Daha Akıllıca Çalışın; Daha Fazla Değil!
"Az bilmek için çok çalışmalısınız." (Eski Bir Söylenti)
"Çok fazla bilmek için akıllıca çalışmalısınız" tezimi savunarak bu söze karşı çıkıyorum. Neden bu yüzyıllık söze meydan okuyorum dersiniz? Çünkü biz çalışma teknikleri hakkında çok şey biliyoruz fakat başlıktaki söz bilmiyor. Öyleyse daha fazla değil, daha akıllıca çalışmak üzerinde düşünmeliyiz.
Ne zaman çalışmalısınız?
Mümkün olduğunca, çalışmak için her gün belli vakitler belirleyin. Bazı uzmanlar her gün aynı saatlerde aynı şeyi yapmanın, devamlılık gerektiren işlerde en etkili yol olduğunu söylüyorlar. Bazı öğrenciler her gün, zaman dilimleri hâlinde programlar yaparak çalışmalarını sürdürmeyi daha kolay bulurlar.
Kim olursanız olun, gün içinde
çalışacağınız vakti belirleyen
faktörler şunlardır:
1- Kendinizi en iyi hissettiğiniz zaman çalışın. Performansınızın zirveye çıktığı saatler yani çalışmak için günün en iyi saati nedir? Bu saatler, kişiden kişiye değişir. Sabah vakitleri, öğleden sonraya kadar kendinizi bir ölü gibi hissediyor ve sadece akşamları iyi çalışabiliyor olabilirsiniz. Ya da gün içinde kendinizi çok zinde hissederken gece yarısına doğru aşırı yoruluyor olabilirsiniz. Tercih size kalmış…
2- Uyku alışkanlıklarınızı göz önünde bulundurun. Alışkanlıkların çok güçlü etkileri vardır. Eğer her sabah saatinizi 07:00'ye kuruyorsanız, saati kurmayı unuttuğunuz zamanlarda da o saatte uyanırsınız. Eğer çocukluğunuzdan beri gece 11'de uyumaya alıştırılmışsanız, hiç şüphesiz sabah 02:00'a kadar uyumadığınız zaman, aşırı yorulursunuz ve çalışmak için ayakta kalmaya çalıştığınız bu üç saatte, fazla verim alamazsınız.
3- Çalışabildiğiniz zaman çalışın. Her ne kadar zihninizin en açık olduğu zamanda çalışmaya başlamayı tercih etseniz de, birtakım dış faktörlerin de çalışmanız üzerinde etkileri vardır. En iyi hissettiğiniz anda çalışmak her zaman avantajlıdır. Ancak bu her zaman mümkün olmayabilir. Şartlar uygun olduğu zaman çalışın.
4- Zaman ayarlaması yaparken, yapacağınız işin yoğunluğunu da göz önünde bulundurun. Yapacağınız işlerin ne olduğunun, programınız üzerinde önemli etkileri vardır. On beş dakikalık aralarla çalışabilirsiniz. (Bence yarım saat aralıklarla çalışmak daha ideal bir zaman. Bununla birlikte uzun süreli konsantrasyon gerektiren projeler üzerinde çalışıyor ve ara vermeden uzun süre çalışabiliyorsanız bir saatlik aralıklarla çalışmanızı öneririm Örneğin SBS ve ÖSS sınavlarına hazırlanıyorsanız; sınav süresince çalışmayı bedeninize alıştırmalısınız..) Uzun süreli projelerde 15-20 dakika aralarla çalıştığınızda kaldığınız yeri yeniden tekrarlamak zorunda kalacak olabilirsiniz. Bununla birlikte, tekrar yapmadan kaldıkları yerden çalışmaya devam edebilen öğrenciler de vardır tabii.
Nerede çalışmalısınız?
Kütüphanede. Pek çok seçeneğiniz var. Büyük okuma salonundan, kişilere has özel okuma odalarına kadar imkânınız bulunmaktadır.
Evde. Unutmayın ki burası dışarıdan müdahalelerin en fazla olacağı mekândır. Kütüphanedeyken kimse sizi telefonla aramaz ve ortalıkta sizi rahatsız edecek kardeşler olmaz. Çalışmalarınızın ana merkezi olarak en uygun yerin burası olduğuna şüphe yok ancak en etkili mekân eviniz olmayabilir.
Bir arkadaşınız, komşunuz ya da akrabanızda. Bu herkes için bir seçenek olmayabilir ancak bir iki alternatif çalışma mekânınız olsun istiyor olabilirsiniz. Birçok uzman her gece aynı yerde çalışmanız gerektiğini söyler (ki ben buna katılmıyorum). Oysa benim bir arkadaşım, bunun tam tersine, motive olmak için sürekli çeşitlilik arar. Çalışmaktan hoşlandığı dört yer vardır ve her gece bunlardan birine gider. Siz de sizin için neyin en iyi olacağını düşünüyorsanız onu yapın.
Boş bir sınıfta. Birçok üniversitede ve bazı liselerde çalışmalarınızı yapabilirsiniz. Bu seçenek pek çok öğrenci tarafından pek düşünülmemiş olduğundan ilginç bir fikir sayılabilir! Her ne kadar devlet okullarında pek olası bir ihtimal değil gibi gözükse de, bir şeyler ayarlayıp ayarlayamayacağınızı sormakla hiçbir şey kaybetmezsiniz. Lisede bile birçok atletizm takımları akşamüzeri 18:00 veya daha geç saatlere kadar çalışmalar yaptıkları için, okulun bir yerlerinde izin alarak kullanabileceğiniz henüz kilitlenmemiş mekanlar bulabilirsiniz.
İşyerinizde. Part-time çalışan, tüm gün çalışıp part-time okula giden bir öğrenci olabilirsiniz. Bu durumda, çalışma saatlerinde, hatta herkes çıktıktan sonra bile boş bir ofiste çalışma yapabilirsiniz. Eğer ilköğretim ikinci kademesinde veya lisedeyseniz, okuldan sonra iş çıkışına kadar ailenizden birinin, bir aile dostunun ya da akrabanızın işyerinde çalışabilirsiniz.
Dikkatinizi çalışmalarınız
üzerinde nasıl toplarsınız?
Nerede çalışırsanız çalışın, çalışacağınız mekânın düzeni konsantrasyonunuzu etkiler ve eğer dikkatli olmazsanız veriminizi düşürür.
Hadi şimdi çalışma masanıza
oturun ve çalışma mekânınızı
değerlendirin:
Sadece çalışmanız için ayrılmış bir veya iki özel mekânınız var mı? Yoksa o an neresi uygunsa ya da nereyi bulursanız orada mı çalışıyorsunuz?
Çalışma alanınız hoş bir yer mi? Burayı iyi bir çalışma mekânı olarak bir arkadaşınıza önerir miydiniz?
Işıklandırma nasıl? Çok mu loş veya çok mu parlak? Tüm masa iyi aydınlatılmış mı? Yoksa sadece bir kısmı mı aydınlatılmış?
İhtiyacınız olan her şey el altında mı?
Burada başka neler yapıyorsunuz? Yemek yiyor musunuz? Uyuyor musunuz? Mektup yazıyor musunuz? Zevk için okuyor musunuz? Eğer müzik dinlediğiniz ya da telefonda konuştuğunuz bir mekânda ders çalışmayı denerseniz, ders çalışmayı düşündüğünüz bir anda kendinizi başka bir şey yapıyor bulabilirsiniz!
Çalışma alanınız trafiğin yoğun olduğu bir bölgede mi, yoksa az olduğu bir yerde mi? Bulunduğunuz yere ne kadar sıklıkta insanlar girip çıkıyor?
Dış etkilerden ve gürültülerden uzaklaşmak için kapınızı kapayabiliyor musunuz?
Burada en fazla ne zaman vakit geçiriyorsunuz? Günün hangi saatinde çalışıyorsunuz? Kendinizi en iyi hissettiğinizde mi? Yoksa kaçınılmaz olarak yorgun ve daha az üretken olduğunuz bir zamanda mı çalışmak zorunda kalıyorsunuz?
Kâğıtlarınız, dosyalarınız ve diğer çalışma eşyalarınız derli toplu ve çalışma alanınızın yakınında mı? Bir dosyalama sisteminiz var mı?
Eğer okumaktan ve okuduğunuzu anlamaktan ziyade gelişigüzel karalamalar yapıyor ve işinizi ağırdan alıyorsanız aşağıdaki çözümleri deneyin:
Rahat olabileceğiniz bir çalışma ortamı hazırlayın. Masanızın ve iskemlenizin büyüklüğü ve şekli, odanın ışıklandırması, yaptığınız çalışmayı oldukça etkiler. Sizin için en iyi mekânı oluşturmak için mutlaka vakit ayırın.
Işıkları ayarlayın. Size en uygun olacak şekilde aydınlatmayı ayarlayın. Bu hem rahatınız için hem de uyanık kalmanız ve konsantrasyonunuz için gereklidir.
Bazı kurallar koyun. Ailenizin, akrabalarınızın ve özellikle de arkadaşlarınızın, çalışmalarınıza ne kadar önem verdiğinizi bilmelerini sağlayın ve bu çok özel saatlerde rahatsız edilmek istemediğinizi belirtin.
