu bu yolda verdi canını,
Ecel kaç yolcuyu çekti bu yola?

Akar bir oluktan beş dağın karı,
demişler adına 'hasret pınarı'
Şu mezarı gölgeleyen çınarı
Kimin için kimler dikti bu yola?

Kaç aşık bu yolda zaman eritti,
Kaç yorgun hanında terin kuruttu.
Bu taşlı yol kaç çarığı çürüttü
Kaç topuğun kanı aktı bu yola?

Yollar kıvrım kıvrım,dağlar sıralı,
Düşünürüm,yollar beni yoralı.
Kaç ceylan iniyor böğrü yaralı
Her gecenin seher vakti bu yola?

Ben bilmedim gitti n'olur sen söyle,
Bu yollar kararsız uzar mı böyle?
Yar için iç çekip,karşıki köyde
Hangi göz kaç sene baktı bu yola?..

ABDURRAHİM KARAKOÇ

YOLLARIN SONU

YOLLARIN SONU

Bilir misin hancı,bu güne kadar
Hanından kaç yolcu çıktı bu yola?
Sıladan gurbete giden yolcular
Kaç damla göz yaşı döktü bu yola?

Getirmeden bu yolların sonunu,
Kaç yolcu son durak yaptı hanını?
Kaç yolcu bu yolda verdi canını,
Ecel kaç yolcuyu çekti bu yola?

Akar bir oluktan beş dağın karı,
demişler adına 'hasret pınarı'
Şu mezarı gölgeleyen çınarı
Kimin için kimler dikti bu yola?

Kaç aşık bu yolda zaman eritti,
Kaç yorgun hanında terin kuruttu.
Bu taşlı yol kaç çarığı çürüttü
Kaç topuğun kanı aktı bu yola?

Yollar kıvrım kıvrım,dağlar sıralı,
Düşünürüm,yollar beni yoralı.
Kaç ceylan iniyor böğrü yaralı
Her gecenin seher vakti bu yola?

Ben bilmedim gitti n'olur sen söyle,
Bu yollar kararsız uzar mı böyle?
Yar için iç çekip,karşıki köyde
Hangi göz kaç sene baktı bu yola?..

ABDURRAHİM KARAKOÇ

YANAN SULAR

YANAN SULAR

Elimle musluğunu açtığım sular yandı
Yürüyerek içinden geçtiğim sular yandı
Boyu üç yılı aşan sabır orucu tuttum
İftar vakti olanda içtiğim sular yandı.

ABDURRAHİM KARAKOÇ
YAPABİLİRSEN

Serçe kadar yok musun be
Hadi uç uçabilirsen
Akıl, izan, idrak sende
Kader, seç seçebilirsen

Alev dondu, akıl yandı
Su uyudu, taş uyandı
Ecel kapına dayandı
Durma, kaç kaçabilirsen

İşe el attı dayılar
Çamura battı sayılar
Köprüyü tuttu ayılar
Yürü, geç geçebilirsen

Bırak kalsın çeşme, kuyu
Değiştir gel eski huyu
Havada var olan suyu
Buyur, iç içebilirsen

Taksit taksit, adım adım
Nedir yani, anlamadım
Ev emanet, mezar kadim
Hemen göç göçebilirsen

Farkın var kuştan, sığırdan
Gayret et, alma ağırdan
Gitme köhnemiş çağırdan
Çığır aç açabilirsen

ABDURRAHİM KARAKOÇ

YALVARIŞ

YALVARIŞ

Ya Rab bu hasrete can dayanmıyor;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.
Her adımda bir engel var, salmıyor,
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Mümkün mü bu yolda maksuda ermek?
Mümkün mü sılada dost yüzü görmek?
Aşığa ar gelir geriye dönmek;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Çekilmez bir şelek vurdun arkama;
Şaşırdım yollarda kaldım, akşama.
Umudum her zaman bakidir amma,
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Sevip sevilmemek varsa kaderde,
Hangi doktor ilaç verir bu derde?
Hastayım, susuzum gurbet illerde;
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

Ey hanlar hanını halkeden Hancı!
Bir yudum aşkınla doğdu bu sancı.
Ey fakir ekmeği, Mümin inancı!
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

YAĞMUR YAĞAR GİBİ

YAĞMUR YAĞAR GİBİ

Ormanlarda yuvasını yitiren
Bir kuş görsem sen gelirsin aklıma.
Beni alıp uzaklara götüren
Bir düş görsem sen gelirsin aklıma.

Gönlüm viranedir, yakılmış, yanmış
Hayal mermerinde hatıram donmuş.
Asırlar öncesi duvara konmuş
Bir taş görsem sen gelirsin aklıma.

Toprak, ağacın her hali güzel
Gölgesi, meyvesi hem dalı güzel
Nerede, ne zaman faydalı, güzel
Bir iş görsem sen gelirsin aklıma.

Acılmış bir çiçektir her gülen dudak
Kılıfta tomurcuk zor gülen dudak
Bir dostluk bakış ı, bir gülen dudak
Bir diş görsem sen gelirsin aklıma.

Yüreğinde deli taylar eş ınan
Gam ilinden dert iline taş ınan
Altmış yıl yaş ayıp bin yıl düş ünen
Bir baş görsem sen gelirsin aklıma.


ABDURRAHİM KARAKOÇ

VE SONRA

VE SONRA

Kurudu sevgiler gönül tasında
Her mevsim bir başka aldattı bizi
Renkler başkalaştı gün ortasında
Koyu bir karanlık öptü denizi

Daraldı her sabah geniş ufuklar
Aşkımızı gölgeledi bulutlar
Yaprak yaprak daldan düştü umutlar
Tüketti takvimler gençliğimizi

Seneler yalancı çıktı düş gibi
Tüm yazlar üşüttü kara kış gibi
Mermere işlenmiş bir nakış gibi
Dağıldı yüzlerce yokluğun izi

Önce Gerçek dedik ve sonra Neden
Bekledik bir daha gelmedi giden
Uyandık en güzel düşü görmeden
Aynalardan sorduk birbirimizi

ABDURRAHİM KARAKOÇ

TOPRAKTAKİ SEVİNCE

TOPRAKTAKİ SEVİNCE

Al elmalar yeşil dalı eğince
Yaprakların ucu yere değince
Bak o zaman topraktaki sevince

Hava bulutlanıp gök gürleyince
Bir yağmur başlar ya inceden ince
Bak o zaman topraktaki sevince

Sevdalılar al kefeni giyince
Kara yerler seni beni yiyince
Bak o zaman topraktaki sevince

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SULARI ISLATAMADIM

SULARI ISLATAMADIM

Savaştayım elli yıldır
Ömrüm geçti boşalt, doldur
Anlamadım bu ne haldir

Birgün silah çatamadım
Suları ıslatamadım

Ekin ektim başak yılan
Kuşandığım kuşak yılan
Yorgan akrep, döşek yılan

Birgün rahat yatamadım
Suları ıslatamadım

Ne payem oldu ne sayem
En doğruya varmak gayem
Düşüncemdir tek sermayem

Alan yoktur satamadım
Suları ıslatamadım

Yolum yokuş, izim ayrı
Dilim yağsız, sözüm ayrı
Bedenimden özüm ayrı

Biri bire katamadım
Suları ıslatamadım

Talipli yoktur sevgiye
Anlamadım, neden? Niye?
Canlar gücenmesin diye

Can attım gül atamadım
Suları ıslatamadım

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SİZE BIRAKTIM

SİZE BIRAKTIM

Bana Mevlana'yı, Yunus'u verin
Mecnun'u, Leyla'yı size bıraktım
Kırk yıldır susuzum, bir tas su verin
Irmağı, deryayı size bıraktım

Talipli değilim şöhrete, şana,
Makamı, rütbeyi yük etmem cana
Dostluk, sevgi, şefkat yetişir bana,
Dövüşü, kavgayı size bıraktım.

Zaman yoktur ekip, biçip, sürmeme
Ham topraktan haram mahsul dermeme
Bir tek gönül kâfi gelir girmeme
Konağı, sarayı size bıraktım.

Çokta değil, hakta buldum huzuru,
İstediğim alınteri, göznuru
Benliği, kibiri, iğrenç gururu
Faizi, bankayı size bıraktım.

Hiç biriniz telaş etmesin boşa
Doyacak gözünüz toprağa, taşa..
Beni inancımla koyun başbaşa..
Topyekün dünyayı size bıraktım

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SENİ ARADIM

SENİ ARADIM

Omuzumda sevda yükü
Yollarda seni aradım
Beste beste, türkü türkü
Tellerde seni aradım

Girdim yeşilden sarıya
Sordum ölüye diriye
Çiçeği verdim arıya
Ballarda seni aradım

Aşk yalımı girdi cana
Gönlüm döndü gülistana
Gece gündüz yana yana
Küllerde seni aradım

Yorulup demedim yeter
Hasretin gözümde tüter
Kerem'den, Mecnun'dan beter
Çöllerde seni aradım

Bahçem çiçek bağım gazel
Birleşir ebedle ezel
Ayırmadım çirkin, güzel
Kullarda seni aradim

Ulaşmak icin rahmete
Katlandım binbir zahmete
Karışıp söze sohbete
Dillerde seni aradım

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SAY BİR GERÇEK SAY BİR YALAN

SAY BİR GERÇEK SAY BİR YALAN

Ömür dediğiniz nedir
Üç gün hilal, üç gün bedir
Haftaya boş kalır sedir
Say bir karış, say bir adım
Geçti gitti, anlamadım

Her türlü nimet sofrada
Yığın yığın dert sofrada
En uzun mühlet sofrada
Say bir içim, say bir tadım
Kaçtı gitti, anlamadım

Denizde kayıktır umut
Yaralı geyiktir umut
Ürkek üveyiktir umut
Say bir lokma, say bir yudum
Uçtu gitti, anlamadım

Dakikalar yazlık, kışlık
Saatlarda mı yanlışlık
İklim mevsim tek karışlık
Say bir dondum, say bir yandım
Göçti gitti, anlamadım

Bembeyaz düşler topladık
Bitmemiş işler topladık
Bebek gülüşler topladık
Hızar kurdu itimadım
Biçti gitti, anlamadım

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SAY BİR GERÇEK SAY BİR YALAN

SAY BİR GERÇEK SAY BİR YALAN

Ömür dediğiniz nedir
Üç gün hilal, üç gün bedir
Haftaya boş kalır sedir
Say bir karış, say bir adım
Geçti gitti, anlamadım

Her türlü nimet sofrada
Yığın yığın dert sofrada
En uzun mühlet sofrada
Say bir içim, say bir tadım
Kaçtı gitti, anlamadım

Denizde kayıktır umut
Yaralı geyiktir umut
Ürkek üveyiktir umut
Say bir lokma, say bir yudum
Uçtu gitti, anlamadım

Dakikalar yazlık, kışlık
Saatlarda mı yanlışlık
İklim mevsim tek karışlık
Say bir dondum, say bir yandım
Göçti gitti, anlamadım

Bembeyaz düşler topladık
Bitmemiş işler topladık
Bebek gülüşler topladık
Hızar kurdu itimadım
Biçti gitti, anlamadım

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SANA GELİYORUM SANA

SANA GELİYORUM SANA

Görmeden, doğduğum gecenin seherini
Ellerim değmeden anama,
Ve günah izi yokken dudaklarımda,
Bebeklere has bir dille ağlayarak,
SANA geliyorum SANA
Çırılçıplak

Köklerim sığmadı zamana;
Silktim ham meyvelerimi utandım da,
Bir garip ağaç oldum aşk ükesinde,
Kutsal duygularınla donandım yaprak yaprak
SANA geliyorum SANA
Dal-budak

Ne bir dürüm ekmek var heybemde
Ne içecek suyum kana kana...
Bir tutam umutla düştüm yollara,
Bazan yürüyerek, bazan koşarak
SANA geliyorum SANA
Yalınayak

Yollar uzadıkça yük ağırlaştı,
Ateş düştü gönlümdeki harmana
Bıraktım ağrıyı, sızıyı bir yana;
Hasretinden ipil ipil yanarak,
SANA geliyorum SANA
Bir avuç toprak

Seyrettim uzaktan benliğimi ki,
Et, kemik, kan değilmiş manâ
Habibin hakkına, İsmin hakkına
Af dilemek icin ağlayarak,
SANA geliyorun SANA
Ya HAKK..

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SAÇ MESELESİ

SAÇ MESELESİ

Karlı dağlar gibi dik durur başı
Bahar bulutuna benzer saçları
Ayrı bir konudur kirpiği, kaşı;
Yaralar bağrımı ezer saçları

Kaç gönül takılı kalmış telinde,
Dalgalanır omuzunda, belinde...
Bazan ak gerdanda, bazan alında
Yayladan yaylaya gezer saçları

Yanakları çiçek açmış nar gibi,
Gözleri çağşaklı bir pınar gibi.
Göğsü mor sırtlara yağan kar gibi...
İlla hepsinden güzel saçları ,

Bağlar ki esen yel atmasın diye,
Görenler itiraz etmesin diye.
Kimsenin gözüne batmasın diye
Akşamdan akşama çözer saçları

ABDURRAHİM KARAKOÇ

SAATİ YOK EREMİ YOK

SAATİ YOK EREMİ YOK

Aşktan yana söz duyunca,
Ben hep seni düşünürüm.
Uçsuz hayaller boyunca,
Ben hep seni düşünürüm.

Yıldızlar kayar yüceden;
Renkler sıyrılır geceden;
Yüreğim sızlar inceden;
Ben hep seni düşünürüm.

Aklın ucu değer hiçe;
Yol ararım içten içe.
Kainat uyur sessizce,
Ben hep seni düşünürüm.

Korkunun bittiği yerde
Haz duyarım perde perde.
Bir mezar görsem bir yerde,
Ben hep seni düşünürüm.

Zaman hep sonsuza akar
Meyve dökülür,dal kalkar.
Çiçekler bakar bakar,
Ben hep seni düşünürüm.

Rüzgar eser ilden il'e
Sağlıkta bitmez bu çile.
'Var'dan öte 'Yok'ta bile
Ben hep seni düşünürüm.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

POSTACI

POSTACI

Eylen bir haber ver, acele gitme
Sevgilimden mektup var mı postacı?
Yok deyip de beni perişan etme
Sevgilimden mektup var mı postacı?

Tel çekmiştim giden ayın üçüne
Cevap gelmez korku düştü içime
Karıştır çantayı bir bak içine
Sevgilimden mektup var mı postacı?

Uykumu dağıtan korkulu düşler
Gün biten her gece yeniden başlar
Ber evet dünyayı bana bağışlar
Sevgilimden mektup var mı postacı?

Hiç haber çıkmadı on pazar
Beklerim saatler yıl kara uzar
Zarfının üstünde KARAKOÇ yazar
Sevgilimden bir haber var mı postacı?

ABDURRAHİM KARAKOÇ

NÖBETÇİNİN VUKUATI

NÖBETÇİNİN VUKUATI

Yüzbaşım, garajda nöbet tutarken
Hatırıma sıla düştü bu gece
Güngören'in horozları öterken
Gönül kalktı yola düştü bu gece

İçinde dışında yoktur yalanı
Anlatayım dur başıma geleni
Bir yar için düşüncemin olanı
Sapanca'da göle düştü bu gece

Bozhöyük'e vardım Güllü kadına
Fal açtırdım Ülker'imin adına
Gelin olmuş bak şu işin tadına
Bizim kısmet ele düştü bu gece

Kırk yıl geçse unutamam bu günü
Olmuş bitmiş sevdiğimin düğünü
Hep çözülmüş sırrımızın düğümü
Maceramız dile düştü bu gece

Kalbime ateşten vurdular yama
Perişan bir halde döndüm kıtama
Karakoç bildiğin KARAKOÇ ama,
Bilmediğin hale düştü bu gece

ABDURRAHİM KARAKOÇ

NOKTADA O ZAMAN

NOKTADA O ZAMAN

Gönül kurşun yemiş yaralı ceylan
Döndüğü noktadan bin yıl uzakta
Yürek ateş düşmüş kuru bir harman
Yandığı noktadan bin yıl uzakta

Ne nişan bozulur, ne düşer tetik
Zaman kanlı tezgah,acılar mekik
Umut yavrusunu yitiren keklik
Konduğu noktadan bin yıl uzakta

Şans ne ki? Bir doğar ölür bin kere
En güzel arzular kalır mahşere
Sevginin meyvesi dalından
İndiği noktadan bin yıl uzakta

Çıkar oyunbazlar ikibin katına
Tepeler dağları alır altına
Dostluk sürücüsü vefa atına
Bindiği noktadan bin yıl uzakta

Esasta her canlı mutlak bir ceset
Dünyamız soluyan ufak bir ceset
Evren teneşirde çıplak bir ceset
Yunduğu noktadan bin yıl uzakta

ABDURRAHİM KARAKOÇ

MİHRİBAN

MİHRİBAN

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor mihriban

Yar,deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım karabahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor mihriban

ABDURRAHİM KARAKOÇ

MİHRİBAN ( UNUTURSUN)

MİHRİBAN ( UNUTURSUN) (23136 Hit)

Unutmak kolay mı? deme,
Unutursun Mihribanım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihribanım.

Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihribanım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihribanım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihribanım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihribanım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihribanım.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

KORKU ..

KORKU ..

Ben deliden çok kurnazdan korkarım
Cahilden ziyade yobazdan korkarım
Bedenimdeki hastalıklardan değil,
Adalete düşen marazdan korkarım.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

KIRKINCI YIL HESABI

KIRKINCI YIL HESABI

Uykuları harman ettim, savurdum
Bir mübarek düş aradım kırk sene.
Ne usandım, ne yoruldum, ne durdum
İçi doğru dış aradım kırk sene.

Çıktım dağ boş, indim baktım ova boş
Toprak garip, su tedirgin, hava boş
Nere gitsem dallar kırık, yuva boş
Yumurtada kuş aradım kırk sene.

Aşk yükünü indirince arkamdan
Doğmadık bebekler tuttu yakamdan
Hesap-kitap ettim kaçtım rakamdan
On yitirdim, beş aradım kırk sene.

Binalar yükselir: Gözyaşı, kin, kan...
Koymuşlar adını "uygarlık, ümran"!
Yükseklerde, midelerdir hükümran
Alçaklarda, baş aradım kırk sene.

Gönül penceremi dünyaya açtım
Baktım manzaraya, ben benden geçtim...
Ucuzdan tiksindim, kolaydan kaçtım
Belâsı çok iş aradım kırk sene...

Birbirinden çürük çıktı seneler
Öz yiğidi az doğurdu analar
Hayâl oldu gönlümdeki binalar
Temel için taş aradım kırk sene.

Adı "devrim" oldu avrat soyarak
Denge kurdu toklar açı yiyerek
Aptallara ibret olsun diyerek
Solucanda diş aradım kırk sene.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

HASANA MEKTUP

HASANA MEKTUP

Çok oku, çok düşün, çok şeyler anla,
Aha bu mektubu alınca Hasan.
Manalar iplikten incedir amma,
Kelimeler biraz kalınca Hasan.

Gene ağzımızı açmıyor bıçak,
Huzur size ömür..... Dert salkım saçak.
Oyuna kalkıyor yüzlerce köçek,
Batıdan bir hava çalınca Hasan.

Kök saldı bahçede ayrık otları,
Yemler pay edildi, sattık atları.
Biz kovalım derken baştan bitleri,
Sülükler yapıştı, kulunca Hasan.

Süt dolu güğümü çalarız taşa,
Kutsal görevimiz 'Sağol çok yaşa !'
Mülkte hakikati aramak boşa,
Tüm suçlular güçlü olunca Hasan.

Derisini yüzdük demokrasinin,
İşi iştir imtiyazlı asinin.
Hakikatte vahşi, sözde 'vasinin'
Dörtnala gidilir yolunca Hasan.

Canım Hürriyeti koydunsa ara,
Ekmek yalınayak kaçtı dağlara.
Çevremize küsmüş kardeşlik var ya,
Haber ver, izini bulunca Hasan.

Soysuzlar taş atar mukaddesata
Karşı duramazsak bizdedir hata.
Tahammül teşviktir, böyle hayata,
Öl..İnsan küçülmez ölünce Hasan.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

HANCI

HANCI

Bilir misin hancı, bu güne kadar
Hanından kaç yolcu çıktı bu yola?
Sıladan gurbete giden yolcular
Kaç damla göz yaşı döktü bu yola?

Getirmeden bu yolların sonunu,
Kaç yolcu son durak yaptı hanını?
Kaç yolcu bu yolda verdi canını,
Ecel kaç yolcuyu çekti bu yola?

Akar bir oluktan beş dağın karı,
Demişler adına 'hasret pınarı'
Şu mezarı gölgeleyen çınarı
Kimin için kimler dikti bu yola?

Kaç aşık bu yolda zaman eritti,
Kaç yorgun hanında terin kuruttu.
Bu taşlı yol kaç çarığı çürüttü
Kaç topuğun kanı aktı bu yola?

Yollar kıvrım kıvrım, dağlar sıralı,
Düşünürüm, yollar beni yoralı.
Kaç ceylan iniyor böğrü yaralı
Her gecenin seher vakti bu yola?

Ben bilmedim gitti n'olur sen söyle,
Bu yollar kararsız uzar mı böyle?
Yar için iç çekip, karşıki köyde
Hangi göz kaç sene baktı bu yola?

ABDURRAHİM KARAKOÇ

HAKİM BEĞ

HAKİM BEĞ

Gene tehir etme üç ay öteye,
Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ.
Otuz yıl da babam düştü ardına;
Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ.

Kırk yıl önce; yani babam ölünce,
Kadılıklar hâkimliğe dönünce,
Mirasçılar tarla, takım bölünce,
İrezillik beni buldu hâkim beğ.

Yaşım yetmiş iki, usandım gel-git;
Bini buldu burda yediğim zılgıt.
Eğer diyeceksen: 'bana ne, öl git!'
Oğlumun bir oğlu oldu hâkim beğ.

Sekiz evlek tarla, bir geverlik su,
Yüz yılda höküme bağlanmaz mı bu?
Kazanmasam da hu, kazansam da hu!
Canım ta burnuma geldi hâkim beğ.

Keşife-meşife, damgaya, harc'a
Kanımız kurudu harca da, harca..
Sayenizde avukatlar yıllarca,
Fakiri yoldu da yoldu hâkim beğ.

Mübaşir itekler, kâtip zavırlar;
Değişti bizde de göya devirler.
Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar,
Tapucuyu aya saldı hâkim beğ.

Kabahat sizde mi, kanunlarda mı?
Şaşırdım billâhi yolu yordamı..
Kızma sözlerime alam kadanı,
Sıkıntıdan içim doldu hâkim beğ.

Mülkün temeliydi adalet hani?...
Bizim hak temelde saklı mı yani?
Çıkartıp ta versen kim olur mâni?
Yoksa hırsızlar mı çaldı hâkim beğ?!