İhtiyacınız olduğunda ara verin. Bir ara vermeden önce ne kadar süre çalışmanız gerektiğine dair verilen öğütler iyi niyetli olsa da eğer size uygun değilse bunlara uymayın. İhtiyacınız olduğunda ara verin. Yorgunluk ve sıkıntıyla savaş. En iyi çalışma noktasını seçerseniz kimse sizi rahatsız edemez. Ancak yine de göz kapaklarınızı açık tutmak için kibrit mi kullanıyorsunuz?
İşte size bu konuda yardımcı olacak
birkaç fikir:
Biraz kestirin. Nasıl fikir ama! Çalışamayacak kadar yorulduğunuzda, kendinize gelebilmek için biraz kestirin. Uykuyu kısa tutarsanız, daha etkili olur. Bunun için ideal süre 20 dk, kesinlikle maksimum süre ise 40 dk dır. Bundan sonra uykunuz farklı bir aşamaya geçer ve uyandığınızda bir öncekinden bile daha yorgun olabilirsiniz.
Bir şeyler için. Biraz çay size bir zararı olmaz. Bir bardak çay veya bir bardak soda için. Ancak sınırı aşmamaya özen gösterin. Belli bir miktarın üzerine çıkıldığında, çayın "uyandırma" özelliği tersine dönerek sizi olduğunuzdan daha da yorgun hâle getirir!
Sıcaklığı azaltın. Bir Eskimo evine ihtiyacınız olmasa da çok sıcak bir odada henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış kâğıdınız sizi beklerken hayallere dalabilirsiniz.
Hareket edin. Yürüyüşe çıkın, mutfağa kadar birkaç egzersizle ilerleyin. Hafif bir egzersiz bile sizi aniden kendinize getirecektir.
Çalışma programınızı değiştirin. Eğer böyle bir ihtimaliniz varsa daha uyanık ve daha etkili olabileceğiniz bir zaman çalışmanın yolunu bulun.
1 Aralık 2008 Pazartesi
Asrımızın Seçkin Öğretmenlerinden Sedat Yenigün
Asrımızın Seçkin Öğretmenlerinden
Sedat Yenigün
“... Biz işte böyle mücadele eder, böyle ölürüz!
Ölüme, düğüne gider gibi gideriz.
Biliriz ki ölürsek şehid, kalırsak gaziyiz...”
Sedat Yenigün
"Coşkun bir gönüldü Sedat.
Zulmün kılıcını kanının ateşinde eritecek kadar
coşkun bir gönül.
İsa Peygamber zamanında yaşasa havari olurdu,
Asr-ı Saadet'te bir sahabe…"
Cemil Meriç
Sedat Yenigün, edebiyat öğretmeniydi. Hizmetlerine MTTB2 (Milli Türk Talebe Birliği)’nin ortaöğretim biriminde başlamıştır. Ardından basın yayın müdürlüğü ve yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. Öğretmenlik yaptığı sıralarda Mehmet Mengüç müstear ismiyle yazılar yazmıştır. Fikir yazılarının yanında kitap tahlilleri ve edebi denemeleri de vardır. Çıkan yazılarını genişletmek ve ilaveler yapmak suretiyle bir kitap hazırlamıştır. Çocuklarını çok severdi. Onların da kendisi gibi yetişmesini istiyordu. Farklı fikirlere sahip öğretmenler bile ona olan hayranlıklarını her vesile dile getirmişlerdir. Bazı öğretmenler onun sayesinde İslâm’a yaklaşmışlardır. Kendisine birkaç defa bürokraside görev teklif edilmesine rağmen kabul etmemiştir. Çünkü o, İslâmi mücadelenin öğretmeni olmak istiyordu.
MTTB Başkanı Burhaneddin Kayhan onu şöyle anlatıyor: “Sedat’ın bence iki büyük vasfı vardı. Birincisi sarsılmaz imanı, ikincisi ise örnek ahlakıydı. Onun imanı o kadar kuvvetliydi ki İslâm için veremeyeceği hiçbir şeyi yoktu. İnsanın en büyük mal varlığı olan canını verebilmesi, Müslüman için ancak iman zirvesine ulaşmakla mümkün olur. Sedat, bu iman zirvesine ulaştığı için ölümsüzlüğü göze almıştır. Bunun mükâfatı olarak Cenab-ı Hak onu şehidlik mertebesine ulaştırdı.” Bir gün oldukça varlıklı olduğunu hissettiren bir ağabeyin evinde toplantı yaptık. Dönüşte Sedat şunu söyledi: “Ağabey bu dava kurtulmaz!” Ben “Niçin Sedat?” diye sorduğumda da “Bu Müslümanlar bu saltanata dalar, böyle lüks içinde yüzer, benim Anadolu’dan gelen kardeşim yurt bulamayıp fakru zaruret içinde mücadele ederse bu İslâmi bir yapıya manidir” demişti… En son Çemberlitaş’tan Beyazıt’a giderken rastlamıştım. Selamlaştıktan sonra “Nasılsınız, ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda ve böyle tek başına gezmemesini söylediğimde; o da bana “Ağabey! Zaten şu toplumda bir şey yapamıyoruz. Yaşamamızla ölmemiz arasında ne fark var ki?” diye cevap vermişti.
Kız kardeşi Nilgün Yenigün: “Ağabeyimin şahsiyeti, manevi yönü, insanlığa olan vazifelerine okuyucu ve dostları olarak hepiniz vakıfsınız. O bir tek karıncanın kanadını incitmekten korkan, şahsi haksızlıklar karşısında dahi kimseye tokat atmayan, anne ve babasına itaatli evlat, karısına vefakâr eş, çocuklarına müşfik bir baba, kardeşlerine saygılı, topluma son derece faydalı, davasına dört eliyle bağlı, dini vazifelerini tam manasıyla yerine getirmeye çalışan, ince ruhlu, hassas bir dava adamıydı. Bütün gayesi vatanına kültürlü, İslâm kardeşliğini kavrayabilmiş, kökünden kopmayan, mazisine sahip çıkan, kahraman dedelerini ninelerini iftiharla anan, geçmişinden eziklik duymayan nesiller yetiştirmekti. Müslüman oldukları hâlde yabancı cereyanlar tarafından bölünerek fırka fırka edilmiş, birbirine düşman gibi gösterilmiş grupları kardeşliğe davet eden, bu dava kalemiyle çaba göstermiştir.”
Sedat Yenigün, "İslâmî Hareket"3 dergisini çıkardı. Çıkışından itibaren kıymetli yazıları, inceleme ve araştırmaları vardı. Seminer ve sohbetleriyle sosyal faaliyetlerinde yoğundu. Diğer dergilere hazırladığı yazılar da gençlere yol gösteriyordu. Bu dergideki yazıları Müslüman şahsiyetinin oluşmasına büyük katkılar sağlıyordu. Sedat Yenigün yazar, öğretmen, müşfik bir ağabey, genç ve vakur bir mü'mindi. Mü'minlere karşı gerçekten şefkatli; din düşmanlarına karşı ise vakurdu. Sedat Yenigün, her zaman ve her yerde insanlara mesajı olan biriydi. O, kendini fikren yenileyebilen bir eğitimciydi. O, sadece dergi ve gazetelerde yazar yahut yalnızca mümtaz kişilerle muhatap olan biri değildi. Öğrencilerinden sokaktaki minibüs şoförüne kadar herkese sözünü dinletirdi. Bu bakımdan Sedat öğretmen fikrini her an yaşayan ve anlatan, hayatın içinde olan bir aydındı. Dersine giren taraflı tarafsız herkes ona saygı duyardı. Dersini âdeta kendinden geçercesine, yaşayarak anlatırdı. Okuldan çıkınca öğrencilerini bazen bir yurtta bazen de camide toplardı. Onlara hayatın mana ve gerçeklerini en güzel biçimde anlatırdı. Sohbetlerinde ilmihâl bilgileri, edebiyat, tarih ve siyaset gibi konular olurdu. Ayrıca öğrencilerinin şahsî problemlerini de ele alır ve çözümlerdi. Sedat öğretmen, başkalarının dertlerini sahiplenen sevgi dolu bir insandı. Sırtındaki paltosu eskimesine rağmen 'kalbi ısınacak kişilere' palto ve elbise alacak kadar müşfikti. O, yardımsever ve fedakârdı. Engin kültürü, sağduyusu ve ahlakı herkes tarafından sevilen bir şahsiyet hâline getirmişti onu…
Yeni nesille birlikte anlayışları erozyona uğramış, eskilerin böylesine fedakâr, idealist, müşfik, mesaisini münhasıran İslâmî bir hayat yaşama ve yaşatmaya tahsis etmiş, mücadelesinde dahi estetik sahibi ve dengeli bir Müslüman’ın örnek şahsiyetinden ve fikirlerinden
alacağı çok şeyler vardır.