Hem davacı pişman, hem de davalı..
Bu yolda tükettik çulu, çuvalı.
Sabret makamından çalma kavalı,
Sürüler ekine daldı hâkim beğ.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GÜZERGAH

GÜZERGAH

Seğirtti faiz için borsanın tahviline
Kazandı, çıkıverdi masonlar mahfiline
Bir gün sağ, bir gün solda göbek atıp oynarken
Düştü gitti ansızın Esfel-i Safilin'e

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GÜNEY İLLERİ

GÜNEY İLLERİ

Gök mavi, dağlar ak, ovalar yeşil...
Dört mevsim bahardır güney illeri
Çiğ düşmüş çiçekte gün ışıl ışıl..
Bir sarı, bir mordur güney illeri

Yollar kıvrım kıvrım iner yokuştan,
Köpüklü suları dökülür taştan
Kuşları çiçekten, çiçeği kuştan
Seçilmeyen yerdir güney illeri

Dağılır yaylanın boz dumanları
Eğilir yıldızlar öper çamları
Bir başka alemdir yaz akşamları
Cennet ile birdir güney illeri

Baharda haz duyar nar çiçeklenir
Arı sesi çan sesine eklenir
Tüm güzellik Toroslarda renklenir;
Oylum oylum kardır güney illeri

Motor sesiyle uyanır sabah
Kekik kokusuna boyanır sabah
Özene- bezene yaratmış Allah,
Ne geniş, ne dardır güney illeri

Ordadır ozanın gönül bolluğu
Sevgi sıcak sıcak, aşk buğu buğu..
Gerçek yiğitlerin harman olduğu
Eşsiz bir diyardır güney illeri

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GÖZ DOSTU / GÖNÜL MİSAFİRİ

GÖZ DOSTU / GÖNÜL MİSAFİRİ

Ormanlarda yuvasını yitiren
Bir kuş görsem, sen gelirsin aklıma.
Beni alıp uzaklara götüren
Bir düş görsem, sen gelirsin aklıma.

Gönlüm viranedir yıkılmış, yanmış
Hayâl mermerinde hatıram donmuş
Asırlar öncesi duvara konmuş
Bir taş görsem, sen gelirsin aklıma.

Toprakta ağacın her hâli güzel
Gölgesi, meyvesi, hem dalı güzel
Nerede ne zaman faydalı, güzel
Bir iş görsem, sen gelirsin aklıma.

Açılmış çiçektir her gülen dudak
Kılıfta tomurcuk zor gülen dudak
Bir dostluk bakışı, bir gülen dudak
Bir diş görsem, sen gelirsin aklıma.

Yüreğinde deli taylar eşinen
Gam ilinden dert iline taşınan
Altmış yıl yaşayıp, bin yıl düşünen
Bir baş görsem, sen gelirsin aklıma.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GÖNLÜMDEKİ GURBET

GÖNLÜMDEKİ GURBET

Dost ülkeler duman duman önümde
Dağların alnında gurbet yazılı
Gövgöcekler firez oldu gönlümde
Çamların dalında gurbet yazılı

Ilgıt ılgıt yeller eser ovadan
Kuşlar tüm tedirgin kalkar yuvadan
Özümüz gövünür yanık havadan
Sazların telinde gurbet yazılı

Gene yanar oldu bağrımın başı,
Nasıl söner bu sevginin ateşi?
Oğuzlar soyunun savaş yoldaşı
Atların nalında gurbet yazılı

Bir canım olsa da yurt için versem
Ufka nakış nakış kanımı sersem
Kalk gardaş sılaya gidelim desem
ÖTÜKEN yolunda gurbet yazılı

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GİDE GİDE

GİDE GİDE

Gösterir gün gibi, düşüncelerin,
Derinden derine âşıksın gönül.
Çıkla kadın desem yalan söylerim;
Sen başka birine âşıksın gönül.

Kırılmış telleri sevda sazının;
Eşi yok sendeki ince sızının;
Tarlada çift süren köylü kızının,
Topraklı terine âşıksın gönül.

Maraş, Muğlaya, Kırklareline,
Yiğit Köroğlunun Çamlıbeline,
Karsın yaylasına, Vanın gölüne,
Ağrının karına âşıksın gönül.

Baharın bulutu, seherin yeli,
Sarı seller gibi coşturur seni.
Varsın bilmeyenler desinler deli
Bugünden yarına âşıksın gönül.

Yüksekten dökülen suyun sesine,
Kekik kokusuna, çam gölgesine,
Renklerden sütbeyaz, koyu yeşile,
Toprağın moruna âşıksın gönül.

Yiğitin, sözünden dönmeyenine,
Ateşin yıllarca sönmeyenine,
Silahın omuzdan inmeyenine,
Atın gök kırına âşıksın gönül.

İyinin iyisi, güzelin hası..
Susamış yolcuya su veren tası,
Edibin kalemi, ressam fırçası..
Şairin şi�rine âşıksın gönül.

Değildir bu sevgi akıl erecek
Her duyan bir başka mânâ verecek
Şaşırmış yolcuya yol gösterecek
Hakikat nuruna âşıksın gönül.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GENELGE

GENELGE

Dar zamanda düşmanların altına
At olanlar safımıza gelmesin
Garibanın, fukaranın sırtına
Bit olanlar safımıza gelmesin

Ağırlık, irilik ölçüsün bırak;
Tartıya vurulmaz beyinle, yürek.
Bu ülkede iman gerek, ruh gerek;
Et olanlar safımıza gelmesin.

Öte dursun işkembeden atanı
Lazım değil kaçan ile yatanı
Menfaate rüşvet verip vatanı
Fit olanlar safımıza gelmesin

Sapıklar her yerde atsa da çamur;
Gerçek mayasına kuvuştu hamur;
Adam istiyoruz dört başı mamur!
İt olanlar safımıza gelmesin

Gönül bahçesinde korku gezeni
Asla kabul etmez ülkü düzeni
Sevdası, sabırı, aklı, izanı
Kıt olanlar safımıza gelmesin

Biz zulüm ayında güneş çağıyız;
Hira'dan feyzalan Tanrıdağ'ıyız!
Biz meyve bahçesi, üzüm bağıyız,
Ot olanlar safımıza gelmesin

Parolamız her zamanda, her yerde;
Ölmek var da baş eğmek yok namerde
Bu imana, bu ülkeye bu derde
Yad olanlar safımıza gelmesin.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

GARİP GERÇEKLER

GARİP GERÇEKLER (5319 Hit)

Bir tarafta her devrin sultanları durur
Bir tarafta kaderin kurbanları durur
Ne kurban kesiciler biter dünyamızda
Ne de kesilen kurban kanları durur.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

ELLİNCİ YIL HESABI

ELLİNCİ YIL HESABI

Bağladım nefsimi zincir yulara
Dünyayı duvara astım gel de gör
Rahatı huzuru attım kenara
Çileyi bağrıma bastım gel de gör

Yürüdüm sel oldum, durdum göl oldum
Mazluma, mağdura kıvrak dil oldum
Zulüm sıcağında serin yel oldum
Yürekten yürege estim gel de gör.

Sonu hatırladım, ilki duyunca,
Kula kul olmadım ömür boyunca!
Hakkın zehirini içtim doyunca
Batılın balına küstüm gel de gör.

Ülfetim olmadı iriler ile
Ağıla girmedim sürüler ile;
Ölümden korkmayan diriler ile
Selamı, sabahı kestim gel de gör.

Aşk ceylanı emzirince sütünü
Taşa çalıp, kırdım benlik putunu
Düşmanımdır inkarcının bütünü
Allah dostlarıdır dostum gel de gör.

Bazı kötülüğü kovdum elimle
Bazı kötülüğü yerdim dilimle
Gücüm yetmeyince kendi halimle
Haksıza buğzettim, küstüm gel de gör.

Çıkar için laf davulu çalmadım
Hiçbir yerden makam, rütbe almadım
Bildimse söyledim, korkak olmadım
Bilmediğim yerde sustum gel de gör.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

ERZİNCAN DEPREMİ

ERZİNCAN DEPREMİ

Bir kara haberki zor konur adı
Duyanın kırılır kolu kanadı
Felek ikide bir atar tokadı
Yazım der sineye çeker Erzincan
Yazım der göz yaşı döker Erzincan


Erzincan'da dağlar gökle öpüşür
Yiğitleri ecel ile kapışır
Çok katlı binalar yere yapışır
Çöküntüde kalan candır Erzincan
Toprağın emdiği kandır Erzincan


Çok konuğun oldum içinden geçtim
Ekmeğinden yedim, suyundan içtim
Gönlüme ben seni bir mesken seçtim
Şimdi o meskenin mezar Erzincan
Dilim konuşmaktan bizar Erzincan


Karakoç bu kırım bir gün yıkılır mı
Hasletde vuslatda kurşun erir mi
Sormayın rengini mor mu sarımı
Al yeşilken şimdi kara Erzincan
Almış yüreğinden yara Erzincan

ABDURRAHİM KARAKOÇ

DERTLEŞME

DERTLEŞME

Sırtımıza cümle derdi belayı
Sizin için aldık sizden ne haber?
Senelerce uykuları rüyayı;
Sizin için böldük sizden ne haber?

'Nemize ne,aman bırak' demedik;
Otuz alıp onbeş verek demedik
Hava kışlı,yollar ırak demedik
Sizin için geldik,sizden ne haber?

Aşk ile doldurduk gönül tasını
Tavuğunuz ölse çektik yasını
Zalimlere karşı cenk havasını
Sizin için çaldık,sizden ne haber?

Durup da 'bize ne' demedik bir gün
Korkmadık,yılmadık,düşmedik yorgun.
Sıra sıra hapis,kitlece sürgün;
Sizin için olduk,sizden ne haber?

İçkiye,kadına,rütbeye şana
Tenezzül etmedik,malum cihana
Bunların cümlesi kalsın bir yana;
Sizin için öldük sizden ne haber?

ABDURRAHİM KARAKOÇ

DEMEDİ DEME

DEMEDİ DEME

Korkuyorum belki yarın geç olur
Geleceksen bir gün önce gelsene.
Yaralıya yol gözlemek güç olur
Geleceksen bir gün önce gelsene.

Kar yağar, çığ düşer yollar açılmaz.
Seller iner derelerden geçilmez
Senet yoktur ömre vade biçilmez
Geleceksen bir önce gelsene.

Can kuşu kafeste durmaz demişler
Kaçan kuş kafese girmez demişler
Son pişmanlık fayda vermez demişler
Geleceksen bir gün önce gelsene.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

ÇEKTİRİRLER ÇEKİYORUZ

ÇEKTİRİRLER ÇEKİYORUZ

Ne çekersek deliden-kaçıktan çekeriz.
Ve bir de yarımdan buçuktan çekeriz.
Beri tarafta gözü gönlü kapalıdan
Öte tarafta eti açıktan çekeriz.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

BÜYÜKLER BİLİR

BÜYÜKLER BİLİR

Yalan dolan ile devran sürmeyi
Biz ne bilek beyim büyükler bilir
Milletin başına çorap örmeyi
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Rüşvet vermek rüşvet almak nasıl şey
Hazineden para çalmak nasıl şey
Terlemeden zengin olmak nasıl şey
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Erken palazlanıp erken ötmeyi
Değirmenler kurup baş öğütmeyi
Hele... meydan meydan adam gütmeyi
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Anlamayız kopya nedir, asıl ne
Perde, sahne, solo, koro, fasıl ne
Üçkağıtta erkan nedir usul ne
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Viski, votka çekip keyif çatmayı
Dansöz kucağında stres atmayı
Milleti bölmeyi, vatan satmayı
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Seyrettikçe ana-baba filmini
Hissederiz baskısını zulmünü
Lisans üstü maskaralık ilmini
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

Adettir gerekmez malumu ilam
Taklide günaydın, asıla selam
Ne hınzırlık varsa hasıl-ı kelam
Biz ne bilek beyim büyükler bilir

ABDURRAHİM KARAKOÇ

DAĞLARA DENİZ EKTİM

DAĞLARA DENİZ EKTİM

Uykuları yatağıma bağladım
Geceleri delip çıktım dağlara
Ormanların kakülünü taradım
Bulutlardan gömlek diktim dağlara

Ağaran şafakta gördüm yarını
Tuttum nakış nakış ördüm yarını
Yağmur damlasına sardım yarını
Dalga dalga deniz ektim dağlara

Kartal kanadıyla biçtim gökleri
Duru pınarlardan içtim gökleri
Ya Allah diyerek açtım gökleri
Demet demet ışık döktüm dağlara

Hayal var ki hakikatten evladır
Çile var ki çok nimetten evladır
Sabır, şükür her ziynetten evladır
Üçüncü gözümle baktım dağlara

ABDURRAHİM KARAKOÇ

BU MEVTAYI NASIL TANIRSINIZ?