Yenigün; insanların ufuklarının daraltıldığı, yollarının tıkandığı, şaşkın kalabalıkların modernizm ve batıl ideolojilerin çukuruna itildiği bir dönemde bütün 1970'li yıllar boyunca tevhide, “Kur'anî Aydınlığa” ulaşabilme ve insanları hidayete yönelebilecekleri bir mücadeleye sevk etme amacıyla yoğun çaba harcadı. Yenigün 'ün 1970'lerde kaleme aldığı yazıları Türkiye 'deki tevhidi uyanış sürecinin hangi aşamaları geçerek serpildiğinin de bir tanığı gibidir.
Yenigün, ırkçılığın vereceği zararları şöyle ifade etmektedir: “İslâm 'da ırkçılık yoktur. Abdullahları, Alileri, Kars 'ta, Galiçya 'da, Yemen 'de, Çanakkale 'de omuz omuza düşmana karşı çarpıştırmış, onları dost yapmış kaynaştırmış bir İslâm kardeşliği ortada iken; “Her şey bizim ırk için! Demek söz konusu olamaz!”
Yenigün, Seyyid Kutub 'tan nakille şöyle der: “(Cahiliyeden) kesin ayrılık olmadan karışıklık devam edecek, tavizler sürecek, yamalar yamanmaya çalışılacak ve karanlıklar kalkmayacaktır. Ancak açıklıkla, sarahatle ve yiğitçe İslâm 'a davet yapılabilir.”
Sedat Yenigün, Milli Gazete 'de haftada üç-dört köşe yazısı yazmıştır. Çünkü iyi bir gazete ile Müslümanların yaygın olarak uyandırılıp bilinçlendirileceğini savunmaktadır. O dönemde Necmeddin Erbakan gibi “Ağır Sanayi” taraftarıydı.
Amerika için gözyaşı, esaret, zulüm önemli değildir! Bu dev için halkının yazlığa giderken arabasına koyacağı benzinin, kapitalist tüketim ekonomisinin devamı için açık-Pazar olma hüviyetinin, kendilerinin yazıp oynadığı senaryolarda çatlak ses olmamanın önemi vardır. İnsanın, vahşetin, gözyaşının değil! Amerikan basınının Yahudilerin kontrolü altında olduğunu ifade eden Yenigün 'e göre, onlar Müslümanları öcü gibi göstermektedirler.
O dönemlerde okunan Tommiksler, Kinovalar, Teksaslar ve seyredilen kovboy filmleri ile hedef, beyin yıkamadır. Söz konusu kitaplara göre Kızılderililer, ülkeleri zapt edilen ve korkunç bir soykırıma uğratılan, beyazlar tarafından imha edilen mazlum bir millet değil de, kafa derisi yüzen, vahşi, çılgın, yok edilmesi gereken yaratıklardır. Bu kitaplar emperyalist beyazların haklılıklarını dünya kamuoyuna ve kendi çocuklarına anlatabilmesi için çıkarttığı birer uydurmalar serisi idi. Artık uyanılmalıdır.
İnsani ve İslâmî değerlerin altüst edildiği;
bencilliğin, lâkaydiliğin toplumu bütünüyle sardığı günümüzde Sedat öğretmenimize ve İslâmi değerlere her zamankinden daha fazla muhtacız!
2) Milli Türk Talebe Birliği
3) (Aylık, 1977–80)
Sedat Yenigün
“... Biz işte böyle mücadele eder, böyle ölürüz!
Ölüme, düğüne gider gibi gideriz.
Biliriz ki ölürsek şehid, kalırsak gaziyiz...”
Sedat Yenigün
"Coşkun bir gönüldü Sedat.
Zulmün kılıcını kanının ateşinde eritecek kadar
coşkun bir gönül.
İsa Peygamber zamanında yaşasa havari olurdu,
Asr-ı Saadet'te bir sahabe…"
Cemil Meriç
Sedat Yenigün, edebiyat öğretmeniydi. Hizmetlerine MTTB2 (Milli Türk Talebe Birliği)’nin ortaöğretim biriminde başlamıştır. Ardından basın yayın müdürlüğü ve yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. Öğretmenlik yaptığı sıralarda Mehmet Mengüç müstear ismiyle yazılar yazmıştır. Fikir yazılarının yanında kitap tahlilleri ve edebi denemeleri de vardır. Çıkan yazılarını genişletmek ve ilaveler yapmak suretiyle bir kitap hazırlamıştır. Çocuklarını çok severdi. Onların da kendisi gibi yetişmesini istiyordu. Farklı fikirlere sahip öğretmenler bile ona olan hayranlıklarını her vesile dile getirmişlerdir. Bazı öğretmenler onun sayesinde İslâm’a yaklaşmışlardır. Kendisine birkaç defa bürokraside görev teklif edilmesine rağmen kabul etmemiştir. Çünkü o, İslâmi mücadelenin öğretmeni olmak istiyordu.
MTTB Başkanı Burhaneddin Kayhan onu şöyle anlatıyor: “Sedat’ın bence iki büyük vasfı vardı. Birincisi sarsılmaz imanı, ikincisi ise örnek ahlakıydı. Onun imanı o kadar kuvvetliydi ki İslâm için veremeyeceği hiçbir şeyi yoktu. İnsanın en büyük mal varlığı olan canını verebilmesi, Müslüman için ancak iman zirvesine ulaşmakla mümkün olur. Sedat, bu iman zirvesine ulaştığı için ölümsüzlüğü göze almıştır. Bunun mükâfatı olarak Cenab-ı Hak onu şehidlik mertebesine ulaştırdı.” Bir gün oldukça varlıklı olduğunu hissettiren bir ağabeyin evinde toplantı yaptık. Dönüşte Sedat şunu söyledi: “Ağabey bu dava kurtulmaz!” Ben “Niçin Sedat?” diye sorduğumda da “Bu Müslümanlar bu saltanata dalar, böyle lüks içinde yüzer, benim Anadolu’dan gelen kardeşim yurt bulamayıp fakru zaruret içinde mücadele ederse bu İslâmi bir yapıya manidir” demişti… En son Çemberlitaş’tan Beyazıt’a giderken rastlamıştım. Selamlaştıktan sonra “Nasılsınız, ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda ve böyle tek başına gezmemesini söylediğimde; o da bana “Ağabey! Zaten şu toplumda bir şey yapamıyoruz. Yaşamamızla ölmemiz arasında ne fark var ki?” diye cevap vermişti.
Kız kardeşi Nilgün Yenigün: “Ağabeyimin şahsiyeti, manevi yönü, insanlığa olan vazifelerine okuyucu ve dostları olarak hepiniz vakıfsınız. O bir tek karıncanın kanadını incitmekten korkan, şahsi haksızlıklar karşısında dahi kimseye tokat atmayan, anne ve babasına itaatli evlat, karısına vefakâr eş, çocuklarına müşfik bir baba, kardeşlerine saygılı, topluma son derece faydalı, davasına dört eliyle bağlı, dini vazifelerini tam manasıyla yerine getirmeye çalışan, ince ruhlu, hassas bir dava adamıydı. Bütün gayesi vatanına kültürlü, İslâm kardeşliğini kavrayabilmiş, kökünden kopmayan, mazisine sahip çıkan, kahraman dedelerini ninelerini iftiharla anan, geçmişinden eziklik duymayan nesiller yetiştirmekti. Müslüman oldukları hâlde yabancı cereyanlar tarafından bölünerek fırka fırka edilmiş, birbirine düşman gibi gösterilmiş grupları kardeşliğe davet eden, bu dava kalemiyle çaba göstermiştir.”
Sedat Yenigün, "İslâmî Hareket"3 dergisini çıkardı. Çıkışından itibaren kıymetli yazıları, inceleme ve araştırmaları vardı. Seminer ve sohbetleriyle sosyal faaliyetlerinde yoğundu. Diğer dergilere hazırladığı yazılar da gençlere yol gösteriyordu. Bu dergideki yazıları Müslüman şahsiyetinin oluşmasına büyük katkılar sağlıyordu. Sedat Yenigün yazar, öğretmen, müşfik bir ağabey, genç ve vakur bir mü'mindi. Mü'minlere karşı gerçekten şefkatli; din düşmanlarına karşı ise vakurdu. Sedat Yenigün, her zaman ve her yerde insanlara mesajı olan biriydi. O, kendini fikren yenileyebilen bir eğitimciydi. O, sadece dergi ve gazetelerde yazar yahut yalnızca mümtaz kişilerle muhatap olan biri değildi. Öğrencilerinden sokaktaki minibüs şoförüne kadar herkese sözünü dinletirdi. Bu bakımdan Sedat öğretmen fikrini her an yaşayan ve anlatan, hayatın içinde olan bir aydındı. Dersine giren taraflı tarafsız herkes ona saygı duyardı. Dersini âdeta kendinden geçercesine, yaşayarak anlatırdı. Okuldan çıkınca öğrencilerini bazen bir yurtta bazen de camide toplardı. Onlara hayatın mana ve gerçeklerini en güzel biçimde anlatırdı. Sohbetlerinde ilmihâl bilgileri, edebiyat, tarih ve siyaset gibi konular olurdu. Ayrıca öğrencilerinin şahsî problemlerini de ele alır ve çözümlerdi. Sedat öğretmen, başkalarının dertlerini sahiplenen sevgi dolu bir insandı. Sırtındaki paltosu eskimesine rağmen 'kalbi ısınacak kişilere' palto ve elbise alacak kadar müşfikti. O, yardımsever ve fedakârdı. Engin kültürü, sağduyusu ve ahlakı herkes tarafından sevilen bir şahsiyet hâline getirmişti onu…
Yeni nesille birlikte anlayışları erozyona uğramış, eskilerin böylesine fedakâr, idealist, müşfik, mesaisini münhasıran İslâmî bir hayat yaşama ve yaşatmaya tahsis etmiş, mücadelesinde dahi estetik sahibi ve dengeli bir Müslüman’ın örnek şahsiyetinden ve fikirlerinden
alacağı çok şeyler vardır.