BU MEVTAYI NASIL TANIRSINIZ? (7758 Hit)

Giderken alkolden girdi komaya
Meyhaneyi yurt sayardı bu deyyus
Yemin eder 'pazar' derdi 'cuma'ya
Ağustosu mart sayardı bu deyyus

'Ben dahiyim, eşim-dengim az' derdi
İnat için 'zemheri'ye 'yaz' derdi
Kuşa 'kirpi', kurbağaya 'kaz' derdi
Kel sıpayı kurt sayardı bu deyyus

Nasipsizdi iman, edep, ahlaktan
Kin sağardı enayiden, ahmaktan
Biraz daha alçak idi alçaktan
Namertleri mert sayardı bu deyyus

Tam sapıktı, şer yollara sapardı
Heykel diker, ilah diye tapardı
Abdestsiz her yöne secde yapardı
Kıblegahı dört sayardı bu deyyus

Türklüğe düşmandı, hep kin güderdi
Yahudiye yaltakçılık ederdi
Hristiyan ile yola giderdi
Ermeniyi Kürt sayardı bu deyyus

Görgü şahidiyiz, yalan çok hocam
Tek güzel huyunu bilen yok hocam
Geberip giden var, ölen yok hocam
Doğruluğu dert sayardı bu deyyus

ABDURRAHİM KARAKOÇ

BU DÜNYA HANGİMİZİN

BU DÜNYA HANGİMİZİN (6002 Hit)

Bırak deli Haydar-bırak be gardaş
Kafayı bozmaya değmez bu dünya
İsterse hızlı dönsün isterse yavaş
Sen seni üzmeye değmez bu dünya

Fani diyen varsın desin sana ne
Gönül veren gitsin versin sana ne
Haydut vursun hırsız yesin sana ne
Gücenip kızmaya değmez bu dünya

Nerde kan akıtıp kavga verenler
Nerde şimdi sefasını sürenler
Ne götürdü kucağına girenler
Bir yırtık çizmeye değmez bu dünya

Kulpu yok ki neresinden tutasın
Sana göre lokma değil yutasın
İçine gireni Allah kurtarsın
Üstünde gezmeye değmez bu dünya.

Gel gitme kal desem kalamazsın ki
Ortadan böl desem bölemezsin ki
Git tekrar gel desem gelemezsin ki
Aldanıp azmaya değmez bu dünya

Almak-satmak, tapu-senef nafile
Toplayıp yığdığın servet nafile
Sıla nafiledir, gurbet nafile
Yağmaya tozmaya değmez bu dünya

Sınırlar çizilmiş konulmuş yasak
Beş para etmezdi bizler olmasak
Kısmen göz yaşı kan-kısmen kir pasak
Yıkayıp süzmeye değmez bu dünya

Senin benim ne ki? Küçük mü dar mı?
Hani kimin dostu, kimseye yar mı?
İnsan öldürmenin manası var mı?
Karınca ezmeye değmez bu dünya

Misafirsin, misafirlik suç değil,
Bakacaksan uzaktan bak, güç değil
Eti yenmez, koyun değil koç değil
Derisini yüzmeye değmez bu dünya

Kabuktur, manayı unutturmasın
Babayı, anayı unutturmasın
Boş hayal mevlayı unutturmasın
Tırnakla kazmaya değmez bu dünya

Arkası karanlık önü karanlık
Yarını karanlık, dünü karanlık
Kendine çağırır seni karanlık
Bir küçük hüzmeye değmez bu dünya

Cazibesi özelliği yok demem
Nakış nakış güzelliği yok demem
İki günde kaçar gider çok demem
Anlayıp sezmeye değmez bu dünya

Unutma ki yolcu yolunda gerek
Yolcunun azığı belinde gerek
İnsanlar insanlık halinde gerek
Mestolup sızmaya değmez bu dünya

Bilesin ha canım Haydar bilesin
Seni bekler soğuk mezar bilesin
Ebediyet ötede var bilesin
Tek satır yazmaya değmez bu dünya

ABDURRAHİM KARAKOÇ

22 Şubat 2009 Pazar

HEDEF 10K$ Bilgi Çöplüğündeki Altınlar 25 Şubatta Okurları ile Buluşuyor!

HEDEF 10K$ Bilgi Çöplüğündeki Altınlar
25 Şubatta Okurları ile Buluşuyor!

Herkes internetten kazanç sağlayabilir, siz de bu imkanı Hedef 10K$ Bilgi Çöplüğündeki Altınlar kitabı ile bulacaksınız. 10 yıllık bir internet girişimi hayatımda, 1999 yılında bugüne kazandığı tecrübeleri sizlerle paylaşıyor, boş zamanlarınızda evinizden yapabileceğiniz basit işlemler ile nasıl internetten kazanç sağlayacağınızı bu kitapta anlatıyorum.

Murat Serdar ÖZYAŞAR

İnternetten para kazanmak herkesin yapabileceği kadar basittir, Hedef 10K$ ile bunu göreceksiniz. İnternetin kazanç yapısını anlayacak ve yapmanız gereken işleri adım adım öğreneceksiniz.

Hiçbir programlama bilgisi gerektirmeden bilginin para olduğu günümüz dünyasında ek kazanç imkanını nasıl yakalarsınız? Günlük birkaç saatlik ek çalışma ile aylık 1000$ düzenli kazanca ulaşmanın sırları nedir? Ek kazancınız her ay banka hesabınıza nasıl ulaşacak? Neler yapmanız gerekir? Neler den uzak durmanız gerekir?
Sipariş Vermek İçin Tıklayınız!

UYANMADI KARA BAHTIM

UYANMADI KARA BAHTIM

Çok yalvardım çok yakardım
Uyanmadı kara bahtım
Şansım küsmüş etmez yardım
Uyanmadı kara bahtım

Uyur uyanmaz ikbalim
Nic olacak benim halim
Boynuna olsun vebalim
Uyanmadı kara bahtım

Kader kadere eş oldu
Ağladım gözüm yaş oldu
Uzun boylu savaş oldu
Uyanmadı kara bahtım

Tecellim bozuk temelden
Gitti gençlik çıktı elden
Aşka mahkumuz ezelden
Uyanmadı kara bahtım

Kısmet beni diyar diyar
Dolandırır bilmem ne var
Veysel oldu candan bizar
Uyanmadı kara bahtım

AŞIK VEYSEL

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece

Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece

Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece

AŞIK VEYSEL

UYANDIM KUŞLARIN İNCE SESİNE

UYANDIM KUŞLARIN İNCE SESİNE

Uyandım kuşların ince sesine
Seherle birlikte iniler durur
Ses verdim sesine bilircesine
Aşıkın derdini yeniler durur.

Baharda çağlayan bulanık sular
Durmadan kendini taşlara çalar
Eşinden ayrılmış bir geyik meler
Dağlar sadâ verir iniler durur

VEYSEL de yaralı geyik gibidir
Kapalı dertlere höyük gibidir
Ne sarhoştur ne de ayık gibidir
Sinesi kös gümüler durur.

AŞIK VEYSEL

TÜRLÜ TÜRLÜ SEDA VERİR AĞAÇLAR

TÜRLÜ TÜRLÜ SEDA VERİR AĞAÇLAR

Yel estikçe dalgalanır dalları
Türlü türlü seda verir ağaçlar
Tertip olmuş kuğu gibi dilleri
Türlü türlü seda verir ağaçlar

Bahar gelir yaprak açar yaz olur
Aşka düşen ateş olur köz olur
Kaval olur keman olur saz olur
Türlü türlü seda verir ağaçlar

Yel değdikçe ince dallar ses verir
Yeşil yaprak etrafına sus verir
Aşılarsan meyvesini has verir
Türlü türlü seda verir ağaçlar

Balta gelir yalağından yadeder
Usta gelir keman yapar ud eder
Yanık sesli kaval ne feryadeder
Türlü türlü seda verir ağaçlar

Davul olur gümbür gümbür gümüler
Zurna olur ince sesle ininler
Gıranata derdlerimi yeniler
Türlü türlü seda verir ağaçlar

Kalem olup her lisanda okuyor
Ana sesi ciğerimi yakıyor
Dallarda çeşitli kuş şakıyor
Türlü türlü seda verir ağaçlar

AŞIK VEYSEL

UYAN BU GAFLETTEN

UYAN BU GAFLETTEN

Devri Cumhuriyet asrı yirmi
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
Dünya ayaklanmış aya gidiyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Bırak sar'öküzü varsın yayılsın
Set çekme gözlere herkes ayılsın
Her köşeye bir fabrika koyulsun
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Yürüyen yolcuyu çekme geriye
Dikkat eyle karıncaya arıya
Gidiş böyle kavuşaman huriye
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Zarara gelmez sana kaçınma sazdan
Günahın korkusu çıkmıyor bizden
Vazgeç demiyorum sana namazdan
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Destekle fakiri okut yetimi
Bu hayırlar dinimizce kötü mü
İdrak eyle hidrojeni atomu
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Dökülen yağmurun kilogramı
Ölçmüs biçmiş metre midir kare mi
Çok yatarsın azdırırsın yaramı
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Bu işler bir ibret değil mi bize
Göklere fırlıyor bu kadar füze
İstiyor aydaki sırlari çöze
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Diyor ki dünya evvel su imiş
Oku anla dünya nedir ne imiş
Yükselenler bilgi ile büyümüş
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Allahın varlığı mevcut insanda
İlim akıl fikir sermaye sende
Çalıştır gemiyi otur dümende
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Hiç bir şey bilmezsen dik biraz kavak
Boş gezene derler serseri salak
Yumma gözlerini dünyaya bir bak
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Veysel ne durursun herkes gidiyor
Zaman uymaz sen zamana uy diyor
Fen çok büyük kerameti yuduyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

AŞIK VEYSEL

SON ŞİİRİ

SON ŞİİRİ

Selam saygı hepinize
Gelmez yola gidiyorum
Ne şehire ne de köye
Gelmez yola gidiyorum

Gemi bekliyor limanda
Gideceğim bir ummanda
Gözüm kalmadu cihanda
Gelmez yola gidiyorum

Eşim dostum yavrularım
İşte benim sonbaharım
Veysel karanlık yollarım
Gelmez yola gidiyorum

AŞIK VEYSEL

SENİN YOLUNDA YOLUNDA

SENİN YOLUNDA YOLUNDA
Heder oldu gençlik çağım
Senin yolunda yolunda
Soldu çiçeğim yaprağım
Senin yolunda yolunda

Ben ne idim nasıl oldum
Kahi doldum kah boşaldım
Yandım yakıldım kül oldum
Senin yolunda yolunda

İşte geldi sonbaharım
Beni ister sadık yarim
Heder oldu namus arım
Senin yolunda yolunda