Yenigün; insanların ufuklarının daraltıldığı, yollarının tıkandığı, şaşkın kalabalıkların modernizm ve batıl ideolojilerin çukuruna itildiği bir dönemde bütün 1970'li yıllar boyunca tevhide, “Kur'anî Aydınlığa” ulaşabilme ve insanları hidayete yönelebilecekleri bir mücadeleye sevk etme amacıyla yoğun çaba harcadı. Yenigün 'ün 1970'lerde kaleme aldığı yazıları Türkiye 'deki tevhidi uyanış sürecinin hangi aşamaları geçerek serpildiğinin de bir tanığı gibidir.
Yenigün, ırkçılığın vereceği zararları şöyle ifade etmektedir: “İslâm 'da ırkçılık yoktur. Abdullahları, Alileri, Kars 'ta, Galiçya 'da, Yemen 'de, Çanakkale 'de omuz omuza düşmana karşı çarpıştırmış, onları dost yapmış kaynaştırmış bir İslâm kardeşliği ortada iken; “Her şey bizim ırk için! Demek söz konusu olamaz!”
Yenigün, Seyyid Kutub 'tan nakille şöyle der: “(Cahiliyeden) kesin ayrılık olmadan karışıklık devam edecek, tavizler sürecek, yamalar yamanmaya çalışılacak ve karanlıklar kalkmayacaktır. Ancak açıklıkla, sarahatle ve yiğitçe İslâm 'a davet yapılabilir.”
Sedat Yenigün, Milli Gazete 'de haftada üç-dört köşe yazısı yazmıştır. Çünkü iyi bir gazete ile Müslümanların yaygın olarak uyandırılıp bilinçlendirileceğini savunmaktadır. O dönemde Necmeddin Erbakan gibi “Ağır Sanayi” taraftarıydı.
Amerika için gözyaşı, esaret, zulüm önemli değildir! Bu dev için halkının yazlığa giderken arabasına koyacağı benzinin, kapitalist tüketim ekonomisinin devamı için açık-Pazar olma hüviyetinin, kendilerinin yazıp oynadığı senaryolarda çatlak ses olmamanın önemi vardır. İnsanın, vahşetin, gözyaşının değil! Amerikan basınının Yahudilerin kontrolü altında olduğunu ifade eden Yenigün 'e göre, onlar Müslümanları öcü gibi göstermektedirler.
O dönemlerde okunan Tommiksler, Kinovalar, Teksaslar ve seyredilen kovboy filmleri ile hedef, beyin yıkamadır. Söz konusu kitaplara göre Kızılderililer, ülkeleri zapt edilen ve korkunç bir soykırıma uğratılan, beyazlar tarafından imha edilen mazlum bir millet değil de, kafa derisi yüzen, vahşi, çılgın, yok edilmesi gereken yaratıklardır. Bu kitaplar emperyalist beyazların haklılıklarını dünya kamuoyuna ve kendi çocuklarına anlatabilmesi için çıkarttığı birer uydurmalar serisi idi. Artık uyanılmalıdır.
İnsani ve İslâmî değerlerin altüst edildiği;
bencilliğin, lâkaydiliğin toplumu bütünüyle sardığı günümüzde Sedat öğretmenimize ve İslâmi değerlere her zamankinden daha fazla muhtacız!
2) Milli Türk Talebe Birliği
3) (Aylık, 1977–80)
Ben bir öğretmenim!
Ben bir öğretmenim!
Ben bir öğretmenim!
Ben,
Ben bir öğretmenim,
Öğretmen…
Arkamda sevdiklerim, önümde de seveceklerim;
Öğrencilerim…
Aslında tanımadan bilmeden, hatta görmeden sevdiklerim;
Yürekten bağlandıklarım.
Ben bir öğretmenim,
Benim bir değil, iki değil, sayamayacağınız kadar çocuğum var aslında
Bazısı bir yaşında, bazısı on,
bazısı da…
Yaşı sorulmaz onlara...
Ben bir öğretmenim,
Gözünden anlarım anne gibi;
baba gibi çocuklarımın hâllerini...
Üzgün mü, kızgın mı,
Mutlu mu, sevinçli mi;
İçi içine sığmıyor mu?
Bir şey mi anlatacak,
Bir şey mi saklıyor?
Ben bir öğretmenim,
Sevgim dışımdadır benim…
Ben bir öğretmenim
Her şeyi arkada bırakıp
Bir kelime öğretmek için
Dağları tepeleri aşar yine de giderim…
Soba yakarım ısınmak için
Oduna kömüre elim değmemiş olsa bile…
Vazgeçerim kaloriferin soğukluğundan;
Parlayan gözlere bakar ısınırım…
Ben bir öğretmenim,
Öğrenci için,
Evet,
Öğrencim için;
gerekirse bu uğurda şehit bile düşerim…
Ben bir öğretmenim!
Ben,
Ben bir öğretmenim,
Öğretmen…
Arkamda sevdiklerim, önümde de seveceklerim;
Öğrencilerim…
Aslında tanımadan bilmeden, hatta görmeden sevdiklerim;
Yürekten bağlandıklarım.
Ben bir öğretmenim,
Benim bir değil, iki değil, sayamayacağınız kadar çocuğum var aslında
Bazısı bir yaşında, bazısı on,
bazısı da…
Yaşı sorulmaz onlara...
Ben bir öğretmenim,
Gözünden anlarım anne gibi;
baba gibi çocuklarımın hâllerini...
Üzgün mü, kızgın mı,
Mutlu mu, sevinçli mi;
İçi içine sığmıyor mu?
Bir şey mi anlatacak,
Bir şey mi saklıyor?
Ben bir öğretmenim,
Sevgim dışımdadır benim…
Ben bir öğretmenim
Her şeyi arkada bırakıp
Bir kelime öğretmek için
Dağları tepeleri aşar yine de giderim…
Soba yakarım ısınmak için
Oduna kömüre elim değmemiş olsa bile…
Vazgeçerim kaloriferin soğukluğundan;
Parlayan gözlere bakar ısınırım…
Ben bir öğretmenim,
Öğrenci için,
Evet,
Öğrencim için;
gerekirse bu uğurda şehit bile düşerim…
YERYÜZÜNÜN ÖĞRETMENLERİ “Öğretmenlik, Peygamberlik Mesleği…”
YERYÜZÜNÜN ÖĞRETMENLERİ
“Öğretmenlik, Peygamberlik Mesleği…”
İnsanın hiç şüphesiz bilmeye ihtiyacı var. Bilmesi ve bildiklerini diğer insanlara aktarması gerekiyor. Bilmeye, gereklilik olarak bakmanın yanında, ihtiyaç duyulan bir eylem de diye biliriz belki. Fıtrata yerleştirilen bir durum olarak değerlendirebiliriz. Bu açıdan bakarsak insanların yaratılış amacıyla da karşılaşıyoruz. Rabbimiz meleklere, “yeryüzünde halife yaratacağım” buyurmuştu. Halife olmak sadece peygamberlerin değil tüm insanların omuzlarında olan bir emanet. Halife olmak yani, iyiyi, doğruyu bilen, ilim sahibi, bununla birlikte bildiklerini anlatan, insanlara yol gösteren bir yol göstericisi demektir.
“Herkes bildiğinin hocasıdır” derler, daha da önemlisi bildiklerimizin üzerimizde hakları olduğu söylenir. “Ne hakkı? O da nereden çıktı şimdi?” diyenler olabilir. Evet, insanların bir biri üzerinde hakkı olduğu gibi bildiklerimizin de, insanlar üzerinde hakları vardır.
Her şeyin sahibi olan ve mutlak ilim sahibi olan yaratıcımız, ilmi de insanların hizmetine sunmuş. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurarak bilmenin önemini vurgulamıştır. İnsan bildikçe, öğrendikçe hayatı kavramaya başlar, olayları değerlendirmesi, yorumlaması değişir. Bilgisizce yapılan değerlendirmelerle, bilerek yapılan değerlendirmelerin sonuçlarının bir birinden ne kadar uzak olduğunu kimse inkar etmez.