Elinden bir dolu içtim
Türlü türlü derde düştüm
Cümle varlığımdan geçtim
Senin yolunda yolunda

Dilsiz oldum pepelendim
Yağmur oldum sepelendim
Toprak oldum tepelendim
Senin yolunda yolunda

Sana uzanan el oldum
Kahi uslu kah del'oldum
Naçizane Veysel oldum
Senin yolunda yolunda

AŞIK VEYSEL

SEN BİR ÇİÇEK OLSAN BEN BİR YAZ OLSAM

SEN BİR ÇİÇEK OLSAN BEN BİR YAZ OLSAM

Her sabah her sabah suya giderken
Yar yolunda toprak olsam toz olsam
Bakıp dört köşeyi seyran ederken
Kara kaş altında ela göz olsam

Uğrunu uğrunu giderken yola
Nice dilsizleri getirir dile
Gövel ördek gibi inerken göle
Ya bir şahin olsam ya bir baz olsam

Veysel ördek olsun sen de göl yarim
Yeter artık kerem eyle gel yarim
Lale sümbül mor menekşe gül yarim
Sen bir çiçek olsan ben bir yaz olsam

AŞIK VEYSEL

SEN VARSIN ORDA

SEN VARSIN ORDA

Aşkımın temeli sen bir alemsin
Sevgi muhabbetsin dilde kelamsın
Merhabasın dosttan gelen selamsın
Duyarak alırım sen varsın orda

Saklarım gözümde güzelliğini
Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda

Çeşitli çiçekler yeşil yapraklar
Renklerin içinde nakşını saklar
Karanlık geceler aydın şafaklar
Uyanır cümlâlem sen varsın orda

Mevcudiyette olan kudreti kuvvet
Senden hasıl oldu sen verdin hayat
Yoktur senden başka ilânihayet
İnanıp kanmışım sen varsın orda

Hu çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın orda

Veyseli söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç misali biz dalda yaprak
Meyva çekirdeksin sen varsın orda

AŞIK VEYSEL

SEN BİR CEYLAN OLSAN

SEN BİR CEYLAN OLSAN

Sen bir ceylan olsan ben de avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni.

Kurulma sevdiğim gözelim deyin
Bağlanma karayı alları geyin
Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
Beslesem elimde tuz ile seni.

Koyun olsan atlatırdım yaylada
Tellerini yoldurmazdım hoyrada
Balık olsan takla dönsen deryada
Düşersem toruma hız ile seni.

Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi göz ile seni.


AŞIK VEYSEL

SAKLARIM GÖZÜMDE GÜZELLİĞİNİ

SAKLARIM GÖZÜMDE GÜZELLİĞİNİ

Saklarım gözümde güzelliğini
Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda

Aşkımın temeli sen bir alemsin
Sevgi muhabbetsin dilde kelamsın
Merhabasın dosttan gelen selamsın
Duyarak alırım sen varsın orda

Çeşitli çiçekler yeşil yapraklar
Renklerin içinde nakşını saklar
Karanlık geceler aydın şafaklar
Uyanır cüml'alem sen varsın orda

Mevcudatta olan kudreti kuvvet
Senden hasıl oldu sen verdin hayat
Yoktur senden başka ilanihayet
İnanıp kanmışım sen varsın orda

Hu çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın orda

Veysel'i söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç misali biz dalda yaprak
Meyva çekirdeksin sen varsın orda

AŞIK VEYSEL

SABAHTAN BİR GÜZEL GÖRDÜM

SABAHTAN BİR GÜZEL GÖRDÜM

Sabahtan bir güzel gördüm
Suya gelmişti pınara
Aradım aslını sordum
Aşıkım hüsn-ü dilbere

Bahçedeki taze fidan
Seherde kalkmış uykudan
Salınarak suya giden
Ala gözlü kaşı kara

Gider yolda üğrünerek
Sandım aslı huri melek
Cilveli nazlı gülerek
Benleri var sıra sıra

Boyu selvi çınar gibi
Gökte turna döner gibi
Dala bülbül konar gibi
Avaz veriyor kuşlara

Bülbül bağlıdır kafeste
Kavuşursak son nefeste
Gül bahçede bülbül seste
Veysel yapış zülf-ü yare

AŞIK VEYSEL

NELER YAPTI BANA KADER

NELER YAPTI BANA KADER

Neler yaptı bana kader
Uyansana kara bahtım
Yel değdikçe erir gider
Karşı dağda kara bahtım

Tecellinin ters kalemi
Bana dar etti alemi
Dedim güzel sar yaremi
Çıkageldi hora bahtım

İçimden gitmez kederim
Mihnet ile doldu derim
Dünya kalsın ben giderim
Bilet veren kara bahtım

Yükün aldı gam kervanı
Terk edip gider bu hanı
Bilinmez nerde mekanı
Göğe bahtım, yere bahtım

Bu bir sır ki açıklanmaz
Diyen bilmez, bilen demez
Öyle bir yol giden gelmez
Uzar gider ara bahtım

Veysel söyler derdi çoktur
Ecel gelir ölüm Haktır
Saklanmıya imkan yoktur
Ora bahtım bura bahtım

AŞIK VEYSEL

NASİHAT..

NASİHAT..
Kulak ver sözüme dinle arkadaş!
Uyma lak lak edip gülüşenlere!
Meşgul eder seni işinden eyler,
Karışırsın tembel, perişanlara

Adım at ileri, geriye bakma!
Bir sağlam iş tut, elden bırakma!
Saçma sapan sözler, hep delme takma,
Allah'ın yardımı çalışanlara!

İleriyi gören, geriye bakmaz!
Tuttuğu işi elden bırakmaz!
Allah cömert ama ekmek bırakmaz,
Oturup geçmişi konuşanlara!

Maziye karışmış yıllarda, ayda!
Geçmişi konuşmak, sağlamaz fayda!
Gören göze ibret vardır her işte!
Seyret gökyüzünde yarışanları!!

AŞIK VEYSEL

MİMAR..

MİMAR..

Bu dünyayı kuran mimar
Ne boş sağlam temel atmış
İnsanlığa ibret için
Kısım kısım kul yaratmış

Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış

Kazması yok küreği yok
Ustası var çırağı yok
Gök kubbenin direği yok
Muallakta bina çatmış

Bu çark böyle döner durmaz
Ehli aşklar yanar durmaz
Aşk meyinden kanar durmaz
Sevgi muhabbet yaratmış

Hep biliriz dünya fani
Oyalıyor seni beni
Adem atadan bu yana
Nice insan gelmiş gitmiş

Bu dünyaya gelen gülmez
Bir yok var ki giden gelmez
Bu hikmeti kimse bilmez
Ona sır demiş kapatmış

Bu nizamı böyle kurmuş
Kendi çekilmiş oturmuş
VEYSEL'e türlü dert vermiş
Durmadan derman aratmış

AŞIK VEYSEL

MEMLEKETE DESTAN OLDUM

MEMLEKETE DESTAN OLDUM

Memlekete destan oldum
Karım beni beğenmedi
Eşten oldum dosttan oldum
Yarim beni beğenmedi

Ne söylesem "deli" dedi
"Meyva vermez çalı" dedi
"Açma bana kolu" dedi
Sarım beni beğenmedi

Ben gönlümün valisiyim
Altı çocuk velisiyim
Bir güzel delisiyim
Durum beni beğenmedi

Yine düştüm dilden dile
Gözyaşlarım sile sile
Attı beni gurbet ele
Yarim beni beğenmedi

Geçti güzelliğin çağı
Gölköy'e kurdum otağı
Güz geldi döktü yaprağı
Dalım beni beğenmedi

Veysel yönüm yare döndüm
Lodos değmiş kara döndüm
Yeşillenmiş yare döndüm
Pirim beni beğenmedi

AŞIK VEYSEL

MEKTUP..

MEKTUP..

Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan
Gözetme yolları, gel deyi yazmış.
Sivrialan köyünden, bizim diyardan
Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış.

Beserek'te lale sümbül yürüdü
Güldede'yi çayır çimen bürüdü
Karataş'ta kar kalmadı eridi
Akar gözüm yaşı sel deyi yazmış.

Eğlenme gurbette yayla zamanı
Mevla'yı seversen ağlatma beni
Benek benek mektuptadır nişanı
Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış.

Kokuyor burnuma Sivr(i)alan köyü
Serindir dağları, soğuktur suyu
Yar mendil göndermiş yadigar deyi
Gözünün yaşını sil deyi yazmış.

Veysel bu gurbetlik kar etti cana
Karıştır göçünü ulu kervana
Gün geçirip firsat verme zamana
Sakın uzamasın yol deyi yazmış.

AŞIK VEYSEL

KIZILIRMAK

KIZILIRMAK

Daima bulanın, asla durulman,
Nedir bu sendeki hal, Kızılırmak?
Çağlayıp akarsın, hiç mi yorulman?
Seni zapteyleyemez göl, Kızılırmak.

Bahar gelir, bulanırsın, coşarsın,
Dalga vurur, kenarlara taşarsın.
Dünya kurulalı böyle yaşarsın,
Tükenmez ömrün var bol, Kızılırmak.

Toplanır suların yayladan, köyden,
Kuvvetler alırsın çeşmeden, çaydan.
Fariğ olup vazgeçmen mi bu huydan?
Kimseye vermezsin yol, Kızılırmak.

Yel estikçe dağlar karın eritir,
Güneş olur, çayır çimen yürütür;
Dünyada bâkisin, hükmün câridir,
Sana kuvvet verir sel, Kızılırmak.

Zara dağlarından toplaşın gelin,
Sivas'ın kenarın dolaşın gelin,
Yıldız ırmağına ulaşın gelin,
Göksu'yu beraber al, kızılırmak.

Kızıldağ'dan doğru çıkıp gelişin,
Kayseri'de Karasu'ya karışın,
Cahdın nedir, yola devam çalışın,
Delice ırmağın bul, Kızılırmak.

Ulu sular ile akıp gidersin,
Tavşanlı dağına bakıp gidersin,
Uğradığın yeri yıkıp gidersin,
Git Karadeniz'e dol, Kızılırmak.

Veysel'in gözünden çağlayan sular;
Derdim gizli durur, yüzlerim güler,
Seni tutsun beni tutan uykular,
Derin uykulara dal, Kızılırmak.

AŞIK VEYSEL

KARA TOPRAK

KARA TOPRAK

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü istediğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır

Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır

Adem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyve bitirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır.

Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bir dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.

Hakikat istersen açık bir nokta
Allah kula yakın, kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bütün kusurumu toprak gizliyor
Melhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır.

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır.

AŞIK VEYSEL

HEPİMİZ BU YURDUN EVLATLARIYIZ

HEPİMİZ BU YURDUN EVLATLARIYIZ
Bu nasıl kavgalar çirkin döğüşler
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız
Yolumuza engel olur bu işler
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Birleşiriz bir bayrağın altında
Biz Türklerin ikilik yok aslında
Yanar tutuşuruz vatan aşkında
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Hedef alıp dövüştüğün kardeşin
Seni yaralıyor attığın taşın
Topluma zararlı yersiz savaşın
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Herkes ilim deryasında yüzüyor
Çıkmış ayın çevresinde geziyor
Yazık bize yollarımız uzuyor
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Kitaplar yazılmış nasihat dolu
Birlikte güçlenir gençliğin kolu
Gençliğe emanet Atatürk yolu
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Söyler Veysel sözlerinden vazgeçmez
Bulanık çeşmeden kimse su içmez
Ganadı olmasa kuşlar da uçmaz
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

AŞIK VEYSEL

GÖNÜL SANA NASİHATİM

GÖNÜL SANA NASİHATİM

Gönül sana nasihatim
Çağrılmazsan varma gönül
Seni sevmezse bir güzel
Bağlanıp da durma gönül

Ne gezersin Şam'ı Şark'ı
Yok mu sende hiç bir korku
Terkedersin evi barkı
Beni boşa yorma gönül.

Yorulursun gitme yaya,
Hükmedersin güne aya,
Aşk denilen bir deryaya
Çıkamazsın girme gönül.

Ben kocadım sen genceldin,
Başa bela nerden geldin
Kahi indin kah yükseldin
Şimdi oldun turna gönül.

Bazı zengin bazı züğürt,
Bazı usta bazı sakird
Bazı koyun bazı aç kurt
Her irenkten derme gönül

Veysel gönülden ayrılmaz,
Kahi bilir kahi bilmez,
Yalan dünya yarsız olmaz,
İster saçı sırma gönül.

AŞIK VEYSEL

GALİBA DÜNYANIN SONUNA GELDİK

GALİBA DÜNYANIN SONUNA GELDİK

Galiba dünyanın sonuna kaldık
Gelin belli değil kız belli değil
Ne nasihat duyduk ne öğüt aldık
Sohbet belli değil söz belli değil

Dünya güzellendi tadı kalmadı
İnsanın edebi udu kalmadı
Günahın sevabın adı kalmadı
Hakikata giden iz belli değil

Aylarca yol çeken develer atlar
Onları kurtardı bu ferasetler
İnsanlar yol için taktı kanatlar
Yokuş belli değil düz belli değil

Hasta gönlün tedavisi zoraldı
Gizli sır kalmadı aşikar oldu
İrenkler çoğaldı boya bozuldu
Kumaş belli değil bez belli değil

Veysel nene gerek dünyanın hali
Kimi hasır dokur kimisi halı
Tam çalgıya karıştırdık kavalı
Davul belli değil saz belli değil

AŞIK VEYSEL

EŞİN YOKTUR BULAMADIM

EŞİN YOKTUR BULAMADIM

Senin aşkın beni mecnun
Edem dedi olamadım
Ben bu aşka hiç bir derman
Çok aradım bulamadım

Aşkın beni etti deli
Kah boşaldım gahi dolu
Candan sevdiğim güzeli
Alam dedim alamadım

Ben o yare olsam köle
Sevdası var başa bela
İsyan ettim bile bile
Kusurumu bilemedim

Ben bir ceset sen bir cansın
Hem dinimsin hem imansın
Bana benden yakın sensin
Dost yolunda ölemedim

Varım yoğum bir Veysel'in
Peşinden tutuşmuş elim
Ey benim nazlı güzelim
Eşin yoktur bulamadım

AŞIK VEYSEL

DURUM..

DURUM..

Dünya debdil oldu durum değişti.
Kimi aya gider kimi cennete.
Dünya güzellendi itibar düştü,
Anne baba yoksun kaldı hürmete.

Bin dokuzyüz altmışyedi yılında
Çirkin sözler gezer halkın dilinde
Ud edep kalmadı kızda gelinde
Büyükler küçüğe gelir minnete

Bakmaz mısın insanların işine
Kötülükler doğar peşi peşine
Mezhep kavgasından din döğüşüne
Sanki varıp sığmamışlar cennete.

Kimisi söz verir sözünde durmaz
Hakikati doğru sözü duyurmaz
İşlediği suçun farkına varmaz
Ne yüzle varacağız ahirete

Kötülükler memlekete kök saldı
Fitnelik fesatlık arttı çoğaldı
Bu işin ıslahı Allah'a kaldı
Ulu Tanrım yardım etsin millete.

Tezvirlerin işi gider ileri
Yalancıya itibar çok ekseri
Hilekarın sahtekarın işleri
Yol açıyor rezalete nefrete.

Gitmiyor gönlümün kederi, yası
Doğru söyleyene diyorlar asi
Bitmez bu dünyanın kuru davası
Çekil Veysel bir köşe-yi vahdete.

AŞIK VEYSEL

DELİ GÖNÜL NE GEZERSİN

DELİ GÖNÜL NE GEZERSİN

Deli gönül ne gezersin
Geze geze yorulman mı
Ne kazandın bu sevdadan
Vazgeç desem darılman mı

Delisin gönül delisin
Güzellere cilvelisin
Bu işleri bilmelisin
Çiçek olsan derilmen mi

İnc-elekten elenirsin
Diyar diyar dolanırsın
Akar çağlar bulanırsın
Hiç bir zaman durulman mı

Yüce dağın menekşesi
Sesin güzeller neşesi
Gönlümün billur şişesi
Taşa çalsam kırılman mı

Söyletme garip Veysel'i
Kahi uslu kahi deli
Candan sevdiği güzeli
Tenha bulsan sarılman mı

AŞIK VEYSEL

DELİ GÖNÜL DEĞME ÇAYDAN BULANMAZ

DELİ GÖNÜL DEĞME ÇAYDAN BULANMAZ

Deli gönül değme çaydan bulanmaz
Coşarsa dalgası kendinden olur
Derdsiz aşık diyar diyar dolanmaz
Gezdirir kavgası kendinden olur

Gönüle delidir demiştik baştan
Üşenmez borandan ıslanmaz yaştan
Boğulmaz denizden yenmez ateşten
Ateşi kor közü kendinden olur

Gönül bir deryadır dalgası dinmez
Her güzele meyil verip dost denmez
Taşıma su ile değirmen dönmez
Dökülür çarka su kendinden olur

Yüce dağlar ova gibi düzlenmez
Veysel muhannetten kerem gözlenmez
Tilki gölgesine arslan gizlenmez
Yiğidin gölgesi kendinden olur

AŞIK VEYSEL

ÇOK YALVARDIM ÇOK YAKARDIM

ÇOK YALVARDIM ÇOK YAKARDIM

Çok yalvardım çok yakardım
Uyanmadı kara bahtım
Şansım küsmüş etmez yardım
Uyanmadı kara bahtım

Uyur uyanmaz ikbalim
Nic olacak benim halim
Boynuna olsun vebalim
Uyanmadı kara bahtım

Kader kadere eş oldu
Ağladım gözüm yaş oldu
Uzun boylu savaş oldu
Uyanmadı kara bahtım

Tecellim bozuk temelden
Gitti gençlik çıktı elden
Aşka mahkumuz ezelden
Uyanmadı kara bahtım

Kısmet beni diyar diyar
Dolandırır bilmem ne var
Veysel oldu candan bizar
Uyanmadı kara bahtım

AŞIK VEYSEL

ÇIRPINIP İÇİNDE

ÇIRPINIP İÇİNDE

Çırpınıp içinde döndüğüm deniz
Dalgalanır coşar rüzgarından
Mevce gelir coşar inleyen aşkım
Ah çektikçe kaynar gelir derinden

Derya coşar inci saçar kenara
Aşk ehli dayanır ateşe kara
Bülbüller gül için giyinler kara
Seherler uyanır gülizarından

Dert ile mihnete dalmayan aşık
Ne yemiş ne doymuş eli bulaşık
Kınama Veysel'i fikri dolaşık
Ayrılmış yarinden yar diyarından

AŞIK VEYSEL

ÇARIK MESS KONUŞMASI

ÇARIK MESS KONUŞMASI

Çarık söylüyor:

Aman kardeş cok üşüdüm
Sen köşede ben dışarda
Senin ile kardeş idim
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Elin, yüzün çamur bu ne
Git ahırda kızınsene
Laf istemem uzun çene
Ben köşede sen dışarda

Çarık söylüyor:

Sen de deri, ben de deri
Görüyon mu kör kaderi
Sen tutmuşsun mevkileri
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Neler gördüm tezgahlarda
Hiç gezmedim uzaklarda
Hakkım vardır bu haklara
Ben köşede, sen dışarda

Çarık söylüyor:

Güzel güzel halı kilim
Senin kılın benim kılım
Tepeleyip etme zulüm
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Ben kimseye etmem zulüm
Ne çare ki böyle yolum
Halı gene benim halım
Ben köşede sen dışarda

Çarık söylüyor:

Sen gezersin halılarda
Güzel güzel balolarda
Ben gezerim çalılarda
Sen köşede ben dışarda

Mes söylüyor:

Mes çarıktır, çarık mestir
Yürürlerse aynı sestir
Veysel söyler bir nefestir
Gah içerde, gah dışarda

AŞIK VEYSEL

ÇAMLIBEL

ÇAMLIBEL

Bir yar için diyar diyar dolandım
Yoruldum da Çamlıbel'e yaslandım
Irmak oldum çalkalandım bulandım
Duruldum da Çamlıbel'e yaslandım

Gahi gönül oldum yüksekten uçtum
Ferhat oldum aşk uğrunda çalıştım
İrenk irenk çiçeklere karıştım
Dirildim de Çamlıbel'e yaslandım

Yıldızdağı Pir Sultan'ın yaylası
Kılıç kalkan kırat beylerin süsü
Kulağıma değdi Köroğlu sesi
Dirildim de Çamlıbel'e yaslandım

Feleğinen çok oynadım ütüldüm
Bir zalimin tuzağına tutuldum
Haraç mezat dost uğrunda satıldım
Verildim de Çamlıbel'e yaslandım

Veysel der bir yarin derdine düştüm
Aşkın dolusunu elinden içtim
Kendi kaçtı hayaline ulaştım
Sarıldım da Çamlıbel'e yaslandım

AŞIK VEYSEL

BİR DERD EHLİ BULSAM DERDİM SÖYLESEM

BİR DERD EHLİ BULSAM DERDİM SÖYLESEM

Bir derd ehli bulsam derdim söylesem
İyi olmaz derdlerim halim n'olacak
Hekimler derdime derman bulamaz
Bir değil beş değil derd kucak kucak

El vurma yarama yaklaşma kardaş
Derdimi söylesem tükenmez baş baş
İçimde yanıyor tütünsüz ateş
Ceset soba gibi kalbim bir ocak

Aşıklar alemde gülmez dediler
Akar göz yaşlarım silmez dediler
El elin derdini bilmez dediler
Kimler gelip hatırımı soracak.

Katlan bu cefaya sabreyle gönül
Bu dünyanın işi hep böyle gönül
Başından geçeni sen söyle gönül
Neler geldi geç oldu olacak

Veysel'in derdine bulunmaz çare
Etseler vücudun hem pare pare
Bir arzuhal sundum hakiki yare
O yar gelip yaralarım saracak

AŞIK VEYSEL

BİR KÜÇÜK DÜNYAM VAR İÇİMDE BENİM

BİR KÜÇÜK DÜNYAM VAR İÇİMDE BENİM

Bir küçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kafidir
Görenler dar görür geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kafidir

İstemem dünyanın saltanatını
Süslü giyimini Arap atını
Bilirsem Türklüğüm var kıymetini
Vatanım milletim bana kafidir

İsterdim hayatta düşmanla savaş
Milletime kurban olaydı bu baş
Nasip değil imiş şehitlik kardaş
İmanım niyetim bana kafidir

Dünya geniş olsun ister dar olsun
Yeter ki kalbimde iman var olsun
Her zaman milletim bahtiyar olsun
Rütbemle mesnedim bana kafidir

İçimde beslerim bir büyük ordu
Çiğnesin düşmanı yükseltsin yurdu
Azmi zihniyeti Veysel'in derdi
İşte bu niyetim bana kafidir

AŞIK VEYSEL

BİR HAYAL PEŞİNDE DOLANDIM DURDUM

BİR HAYAL PEŞİNDE DOLANDIM DURDUM

Bir hayal peşinde dolandım durdum
Asla terk etmezem sanma unuttum
Sönmez ümidlerden beklerim yardım
Bu gün yarın dedim gönlüm avuttum

Gahi zengin oldum hülya yaşattım
Nerde güzel gördü isem laf attım
Sevda denizinde gönlüm aldattım
Arzularım suya düştü ne ettüm

Gahi fakir oldum hayli süründüm
Gahi mecnun oldum aba büründüm
Nerde güzel gördü isem yerindim
Ucu çıkmaz bir küçücük yol tuttum

Veysel bu sevdadan vazgeç dediler
Olup bitenleri yaz geç dediler
Sevdiğin kapıdan az geç dediler
Acı sözü sevdiğimden işittim

AŞIK VEYSEL

BESEREK DAĞI

BESEREK DAĞI

Arzusun çektiğim Beserek Dağı
Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?
Çevre yanın güzellerin otağı,
Bizim eller yaylasına göçtü mü?