“Bilmek”, bir kavramı daha çıkarıyor önümüze… “bildirmek”, bildiklerimizi paylaşmak, insanlara anlatmak. Toplumu ayakta tutan bildikleri ve sahip olduğu değerleri değil midir? İnsan, bildiği şeylerin peşine takılır ve bildiklerinden sorumludur. Bilerek yaptığı işlerden lezzet alır. İlim, peşinden ameli getirir. Mesala bir işi ele alalım. İşi bilen, o işin ne olduğunu, nasıl yapacağını, yaptığında sonucunun ne olacağını bilip değerlendiren insan, o işi yapar.
Toplumdaki ilim sahipleri, âlimler toplumun temel taşlarıdır. Onlar toplumlara yön verirler. Öğretmenlerimiz, küçücük yaşta, işlenmeye hazır beyinleri alır ve bildiklerini öğretirler. Öğretmenlerin, çocukların yetişmesinde ve ruhi yönlerinin şekillenmesindeki rolleri büyüktür.
Öğretmenlik aynı zamanda peygamberlik mesleğidir. Peygamberler, insanlara tebliğ etmek için gönderilmiş, tebliğ vazifelerinin gereklerini yerine getirmişlerdir. Allah’ın onlara öğrettiklerini, onlar da insanlara bildirmişlerdir. Hz. Âdem’den, Peygamber Efendimize kadar tüm peygamberlerin, insanlara bildiklerini öğretmek için çaba sarf ettiklerini biliyoruz.
Peygamber Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda, onun sadece dinin tebliğcisi olmadığını görüyor, hayatın tamamını kapsayacak öğreticiliğiyle karşılaşıyoruz. Medine’de inşa etmiş oldukları Mescid-i Nebevi’nin bir köşesini ilim talebeleri olan Ashab-ı Suffe’ye ayırması, onların ilim öğrenmeleri için tüm maddi manevi sıkıntılarını, başöğretmenleri olarak Rasulullah’ın üstlenmesi, hatta ilim öğrencilerini savaşmak için orduya almayıp onların sadece ilimle meşgul olmaları için elinden geleni yapması, onları en güzel şekilde yetiştirmesi, Allah Rasulü’nün ilme verdiği önemin yanında nasıl bir öğretici olduğunun da göstergesidir. O (sav), kadın erkek tüm insanlara öğreticilik yapmış, onlara yol göstermiştir.
Öğretmenlik; özveri, sabır, fedakarlık, paylaşma isteyen bir meslektir.
Evet, toplumların ilk öğretmenleri olan peygamberlerin meslekleri; öğretmenlikti…
ALINTI:www.gencistikbal.com
“Öğretmenlik, Peygamberlik Mesleği…”
İnsanın hiç şüphesiz bilmeye ihtiyacı var. Bilmesi ve bildiklerini diğer insanlara aktarması gerekiyor. Bilmeye, gereklilik olarak bakmanın yanında, ihtiyaç duyulan bir eylem de diye biliriz belki. Fıtrata yerleştirilen bir durum olarak değerlendirebiliriz. Bu açıdan bakarsak insanların yaratılış amacıyla da karşılaşıyoruz. Rabbimiz meleklere, “yeryüzünde halife yaratacağım” buyurmuştu. Halife olmak sadece peygamberlerin değil tüm insanların omuzlarında olan bir emanet. Halife olmak yani, iyiyi, doğruyu bilen, ilim sahibi, bununla birlikte bildiklerini anlatan, insanlara yol gösteren bir yol göstericisi demektir.
“Herkes bildiğinin hocasıdır” derler, daha da önemlisi bildiklerimizin üzerimizde hakları olduğu söylenir. “Ne hakkı? O da nereden çıktı şimdi?” diyenler olabilir. Evet, insanların bir biri üzerinde hakkı olduğu gibi bildiklerimizin de, insanlar üzerinde hakları vardır.
Her şeyin sahibi olan ve mutlak ilim sahibi olan yaratıcımız, ilmi de insanların hizmetine sunmuş. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurarak bilmenin önemini vurgulamıştır. İnsan bildikçe, öğrendikçe hayatı kavramaya başlar, olayları değerlendirmesi, yorumlaması değişir. Bilgisizce yapılan değerlendirmelerle, bilerek yapılan değerlendirmelerin sonuçlarının bir birinden ne kadar uzak olduğunu kimse inkar etmez.
“Bilmek”, bir kavramı daha çıkarıyor önümüze… “bildirmek”, bildiklerimizi paylaşmak, insanlara anlatmak. Toplumu ayakta tutan bildikleri ve sahip olduğu değerleri değil midir? İnsan, bildiği şeylerin peşine takılır ve bildiklerinden sorumludur. Bilerek yaptığı işlerden lezzet alır. İlim, peşinden ameli getirir. Mesala bir işi ele alalım. İşi bilen, o işin ne olduğunu, nasıl yapacağını, yaptığında sonucunun ne olacağını bilip değerlendiren insan, o işi yapar.
Toplumdaki ilim sahipleri, âlimler toplumun temel taşlarıdır. Onlar toplumlara yön verirler. Öğretmenlerimiz, küçücük yaşta, işlenmeye hazır beyinleri alır ve bildiklerini öğretirler. Öğretmenlerin, çocukların yetişmesinde ve ruhi yönlerinin şekillenmesindeki rolleri büyüktür.
Öğretmenlik aynı zamanda peygamberlik mesleğidir. Peygamberler, insanlara tebliğ etmek için gönderilmiş, tebliğ vazifelerinin gereklerini yerine getirmişlerdir. Allah’ın onlara öğrettiklerini, onlar da insanlara bildirmişlerdir. Hz. Âdem’den, Peygamber Efendimize kadar tüm peygamberlerin, insanlara bildiklerini öğretmek için çaba sarf ettiklerini biliyoruz.
Peygamber Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda, onun sadece dinin tebliğcisi olmadığını görüyor, hayatın tamamını kapsayacak öğreticiliğiyle karşılaşıyoruz. Medine’de inşa etmiş oldukları Mescid-i Nebevi’nin bir köşesini ilim talebeleri olan Ashab-ı Suffe’ye ayırması, onların ilim öğrenmeleri için tüm maddi manevi sıkıntılarını, başöğretmenleri olarak Rasulullah’ın üstlenmesi, hatta ilim öğrencilerini savaşmak için orduya almayıp onların sadece ilimle meşgul olmaları için elinden geleni yapması, onları en güzel şekilde yetiştirmesi, Allah Rasulü’nün ilme verdiği önemin yanında nasıl bir öğretici olduğunun da göstergesidir. O (sav), kadın erkek tüm insanlara öğreticilik yapmış, onlara yol göstermiştir.
Öğretmenlik; özveri, sabır, fedakarlık, paylaşma isteyen bir meslektir.
Evet, toplumların ilk öğretmenleri olan peygamberlerin meslekleri; öğretmenlikti…
ALINTI:www.gencistikbal.com
PEYGAMBERİMİZİN SEÇTİĞİ ÖRNEK ÖĞRETMEN MUS'AB B. UMEYR (r.a)
PEYGAMBERİMİZİN SEÇTİĞİ ÖRNEK ÖĞRETMEN MUS'AB B. UMEYR (r.a)
Sahabelerin ileri gelenlerindendi. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, bakımlı ve güzel giyinen yakışıklı bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında söyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim"1 Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber (s.a.s)'in insanları İslâm’a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip Müslüman oldu.
Medinelilerden bir grup İslâm’ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm’ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici (öğretmen) istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm’ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm’a davet edecekti.
Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabe Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir.2
Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm’ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken söyle demişti: "İslâm’ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir Müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm’a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.
Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasulüllah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında Müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle su ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir"3. Uhud Gazvesi’nde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu.
Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insani kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabeyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.4
Dipnotlar:
1) (Ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).
2) (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 118)
3) (Alu imrân, 3/144)
4) (Buharî, Cenâiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121). ,
Sahabelerin ileri gelenlerindendi. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, bakımlı ve güzel giyinen yakışıklı bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında söyle buyurmuştu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim"1 Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber (s.a.s)'in insanları İslâm’a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip Müslüman oldu.
Medinelilerden bir grup İslâm’ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm’ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici (öğretmen) istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm’ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm’a davet edecekti.
Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabe Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir.2
Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm’ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken söyle demişti: "İslâm’ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı." Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir Müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm’a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.
Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. "Rasulüllah'ın bayraktarı" olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında Müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle su ayeti okuyordu: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir"3. Uhud Gazvesi’nde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu.
Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insani kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: "Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor." Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabeyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.4
Dipnotlar:
1) (Ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).
2) (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 118)
3) (Alu imrân, 3/144)
4) (Buharî, Cenâiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121). ,
Şimdi mücadele zamanı Aydın Başar
Şimdi mücadele zamanı
Aydın Başar / istanbulhasreti@gmail.com
Müslüman dediğin bir şeylerin kavgasını vermeli, mücadele etmelidir. Ticarette de eğitimde de siyasette de her yerde de... Müslüman, bir keşiş gibi, bir haham gibi olamaz. Bir köşede gelinlik kız gibi süzülemez. Bu dinin Peygamber´i eshabına dinini öğretirken haşa onlara pasif ve tepkisiz bir Müslümanlık modeli sunmamıştır.