Güney tarafında Kurban Pınarı,
Kalktı mı Mezarlı Boyu'nun karı?
Garip öter meşeliğin kuşları,
Yavru şahin yuvasından uçtu mu?

Yeşil atlas giymiş dağlar süslemiş,
Mescit köyü eteğine yaslanmış,
Şeme Dağı, duman olmuş puslanmış,
Sivralan'a nuru rahmet saçtı mı?

Zaman gelip göçler geri dönerken,
Güzellerin yaylasından inerken,
Dilberler doldurup bade sunarken,
Veysel Şatır, hatırlara düştü mü?


AŞIK VEYSEL

BENİ HOR GÖRME KARDEŞİM

BENİ HOR GÖRME KARDEŞİM

Beni hor görme kardeşim
Sen altındın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben saç mıyım

Ne varise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da be aç mıyım

Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben cec miyim

Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum

Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım

AŞIK VEYSEL

AŞKIN BENİ ELDEN ELE GEZDİRDİ

AŞKIN BENİ ELDEN ELE GEZDİRDİ

Aşkın beni elden ele gezdirdi
Çok dolandım bulamadım eşini
Beni candan usandırdı bezdirdi
Tuzlu imiş yiyemedim aşını

Benim ile gezdin beni arattın
Beraber oturup beraber yattın
Türlü türlü güllerinden koklattın
Aşık ettin güle bülbül kuşunu

Altmış iki yıldır seni ararım
Tükendi sabrım yoktur kararım
Dağa taşa kurda kuşa sorarım
Kimse bilmez hikmetini işini

Her millete birer yüzden göründün
Kendini sakladın sardın sarındın
Bu dünyayı sen yarattın girindin
Her nesnede gösterirsin nakşını

Görenlere açık körlere gizli
Kimine göründün oruç namazlı
Veysel'e göründün cilveli nazlı
Tutan bırakır mı senin peşini

AŞIK VEYSEL

AŞIKLAR

AŞIKLAR

Karadeniz gibi kükrer coşarsa
Dalgası gelince yaman aşıklar
Hırs gelip de ayranlığı şişerse
Kaybeder irade, dümen aşıklar

Ağzına geleni hemen atarlar
Ben aşığım diye çalım satarlar
Haram demez helal demez yutarlar
Bibersiz baharsız çemen aşıklar

Karanlıkta ayna görse ay sanır
Üryada şarap içse mey sanır
Mezarlığa yol uğrasa köy sanır
Gözleri kararmış duman aşıklar

İyi demez kötü demez metheder
Bakarsın ki bir tel kırmış çat eder
Sorsan baksan aşka binmiş at eder
Yorulup yollarda kalan aşıklar

Şehvetle aşıktır kıza geline
Arı olan tuz katar mı balına
Ebrişimden nazik ipek teline
Tadarlar çeşitli yalan aşıklar

Kabını yumaya bulamaz karı
Hind'ten Hindistan'dan bahseder yari
Beğenmez topalı bulamaz körü
İsterler bir kaşı keman aşıklar

Asıl aşıkların arzu cemaldir
Arifler bilirler ehl-i kemaldir
Aşıklar bizlere yüz yıllık yoldur
Koşsak da peşinden hemen aşıklar

Aşıklar çoğaldı sadık az kaldı
Fikreyle ey Veysel ne zaman geldi
Şiirde ne özet ne bir öz kaldı
Savurur denesiz saman aşıklar

AŞIK VEYSEL

ASLIMA KARIŞIP TOPRAK OLUNCA

ASLIMA KARIŞIP TOPRAK OLUNCA

Aslıma karışıp toprak olunca
Çiçek olur mezarımı süslerim
Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar
Gök yüzünde dalgalanır seslerim

Ne zaman toprakla birleşir cismim
Cümle mahluk ile bir olur ismim
Ne hasudum kalır ne de bir hasmım
Eski düşmanlarım olur dostlarım

Evvel de topraktır sonra da adım
Geldim gittim bu sahnede oynadım
Türlü türlü tebdilata uğradım
Gahi viran şen olurdu postlarım

Benden ayrılınca kin ve buğuzum
Herkese güzellik gösterir yüzüm
Topraktır cesedim güneştir özüm
Hava yağmur uyandırır hislerim

Alemler alemi ölçer biçerler
Hamını hasını eller seçerler
Bu dünya fanidir konar göçerler
Veysel der ki gel barışak küslerim

AŞIK VEYSEL

ANAMA

ANAMA

Dokuz ay koynunda gezdirdi beni
Ne cefalar çekti ne etti Anam
Acı tatlı zahmetime katlandı
Uçurdu yuvadan yürüttü Anam

Anaların hakkı kolay ödenmez
Analara ne yakışmaz ne denmez
Kan uykudan gece kalkar gücenmez
Emzirdi salladı uyuttu Anam

Doğurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde
Taşlı tarlalarda avuttu Anam

Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi
Huysuzluk edersem kalkar döverdi
Hemen kucaklayıp okşar severdi
Çirkin huylarımı soyuttu Anam

Çocuğudum Anam bana ders verdi
Okumamı çalışmamı ön gördü
Milletine bağlı ol da dur derdi
Vatan sevgisini giyitti Anam

Tükenmez borcum var Anama benim
Onun varlığından oldu bedenim
Kimi köylü kızı kimisi hanım
Ta ezel tarihte kayıtlı Anam

Veysel der kopar mı Analar bağı
Analar doğurmuş ağayı beyi
İşte budur sözlerimin gerçeği
Okuttu öğretti büyüttü Anam

AŞIK VEYSEL

Erdoğan'dan Baykal'a: 1 Trilyonun Hesabını Ver

Erdoğan'dan Baykal'a: 1 Trilyonun Hesabını Ver
Başbakan Erdoğan, Baykal'a, "Önce Hazine'nin Sana Yapmış Olduğu Resmi Yardımdan 1 Trilyonluk Yolsuzluk Yaptın. Anayasa Mahkemesi Bunu Tescil Etti, Bunun Hesabını Ver. Önce Bunu Hallet" Diye Seslendi.

YAKIN TÜRK VE DÜNYA TARİHİ DERS NOTLARI

I.Dünya Savaşının sebepleri(1914-1918)
Savaşın Genel Nedenleri
1-Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan düşüncelerin hızla yayılması
2-Sanayi İnkılabı sonucunda gelişen sanayi, beraberinde hammadde ve Pazar ihtiyacını da ortaya çıkarmıştı. Hammadde ve Pazar ihtiyacı ise sömür¬geci devletleri karşı karşıya getirdi. (savaşın ana sebebi)
3-Almanya ve İtalya’nın siyasi birliklerini kurmaları sonucunda Avrupa’nın siyasi dengesinin bo¬zulması
4-Bloklar arası silahlanma yarışının hızlanması
Savaşın Özel Nedenleri
1-Almanya ile İngiltere arasında ortaya çıkan siyasi ve ekonomik rekabet
2-Fransa’nın Sedan Savaşı sonucunda Almanya’ya kaptırdığı Alses Loren bölgesini geri almak iste¬mesi
3-Boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın Almanya ve Avusturya–Macaristan’ı etkisiz hale getirme düşüncesi.
4-Rusların Slavları birleştirme (Panslavizm) politikasının Avusturya-Macaristan’ı etkilemesi (Slav-Germen çatışması)
5-Rusya’nın Balkanlara yönelik politikasının Balkanlar üzerinden Orta Doğuya açılmak isteyen Almanya’yı tedirgin etmesi.
6-Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya’nın yeni sömürgeler ele geçirmek ve Akdeniz’de etkili olmak istemesi.
7-Dini ve kültürel yayılma yarışı
8-Hanedanlar arası mücadeleler
9-Avusturya-Macaristan Veliahtı’nın Bosna-Hersek ziyareti sırasında öldürülmesi savaşın başlaması için bir kıvılcım olmuştur.(savaşın başlamasını sağlayan olay)


PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 Ocak 1919)
Resmi toplanma nedeni: 1. dünya savaşı sonrası galip devletler barış antlaşmalarının taslaklarını hazırlamak ve aralarındaki problemleri çözmek için bu konferansı düzenlediler. Konferansa sadece İttifak devletleriyle savaşmış 32 devlet katıldı.

Asıl toplanma nedeni: Osmanlıyı paylaşmaktı.
Yunanlıları da Osmanlıyı paylaşma planlarına dahil ettiler.
Daha önce vaat edilmesine rağmen Batı Anadolu’nun İtalyaya verilmeme nedeni: İngiltere boğazlar bölgesinde güçlü İtalya yerine ensesine vurabileceği Yunanı istiyor. Çünkü sömürge yolu...(İtilaf devletleri arasında ilk anlaşmazlık)

İtalya Anadolu da kendine yer verilmesine rağmen İtalya Anadoluda işgal yapmamıştır. Hatta Osmanlı ya silah ve asker yardımı yapmıştır.(Paris konferansında İng.ye kızdığı için)
--
Paris konferansında alınan kararlar:
1- Bu devletlerin oluşturduğu Milletler Cemiyeti kuruldu.
2- Galip devletler Wilson ilkelerine uymayarak ağır şartları olan antlaşmalar hazırladılar. ABD de Avrupa ile ilişkileri en alt düzeye indirdi.
3- Ermeniler ilk defa bu konferansta Doğu Anadolu’da Bir Ermenistan Devleti kurulması fikrini dile getirdi. Avrupa destekledi.
4-Savaş sırasındaki gizli antlaşmaların uygulanması karara bağlandı.
5- İngiltere ve Fransa Wilson ilkelerine ters düşmemek için savaş tazminatı yerine “savaş onarımı” sömürgecilik yerine “manda-himaye sistemi” getirerek uygulanmasını sağladılar.
6- Bu konferansta Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’ın antlaşma taslağı hazırlanırken Osmanlının ki sonraya bırakılmıştır. Çünkü Rusya’ya verilen bölgelerin Rusya’nın savaştan çekilmesiyle yeniden paylaşılması gerekiyordu.
7- ABD Avrupa’daki bu olaylara aktif olarak katılmama politikası izledi. Monroe Doktrini denilen bu politika sayesinde İngiltere ve Fransa 2. Dünya Savaşına kadar rahat hareket etmişlerdir.
8-İngiltere ve Fransa’nın İtalya’ya vermeyi kararlaştırdıkları İzmir’i Boğazlara yakın olmasından dolayı İngiliz çıkarlarını tehdit edecek bir güç olmasından çekinmeleriydi. Bu nedenle İtilaf devletleri ile İtalya arasında ilk görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.
9-Konferans sonunda, itilaf devletleri sömürgecilik anlayışı yerine “Manda ve himaye” sistemini ortaya atmışlardır.
10-En fazla tartışılan mesele Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşma olmasına rağmen; aralarında çıkar çatışmasına düşen galipler Osmanlı ile imzalanacak olan antlaşmayı karara bağlayamamışlardır.