Bu dinde zalimlerle ve din düşmanlarıyla mücadele etmek, hak gelip batıl zail oluncaya kadar savaşmak, insanlara iyiliği emretmek ve onları kötülükten nehyetmek vardır. İşte biz bu mücadeleye kısaca �dava� diyoruz ve o davaya sahip olmadan da Müslümanlığın ideal bir şekilde yaşanamayacağına inanıyoruz.
Davayı savunabilmemiz için hak davamıza canı gönülden inanmış ve onun uğrunda birçok şeyi gözümüzden çıkarabilmiş olmamız gerekir. Uykularını, emeğini, maddi ve manevi imkânlarını gerektiği zaman Hz Ebubekir misali orta yere koymadan davayı savunmak ancak söz ekseninde bir savunma olarak kalacaktır. Mukaddes davayı savunmak tıpkı cihada giden sahabiler gibi �acaba kolum mu, bacağım mı yoksa kafam mı kopacak� diye bir sefer bile düşünmemeyi gerektirir.
Rahibeler gibi manastıra kapanarak kendimize �içe kapanık� bir dünya kurmak yerine, sahaya inmenin, söz söylemenin, haykırmanın ve bir şeyleri kökünden değiştirmeye çalışmanın gereğine inanıyoruz. Dünya hak ve batılın mücadelesi üzerine kurulmuşken meydanı zulmün cırcır böceklerine bırakamayız. Çünkü Müslümanlar olarak tüm dünyanın gidişatından biz sorumluyuz.
İçimizdeki uyuyan aslanın kükreme zamanı artık gelmiştir. Küheylanı düştüğü yerden şaha kaldıracak olan kudret Cenab-ı Allah´ın lütfu ile yine kendi içimizdedir. Bizler eski ruhumuzdan hiçbir şeyi kaybetmedik ve kaybetmemek zorundayız da... Yine eskisi gibi İslami mücadelenin sembol isimleri olan Ammarlar, Yasirler ve Sümeyyeler olmalıyız.
Davamızın başarısı için bazı konuları hatırlamak ve hatırlatmak durumundayız. Büyük bir davadan bahsediyor isek, bizler o davayı çilesi çekilmemiş ham sözlerle savunamayız. Her şeyden önce üslubumuzu yeniden gözden geçirmeli, kalplere giden yolu bulabilmenin sözlerimizdeki letafetle mümkün olacağını fark etmeliyiz. Aksi takdirde zücaciye dükkânına giren bir fil edasıyla yapılan tezahüratvari hırçın yaklaşımlarla, elmas kıymetindeki davamızın basit bir cam parçası gibi algılanmasına sebebiyet verebileceğimizi hesaba katmak zorundayız.
Çoğu zaman gülümser bir çehrenin, uzun ikna konuşmalarından çok daha etkili olduğunu da unutmaz isek müspet tavırlar sergilemenin önemini daha da iyi kavrarız. Bir taraftan müspet tavırlar sergilerken diğer taraftan da muhatabımıza sözümüzü dinletebilecek ona derdimizi anlatabilecek ve hatta gerekirse onun zihnine bir şeyleri zorla sokabilecek bir kararlılık halinde olmalıyız. Bu kararlılığımız davamıza dikkat çekmek konusunda ve gündem oluşturma hususunda bize mutlaka pozitif bir katkı sağlayacaktır. Zafer için önce ona inanmamız gerekiyor.
Şunu peşin peşin söylemeliyiz ki; iddiasını, davasını ve aşkını yitirmiş �laylaylom kadrolar�la veya pısırık şahsiyetlerle bir yerlere varmamız mümkün değildir. Yetişmiş olmak, kültürlü olmak, birikimli olmak elbette güzel şeylerdir fakat bir davayı taşıyabilmek için bütün bunların yanı sıra koskocaman da bir yüreğe sahip olmamız gerekir.
Söz söylemek kolaydır, hele ki bu günlerde her taraf laf israfı yapan ve söyledikleri sözlerin vebalini düşünmeyen �boş adamlar�la doludur. Fakat söz söylemek ile bir davayı savunmak arasında çok farklar vardır.
Bir davayı savunurken tek başına �heyecan� anlamlı olmadığı gibi tek başına bilgi de anlamlı değildir. Şayet davayı savunabilecek bilgi ve birikime sahip olmanın yanı sıra yeteri kadar da heyecanımız yok ise, davayı hakkıyla savunmaktan da bahsedemeyiz.
Heyecanımızı yitirmememiz ve hala ilk günkü aşk ve şevkimizi muhafaza edebilmemiz gerekiyor. Her ne kadar zaman zaman heyecanımızı baltalayan durumlar söz konusu olsa da iman noktasında umutsuzluğa yer yoktur. Bizler samimi ve ıhlaslı olursak muzaffer olmamamız için de bir sebep yoktur. Fakat şu var ki biz bu yalan dünyada muzaffer olamasak bile öteki alemin bahtiyarları olmaya talip olduğumuzu da kafamıza kazımalı ve bunu aklımızdan çıkartmamalıyız.
Biz Müslümanların İslam davasından başka bir davası olmaz. Biz bu davayı yüklenmeye talip olan kişiler olarak, hiçbir mümini davanın dışına itmek gibi bir anlayışımız söz konusu değildir. Bizler bu bakış açısıyla toparlayıcı ve kaynaştırıcı olmanın gereğine inanıyoruz. Bunun için bir teşkilattan ve bir davadan bahsediyoruz.
Ve biz sadece tüm halkımızın değil tüm insanlığın saadeti için çalışıyoruz. Bu nedenle de dini ve manevi değerlerimize sahip çıkması gereken gençlerimizi bir ideale doğru yönlendirmeye çalışıyoruz.
Kendi geleceği, ailesi, ülkesi, vatanı, milleti ve tüm insanlık için; dahası kendinin ve insanlığın dünyası ve ahireti için hayaller kurmayan ve bu ideal uğruna çalışmayanlar, toplumun silik şahsiyetleri olarak anılmaya mahkum olacaklardır. Böylelerinin söz sahibi olduğu toplumlar, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda ancak �aynı tas aynı hamam� deyimi ile özetlenebilecek bir durumla karşılaşırlar.
Biz böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorsak planlı ve projeli bir şekilde zulüm düzeninin çarklarının ayarını bozmak için pratikte şart olan bir teşkilatın bünyesinde toplanmalıyız. Oturduğumuz yerden teori üretmek de çözüm değildir. Yani kısacası şimdi mücadele zamanıdır.
Aydın Başar / istanbulhasreti@gmail.com
Müslüman dediğin bir şeylerin kavgasını vermeli, mücadele etmelidir. Ticarette de eğitimde de siyasette de her yerde de... Müslüman, bir keşiş gibi, bir haham gibi olamaz. Bir köşede gelinlik kız gibi süzülemez. Bu dinin Peygamber´i eshabına dinini öğretirken haşa onlara pasif ve tepkisiz bir Müslümanlık modeli sunmamıştır.
Bu dinde zalimlerle ve din düşmanlarıyla mücadele etmek, hak gelip batıl zail oluncaya kadar savaşmak, insanlara iyiliği emretmek ve onları kötülükten nehyetmek vardır. İşte biz bu mücadeleye kısaca �dava� diyoruz ve o davaya sahip olmadan da Müslümanlığın ideal bir şekilde yaşanamayacağına inanıyoruz.
Davayı savunabilmemiz için hak davamıza canı gönülden inanmış ve onun uğrunda birçok şeyi gözümüzden çıkarabilmiş olmamız gerekir. Uykularını, emeğini, maddi ve manevi imkânlarını gerektiği zaman Hz Ebubekir misali orta yere koymadan davayı savunmak ancak söz ekseninde bir savunma olarak kalacaktır. Mukaddes davayı savunmak tıpkı cihada giden sahabiler gibi �acaba kolum mu, bacağım mı yoksa kafam mı kopacak� diye bir sefer bile düşünmemeyi gerektirir.
Rahibeler gibi manastıra kapanarak kendimize �içe kapanık� bir dünya kurmak yerine, sahaya inmenin, söz söylemenin, haykırmanın ve bir şeyleri kökünden değiştirmeye çalışmanın gereğine inanıyoruz. Dünya hak ve batılın mücadelesi üzerine kurulmuşken meydanı zulmün cırcır böceklerine bırakamayız. Çünkü Müslümanlar olarak tüm dünyanın gidişatından biz sorumluyuz.
İçimizdeki uyuyan aslanın kükreme zamanı artık gelmiştir. Küheylanı düştüğü yerden şaha kaldıracak olan kudret Cenab-ı Allah´ın lütfu ile yine kendi içimizdedir. Bizler eski ruhumuzdan hiçbir şeyi kaybetmedik ve kaybetmemek zorundayız da... Yine eskisi gibi İslami mücadelenin sembol isimleri olan Ammarlar, Yasirler ve Sümeyyeler olmalıyız.
Davamızın başarısı için bazı konuları hatırlamak ve hatırlatmak durumundayız. Büyük bir davadan bahsediyor isek, bizler o davayı çilesi çekilmemiş ham sözlerle savunamayız. Her şeyden önce üslubumuzu yeniden gözden geçirmeli, kalplere giden yolu bulabilmenin sözlerimizdeki letafetle mümkün olacağını fark etmeliyiz. Aksi takdirde zücaciye dükkânına giren bir fil edasıyla yapılan tezahüratvari hırçın yaklaşımlarla, elmas kıymetindeki davamızın basit bir cam parçası gibi algılanmasına sebebiyet verebileceğimizi hesaba katmak zorundayız.
Çoğu zaman gülümser bir çehrenin, uzun ikna konuşmalarından çok daha etkili olduğunu da unutmaz isek müspet tavırlar sergilemenin önemini daha da iyi kavrarız. Bir taraftan müspet tavırlar sergilerken diğer taraftan da muhatabımıza sözümüzü dinletebilecek ona derdimizi anlatabilecek ve hatta gerekirse onun zihnine bir şeyleri zorla sokabilecek bir kararlılık halinde olmalıyız. Bu kararlılığımız davamıza dikkat çekmek konusunda ve gündem oluşturma hususunda bize mutlaka pozitif bir katkı sağlayacaktır. Zafer için önce ona inanmamız gerekiyor.
Şunu peşin peşin söylemeliyiz ki; iddiasını, davasını ve aşkını yitirmiş �laylaylom kadrolar�la veya pısırık şahsiyetlerle bir yerlere varmamız mümkün değildir. Yetişmiş olmak, kültürlü olmak, birikimli olmak elbette güzel şeylerdir fakat bir davayı taşıyabilmek için bütün bunların yanı sıra koskocaman da bir yüreğe sahip olmamız gerekir.
Söz söylemek kolaydır, hele ki bu günlerde her taraf laf israfı yapan ve söyledikleri sözlerin vebalini düşünmeyen �boş adamlar�la doludur. Fakat söz söylemek ile bir davayı savunmak arasında çok farklar vardır.
Bir davayı savunurken tek başına �heyecan� anlamlı olmadığı gibi tek başına bilgi de anlamlı değildir. Şayet davayı savunabilecek bilgi ve birikime sahip olmanın yanı sıra yeteri kadar da heyecanımız yok ise, davayı hakkıyla savunmaktan da bahsedemeyiz.
Heyecanımızı yitirmememiz ve hala ilk günkü aşk ve şevkimizi muhafaza edebilmemiz gerekiyor. Her ne kadar zaman zaman heyecanımızı baltalayan durumlar söz konusu olsa da iman noktasında umutsuzluğa yer yoktur. Bizler samimi ve ıhlaslı olursak muzaffer olmamamız için de bir sebep yoktur. Fakat şu var ki biz bu yalan dünyada muzaffer olamasak bile öteki alemin bahtiyarları olmaya talip olduğumuzu da kafamıza kazımalı ve bunu aklımızdan çıkartmamalıyız.
Biz Müslümanların İslam davasından başka bir davası olmaz. Biz bu davayı yüklenmeye talip olan kişiler olarak, hiçbir mümini davanın dışına itmek gibi bir anlayışımız söz konusu değildir. Bizler bu bakış açısıyla toparlayıcı ve kaynaştırıcı olmanın gereğine inanıyoruz. Bunun için bir teşkilattan ve bir davadan bahsediyoruz.
Ve biz sadece tüm halkımızın değil tüm insanlığın saadeti için çalışıyoruz. Bu nedenle de dini ve manevi değerlerimize sahip çıkması gereken gençlerimizi bir ideale doğru yönlendirmeye çalışıyoruz.
Kendi geleceği, ailesi, ülkesi, vatanı, milleti ve tüm insanlık için; dahası kendinin ve insanlığın dünyası ve ahireti için hayaller kurmayan ve bu ideal uğruna çalışmayanlar, toplumun silik şahsiyetleri olarak anılmaya mahkum olacaklardır. Böylelerinin söz sahibi olduğu toplumlar, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda ancak �aynı tas aynı hamam� deyimi ile özetlenebilecek bir durumla karşılaşırlar.
Biz böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorsak planlı ve projeli bir şekilde zulüm düzeninin çarklarının ayarını bozmak için pratikte şart olan bir teşkilatın bünyesinde toplanmalıyız. Oturduğumuz yerden teori üretmek de çözüm değildir. Yani kısacası şimdi mücadele zamanıdır.
ey acı fecr gen tr
Yakmadı hiçbir söz ruhu, senin yaktığın kadar.
Yakmadı… Yakmadı…
Sen kifâyesiz, ruhsuz bir kelime değilsin…
Sardığın kuru beden değil; candır, ruhtur ey acı!
Dillerde dolandın durdun hep avarece…
Çiğnendin sakız gibi, sonra atıldın, ezildin…
Oysa senin yerin bambaşkadır yorgun ruhlarda,
Apayrıdır yerin, seni derin yaşayanlarda.
…
Bir sözcükten ibaretsin; lâkin gel gör ki…
Kelimeler tufan olur ardında, gırtlakta zincirlenerek.
Tufan olur yürekte, sonra kelimeler boğulur,
Ve çılgınca sen haykırırsın ey acı!
…
Minicik ellerde taş olursun sımsıkı tutulan,
Ufacık bir taş olursun, çelik zırhlı tanklara atılan.
Kanarsın ve kanatırsın taşlaşmış yürekleri sonra…
Ve Filistin’de bir aah olursun derinden çekilen!
Bir diriliş muştusu olursun yetim coğrafyalarda.
Bir umut mektebi olursun yılmak bilmeyen.
Adına türküler okunur, ağıtlar yakılır…
Yürekten kanayan ezgilere,
Mızrak misali bir yâr olursun durmadan.
…
Ey acı!
Esir olmuş yürekler de tanır mı seni, yaşar mı?
Yıkılmış, virân olmuş yürekler…
Ve içini bir titreme kaplar mı?
Kanar mı, kanı çekilmiş yürekler seninle?
Hayır hayır, başka türlü diyorum; sızlama değil…
Erir mi ince ince mesela?...
…
Sen, gözlerden süzülen kuru bir damla yaş
Olamazsın ey acı!
Avaz avaz bir haykırış da değilsin,
Biliyorum…
Nasıl anlatmalı seni, nasıl çizmeli?...
Kalemin ucundaki bir sözsün, mürekkebi kan ve gözyaşı olan…
Ama çizilemeyen…
Çizilince de kazınamayan…
Çığlık çığlığa özgürlük nağmeleri okuyan bir başsın.
Lâkin boynunda tasması olan…
Gittikçe daralan,
Boğan…
…
Sen de acı duyar mısın ey acı?
Sızlar mı senin de yüreğin?
Yoksa sadece yakar mısın, dağlar mısın ey acı?
Elleri kuruyan Ebu Leheb misali misin kendi ateşiyle yanan?
Bir hüzün dağı mısın yontulmayan taşlardan?
Acı bir eyvah mısın “keşke toprak olsaydım” denen?
Titrek bir soluk musun ölüm meleğiyle gelen?
Bir feryat, bir figan; yoksa sessiz bir çığlık mısın?
Kürre de bir zerre, ummanda bir damla,
Kubbede bir habbe misin?
Bir gölge misin yoksa derinden derine dalan?
Söyle! Nesin, nesin ey acı?...
…
Ey acı!
Girdiğin bedenlerin gözlerinden yansıdığın belli.
Heyhat! Nasıl bir göz olursun ki gönüllere nûr olan…
Toprağa can verir gibi işlersin, ilmik ilmik yüreği.
Kan çanağı demiri, ezer gibi terler alnın,
Ve akıttığın yaş ile
Çöl olmuş gönüllerde, filizlenir umutlar.
Ah acı ah! Sen kendini gizleyen bir mektep misin yoksa?
Neden sevmiyor seni insanlar, neden kaçıyor senden?
Neden?..
…
Bir misal değil misin, emsali nadir olan?
Bir perde değil misin, gönül ufkunu açan?
Musibet çehreli fikir yelkeni!
Durma artık, estir ümit yelleri,
Kaldır artık yeter, bembeyaz sır perdeni…
…
Arap yarımadasına varıyor gözlerim, kıtaları aşarak.
Yorgun Mekke’nin bağrından kopan,
Resulün sözlerini arıyor gözlerim:
“Dertsizlik dert olarak yeter insana.”
Duydun mu ey acı!
Yokluğun ne büyük kayıp,
Duydun mu?..
Hangi tufan sensiz pınar olmuş ki?
Hangi huzur sensiz gelebilmiş ki?
Sen bir bedelsin, sen bir bedelsin…
Durma, durma haykır ey acı!
…
Ey acı!
Çağları aşıp gelen ibretlerle dolusun…
Sen Eyyüb’ün sabrı, İbrahim’in ateşisin değil mi?
Sen Yusuf’un zindanı, Davut’un Calut’usun değil mi?
Ve sen Resulün Mekke’si, ardından Medine’si
Değil mi?
Sen bir bedelsin ey acı! Sen bir bedelsin…
…
Varsın sefa sürsün seni bilmek istemeyenler,
Varsın ibret almasın katılaşmış yürekler…
Varsın kulaklar tıkansın, gözler kapansın.