1. DÜNYA SAVAŞINI BİTİREN ANTLAŞMALAR

VERSAİLLES (Versay) ANTLAŞMASI (28 Haziran 1919)
İtilaf devletleri ile Almanya arasında imzalandı.
1- Alsas-Loren Fransa’ya verilecek
2- Belçika yeniden bağımsız olacak
3- Çekoslovakya, Polonya, Lituanya ve Danimarka’ya toprak verilecek
4- Avusturya ile ittifak yapamayacak
5- Sömürgeleri itilaf devletleri arasında paylaşılacak
6- Almanya savaş tazminatı ödeyecek
7- Asker sayısı sınırlandırılacak ve silah üretimi durdurulacak

SAİNT GERMAİN (Sen Germen) ANTLAŞMASI ( 10 Eylül 1919)
İtilaf devletleri ile Avusturya arasında imzalandı.
1- Avusturya ile Macaristan ayrı iki devlet olacak
2- Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya’nın bağımsızlığını tanıyacak
3- Zorunlu askerlik kaldırılacak ve asker sayısı sınırlandırılacak
4- Avusturya savaş tazminatı ödeyecek
5- Almanya ile ittifak yapmayacak

NEULLY ( Nöyyi) ANTLAŞMASI (27 Kasım 1919)
İtilaf devletleri ile Bulgaristan arasında imzalandı.
1- Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’a toprak verecek
2- Zorunlu askerlik kaldırılacak ve asker sayısı sınırlandırılacak
3- Donanma ve hava kuvvetleri bulundurmayacak
4- Bulgaristan savaş tazminatı ödeyecek

TRİANON (Triyanon) Antlaşması (4 Haziran 1920)
İtilaf devletleri ile Macaristan arasında imzalandı.
1- Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’a toprak verecek
2- Zorunlu askerlik kaldırılacak ve asker sayısı sınırlandırılacak
3- Donanma ve hava kuvvetleri bulundurmayacak
4- Macaristan savaş tazminatı ödeyecek

BARIŞ ANTLAŞMALARININ GENEL ÖZELLİKLERİ
1- Versay Antlaşması ile Almanya’nın bir daha Avrupa’daki dengeleri sarsmaması amaçlanmış fakat bu ağır şartlar 2. Dünya Savaşına neden olmuştur.
2- Bulgaristan’ın Ege’deki son toprağı Yunanistan’a vererek Bulgaristan’ın Ege bağlantısı kesildi ve Osmanlı ile Yunanistan komşu oldu.
3- Antlaşmalarda Wilson ilkeleri dikkate alınmamış çıkarlar dikkate alınmıştır.
4-Sınırların çizilmesinde Milliyet prensibi dikkate alınmadığı için azınlık sorunları artmıştır.
5- Avrupa’da birçok yeni devlet kuruldu ve Avrupa’nın siyasi yapısı değişti.
6- Yeni rejimler ortaya çıktı.

Brest Litovsk Antlaşması(3 Aralık 1918)
Rusya Kafkas cephesini terk ederek Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı’ya geri verdi.
1c-Önemi:
1-Kafkas, Galiçya, Makedonya ve Romanya cephesi kapandı
2-Berlin Antlaşması ile kaybedilen Elviye-i Selase Rusya’dan geri alındı
3-Osmanlı askerî yönden rahatladı
4-İtilaf bloğu sarsıldı.
Açıklamalar:
1-Brest-Litowsk Antlaşmasını İtilaf Devletleri onaylamadı.
2-Ruslar Kafkaslardan çekilince; Gümrü civarında, İngilizlerin desteğiyle Ermeni Devleti kuruldu.
3-Türkler antlaşmadan sonra geçici olarak Hazar’a kadar ilerlemiştir.
4-Ruslar Elviye-i Selase’de plebisit yapılmasını istemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1918′de, İttifak Devletleri ile Ukrayna Cumhuriyeti ve Sovyet Rusya arasında Brest-Litovsk’ta imzalanan antlaşma. Barış görüşmeleri, Sovyet hükûmetinin isteği üzerine başladı. Görüşmelerden uzun süre bir sonuç alınmadı. Görüşmeler kesilince Almanlar saldırıya geçtiler. Bunun üzerine Ruslar görüşmelere yeniden başlamak zorunda kaldılar.

Bu antlaşmalara göre Sovyet hükûmeti 3 Mart 1918′de Ukrayna, Polonya ve Baltık topraklarıyla Finlândiya’dan çıkmayı kabul ediyor ve 1878 yılında ele geçirdiği Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı İmparatorluğu’na geri veriyordu. Antlaşma, 15 Mart 1918′de Sovyet Kongresi tarafından onaylandı. Ukrayna ve Rusya ile ilgili antlaşmaların her ikisi de Almanya’nın İtilâf Devletleri ile imzalamak zorunda kaldığı 11 Kasım 1918 tarihli ateşkes antlaşmasıyla yürürlükten kalktı.

ANTLAŞMALARIN KORUNMASI DÖNEMİ

Avrupa’da I,Dünya Savaşı’ndan sonra İttifak Devletleri’ne imzalatılan antlaşmalar kalıcı ve gerçek bir barış sağlamadı.hatta İttifak devletlerine zorla dikte ettirilen bu antlaşmalar Avrupa’da siyasal karmaşanın artmasına yol açtı.
Ağır koşullu antlaşmalara maruz kalan ittifak devletleri bu antlaşmaların koşularının değişmesinin gerekli olduğu inancındaydılar.Örneğin Almanya savaş sonrasında Versay antlaşmasından kurtulmak için büyük çaba sarf etmiştir.Aslında Savaş sonrası Avrupa’da İttifak devletleri dışında kalan devletlerin de sorunları arttı.Yeni Siyasi ,asker, ve ekonomik gelişmeler devletlerin politikalarını yeniden gözden geçirmelerine yol açtı.Savaş sonrasında galip devletlerden FRANSA:savaşta elde ettiği çıkarları korumak.İNGİLTERE:ekonomik kayıplarını gidermek,İTALYA:amacına ulaşamadığından yeni çıkarlar elde etmek amacındaydı.ABD ve SSCB ise Avrupa siyasetinden büyük ölçüde uzaklaşmışlardı.Böylesi bir atmosferde büyük devletler dünya barışının sürekliliğini sağlamak için çalışmaları hızlandırdılar.Bu çalışmalar sonucunda şu gelişmeler yaşandı:
1-Milletler Cemiyeti(Cemiyet-i Akvam):uluslar arası barışı sağlamak ve güvenliği korumak amacıyla İtilaf Devletleri Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını kararlaştırdılar.(28 Nisan 1919)10 Haziran 1919’da Londar’da çalşımalar başlayan Milletler Cemiyeti 10 Ocak 1920 de resmen kuruldu.Bu cemiyetin merkezi Cenevre olarak belirlendi.Asıl amacı ulusalararası barışı korumak olan kuruluş yazık ki büyük devletlerin çıkarlarını korumak pahasına ilkelerinde ödün verdi.Sınır gibi,azınlık gibi konularda ezilen uluslardan yana tavır takınacağına ,büyük devletlerin organı gibi faaliyet gösterdi.Bu durum uluslar arası bir cemiyetin güvenirliğini yitirmesine sebep olmuştur.
2-Locarno Antlaşması:Alsas-Loren bölgesi yüzünden xıx.yy.da savaşan Fransa 1925 yılına gelindiğinde Almanya’ya olan güvensizliğini gerekçe göstererek yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu bildirdi.Milletler cemiyeti daimi üyesi olan Fransa’nın bu çağrısı üzerine Fransa ile çoğu sınır komşusu olan Almanya,Belçika,Yugoslavya,Polonya ve İngiltere arasında bir antlaşma imzalandı.(1 Aralık 1925)Bu antlaşma ile ülkeler arasındaki sorunları barış yoluyla çözümlenmesi ,antlaşmazlıklarda milletler Cemiyeti’nin hakem olması karalaştırıldı.
3-Kellogg Paktı: Kellogg Paktı barışın sürekliliğini sağlamak ,devletlerarası ilişkilerde zor kullanmayı ,askeri mücadeleyi önlemek amacıyla 27 Ağustos 1925’de imzalandı.ABD, İngiltere,Almanya ,Japonya ,çekoslavakya ve Belçika gibi devletler Paris’te bir araya gelerek bu paktın oluşmasını sağlamışlardır.


Abd’nin Monroe Doktrini:

Monroe doktrini, Amerikan Cumhurbaşkanı Monroe'nin, 2 Aralık 1823'de "Monroe Doktrini" olarak bilinen prensiplerini kongreye sunduğu doktrin. Öngördüğü hususlar şöyle idi:
a. Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Kıt'aları bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz.
b. Kutsal İttifak Devletleri'nin siyasal sistemi Amerika'nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.
c. Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine, ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz.
d. Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz. "
Monroe Doktrini Amerikan siyasetinin adeta değişmeyen Anayasası olmuş ve bu nedenledir ki Birinci Dünya Savaşı'na dahi Almanya tarafından güvenliğinin yakın bir şekilde tehlikede olduğunu gördüğü için girmiştir. Ancak, Amerika, bu savaşa bir ortak olarak değil, taraf olarak katılmış ve savaştan çekilme hakkını daima muhafaza etmiştir.
Keza, Monroe Doktrini dünya politikasında Birleşik Devletler'in siyasetini açıklığa kavuştururken bu ilkelerden sapma temayülü gösteren liderlerine müsamaha göstermemiştir.

Monreo Doktrini'nde olduğu gibi, Versay'dan sonra da Amerika, Milletler Cemiyeti ve Avrupa ile ilgisini tamamen kesmemekle birlikte, Latin Amerika ve Uzak Doğu ile daha fazla ilgilendi. Bu dönemde Avrupa'nın Uzak Doğu ile ilgisi azalırken Japonya yeni bir güç olarak bölgede etkin rol almaya başladı. Dolayısıyla Japonya Amerika için bir rakip ülke ve endişe konusu oldu. 1922 Washington Konferansı ile Japon deniz gücünün sınırlanmasında, bu durum önemli bir faktör oluşturdu. Bununla birlikte, Uzak Doğu'da Japonya ile Birleşik Amerika arasında sürtüşme ve çatışmalar 1931 yılından itibaren yeni bir boyut kazandı.

SOVYETLER BİRLİĞİNİNKURULUŞU VE GÜÇLENMESİ

1917’den 1991’e kadar SSCB çeşitli dönemlerden geçmiştir:
-Devrimin hemen ardından Savaş Komünizmi olark adlandırılan dönem(1917-1921). Sovyetler’in düşmanı olan devletlerin rejimi yıkmak için kışkırtığı iç güçler ve onun yarattığı cephe gereksinimleri, yalnız büyük sanayinin değil, orta ve küçük sanayide ulusallaştırılır.
-Bunu, Yeni İktisat Siyaseti(NEP) dönemi izler(1922-1928). İçte ve dışta ortaya çıkan güçlüklere karşın , sosyalist kesim yararına işleyen bir karama ekonomi dönemidir bu.
-Nazi Almanyasının yenilgisiyle sonuçlanan savaşı ise, Sovyetler Birliği ile Batılı bağlaşıkları arasındaki temel aantlaşmazlıkların somut sorunlar halinde ortaya çıkması ve bunun sonucu olarak beliren Soğuk Savaş dönemi izler.
-Stalin’in 1953’de ölümü, 1956’da toplanan 20. Kongre ile yeni bir dönem başlar.
-Kruşçef’in iş başından uzaklaştırıldığı 1964’ten 1983’e kadar uzanan ve Kosigin-Brejnev ortak yönetiminin, onları sonra Andropov ve Çernenko dönemleri izler.
-Son dönem, Gorbaçov’un reformlarıyla Sovyetler’in çök