Suni cennetlerde oynansın, günübirlik oyunlar…
Kavrulsun dursun, ateşi cehennemin.
“Bekleyedurun, biz de bekliyoruz.”
Hakikati çınlasın, paslanmış kulaklarda.
Ve defterler tek tek açılsın,
Gözlerden perdeler bir bir kaldırılınca…
İşte “aldanma günü”sün sen ey acı!
Telafisi olmayan bir ansın sen ey acı!
Yakmadı… Yakmadı…
Sen kifâyesiz, ruhsuz bir kelime değilsin…
Sardığın kuru beden değil; candır, ruhtur ey acı!
Dillerde dolandın durdun hep avarece…
Çiğnendin sakız gibi, sonra atıldın, ezildin…
Oysa senin yerin bambaşkadır yorgun ruhlarda,
Apayrıdır yerin, seni derin yaşayanlarda.
…
Bir sözcükten ibaretsin; lâkin gel gör ki…
Kelimeler tufan olur ardında, gırtlakta zincirlenerek.
Tufan olur yürekte, sonra kelimeler boğulur,
Ve çılgınca sen haykırırsın ey acı!
…
Minicik ellerde taş olursun sımsıkı tutulan,
Ufacık bir taş olursun, çelik zırhlı tanklara atılan.
Kanarsın ve kanatırsın taşlaşmış yürekleri sonra…
Ve Filistin’de bir aah olursun derinden çekilen!
Bir diriliş muştusu olursun yetim coğrafyalarda.
Bir umut mektebi olursun yılmak bilmeyen.
Adına türküler okunur, ağıtlar yakılır…
Yürekten kanayan ezgilere,
Mızrak misali bir yâr olursun durmadan.
…
Ey acı!
Esir olmuş yürekler de tanır mı seni, yaşar mı?
Yıkılmış, virân olmuş yürekler…
Ve içini bir titreme kaplar mı?
Kanar mı, kanı çekilmiş yürekler seninle?
Hayır hayır, başka türlü diyorum; sızlama değil…
Erir mi ince ince mesela?...
…
Sen, gözlerden süzülen kuru bir damla yaş
Olamazsın ey acı!
Avaz avaz bir haykırış da değilsin,
Biliyorum…
Nasıl anlatmalı seni, nasıl çizmeli?...
Kalemin ucundaki bir sözsün, mürekkebi kan ve gözyaşı olan…
Ama çizilemeyen…
Çizilince de kazınamayan…
Çığlık çığlığa özgürlük nağmeleri okuyan bir başsın.
Lâkin boynunda tasması olan…
Gittikçe daralan,
Boğan…
…
Sen de acı duyar mısın ey acı?
Sızlar mı senin de yüreğin?
Yoksa sadece yakar mısın, dağlar mısın ey acı?
Elleri kuruyan Ebu Leheb misali misin kendi ateşiyle yanan?
Bir hüzün dağı mısın yontulmayan taşlardan?
Acı bir eyvah mısın “keşke toprak olsaydım” denen?
Titrek bir soluk musun ölüm meleğiyle gelen?
Bir feryat, bir figan; yoksa sessiz bir çığlık mısın?
Kürre de bir zerre, ummanda bir damla,
Kubbede bir habbe misin?
Bir gölge misin yoksa derinden derine dalan?
Söyle! Nesin, nesin ey acı?...
…
Ey acı!
Girdiğin bedenlerin gözlerinden yansıdığın belli.
Heyhat! Nasıl bir göz olursun ki gönüllere nûr olan…
Toprağa can verir gibi işlersin, ilmik ilmik yüreği.
Kan çanağı demiri, ezer gibi terler alnın,
Ve akıttığın yaş ile
Çöl olmuş gönüllerde, filizlenir umutlar.
Ah acı ah! Sen kendini gizleyen bir mektep misin yoksa?
Neden sevmiyor seni insanlar, neden kaçıyor senden?
Neden?..
…
Bir misal değil misin, emsali nadir olan?
Bir perde değil misin, gönül ufkunu açan?
Musibet çehreli fikir yelkeni!
Durma artık, estir ümit yelleri,
Kaldır artık yeter, bembeyaz sır perdeni…
…
Arap yarımadasına varıyor gözlerim, kıtaları aşarak.
Yorgun Mekke’nin bağrından kopan,
Resulün sözlerini arıyor gözlerim:
“Dertsizlik dert olarak yeter insana.”
Duydun mu ey acı!
Yokluğun ne büyük kayıp,
Duydun mu?..
Hangi tufan sensiz pınar olmuş ki?
Hangi huzur sensiz gelebilmiş ki?
Sen bir bedelsin, sen bir bedelsin…
Durma, durma haykır ey acı!
…
Ey acı!
Çağları aşıp gelen ibretlerle dolusun…
Sen Eyyüb’ün sabrı, İbrahim’in ateşisin değil mi?
Sen Yusuf’un zindanı, Davut’un Calut’usun değil mi?
Ve sen Resulün Mekke’si, ardından Medine’si
Değil mi?
Sen bir bedelsin ey acı! Sen bir bedelsin…
…
Varsın sefa sürsün seni bilmek istemeyenler,
Varsın ibret almasın katılaşmış yürekler…
Varsın kulaklar tıkansın, gözler kapansın.
Suni cennetlerde oynansın, günübirlik oyunlar…
Kavrulsun dursun, ateşi cehennemin.
“Bekleyedurun, biz de bekliyoruz.”
Hakikati çınlasın, paslanmış kulaklarda.
Ve defterler tek tek açılsın,
Gözlerden perdeler bir bir kaldırılınca…
İşte “aldanma günü”sün sen ey acı!
Telafisi olmayan bir ansın sen ey acı!
neredeydiniz
Çok ağlayıp, az güldünüz; üzüldünüz
Paramparça, darmadağın; bölündünüz
Sabır bitti, güç tükendi; yoruldunuz
Çağlar
iken gürül gürül; duruldunuz
Şehirler dargın, yollar durgun; neredeydiniz
Hayallere dalıp dalıp, geciktiniz
Toprak dilsiz, gönül sessiz; neredeydiniz
İş işten geçti, ömür bitti; geciktiniz
Bir nefeste umutları söndürdünüz
Zaman
sustu, baharlar gitti; çözüldünüz
Rüzgarlar esti, güller soldu; kurudunuz
Güzel günler dünde kaldı; unuttunuz
Paramparça, darmadağın; bölündünüz
Sabır bitti, güç tükendi; yoruldunuz
Çağlar
iken gürül gürül; duruldunuz
Şehirler dargın, yollar durgun; neredeydiniz
Hayallere dalıp dalıp, geciktiniz
Toprak dilsiz, gönül sessiz; neredeydiniz
İş işten geçti, ömür bitti; geciktiniz
Bir nefeste umutları söndürdünüz
Zaman
sustu, baharlar gitti; çözüldünüz
Rüzgarlar esti, güller soldu; kurudunuz
Güzel günler dünde kaldı; unuttunuz
Nereye kadar?Aykut KUŞKAYA
Ölüme nişanlıydım,
Dünyaya geldiğimde.
Annem babam mutlu,
Bende göz yaşı.
Büyüdüm, çocuk oldum.
Arkadaşlar
buldum.
Bilirsiniz ilk çocukluk telaşı.
Delikanlı olunca,
Savrulup durdum.
Sonunda,
Sığınacak bir dost buldum.
Fırtınalı, rüzgarlı,
Zamanlardan kurtuldum.
Hiç dinmedi içimdeki
Bu duygu savaşı.
Ateşten
sözlerim var.
Söylesem seni yakar.
Ya sussam, saklı tutsam,
Beni yaralar.
Buğulanmış camlara,
Yazılmış gizli laflar.
Sordum kendime,
Nereye kadar?
Kime kalmış bu dünya?
İnanki sanada kalmaz.
Para, mal,
mülk, eğlence,
Bu koşuşturma nereye kadar?
Dostların düşman olur,
O dostu bulamazsan.
Sonsuzluktur yolumuz.
Öyleyse nereye kadar?
Nereye kadar?
Dünyaya geldiğimde.
Annem babam mutlu,
Bende göz yaşı.
Büyüdüm, çocuk oldum.
Arkadaşlar
buldum.
Bilirsiniz ilk çocukluk telaşı.
Delikanlı olunca,
Savrulup durdum.
Sonunda,
Sığınacak bir dost buldum.
Fırtınalı, rüzgarlı,
Zamanlardan kurtuldum.
Hiç dinmedi içimdeki
Bu duygu savaşı.
Ateşten
sözlerim var.
Söylesem seni yakar.
Ya sussam, saklı tutsam,
Beni yaralar.
Buğulanmış camlara,
Yazılmış gizli laflar.
Sordum kendime,
Nereye kadar?
Kime kalmış bu dünya?
İnanki sanada kalmaz.
Para, mal,
mülk, eğlence,
Bu koşuşturma nereye kadar?
Dostların düşman olur,
O dostu bulamazsan.
Sonsuzluktur yolumuz.
Öyleyse nereye kadar?
Nereye kadar?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
