Yüzyılın En Büyük Felaketi: GDO
Bugday
07/07/2005
________________________________________
Yaklaşık 50 sivil toplum kuruluşunun üye olduğu “GDO’ya Hayır Platformu” GDO’ları (Genetiği Değiştirilmiş organizmalar), “yüzyılın en büyük felaketi” olarak nitelendirdi. Kamuoyunun dikkatini GDO tehlikesine çekmek amacıyla bir açıklama yapan platform, Şubat 2004’de yayımladığı “YAŞAM PATENTLEMEZ” başlıklı deklarasyonla birlikte başlattığı imza kampanyasının yanı sıra paneller ve çeşitli etkinlikler düzenlenlenerek konuyu tartışmaya açıyor.
________________________________________
“GDO’ya Hayır Platformu” adına açıklama yapan organik ürün üreticisi Levent Gürsel Alev, “Neden GDO’ya hayır?” sorusunun cevabını yanıtladı:
1. İnsanlık tarihinde ilk kez canlılar üzerinde mülkiyet hakkı elde edilmektedir. Bir biyoteknoloji şirketi herhangi bir canlıya ait bir genin fonksiyonunu açığa çıkardığı zaman o gen üzerinde mülkiyet elde etmektedir. Oysa patent hakkı, yenilik getiren sınai buluşlara verilmektedir. Biz diyoruz ki, patent sadece o genin fonksiyonunu açığa çıkarmakta kullanılan tekniğe verilebilir. Hiçbir kişi ya da kuruluş kendini yeniden üretebilen ve milyarlarca yıl yaşayabilen bir canlı organizma üzerinde mülkiyet sahibi olamaz. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.
2. Yeryüzünde gen kaynakları bakımından zengin ülkeler genellikle güney yarımkürede bulunan üçüncü dünya ülkeleridir. Kuzeyde bulunan gelişmiş ülkeler ise gen kaynakları bakımından fakirdir. Örneğin ülkemizde varolan bitki türü yaklaşık 11 bin civarındadır. Avrupa kıtasında toplam 11 bin 500 bitki türü vardır. Biz gen kaynaklarımız bakımından tüm Avrupa kıtasıyla eşdeğer zenginliğe sahibiz.
Sözünü ettiğimiz biyolojik korsanlığın amacı; çok uluslu şirketlerin yüzyılımızın yeşil altını olarak gördükleri gen kaynaklarını sömürmesi, üçüncü dünya ülkelerinin biyolojik zenginliğinin gelişmiş ülkelere transfer edilmesidir.
3. GDO’lu üretim insan sağlığı için ciddi riskler taşımaktadır. Kolera bakterisi taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk geni taşıyan patates, balık geni domates gibi frankeştaynlar gıda olarak soframıza getirilmeye çalışılıyor. Uzmanlar, hastalıklar ve böceklere direnç gösteren transgenik bitkilerin diğer bitkilerden daha yüksek bir alerjik potansiyele sahip olduğunu söylüyorlar. Yapılan deneyler, genetik yapısı değiştirilen patateslerin fareler için toksik olduğunu, bağışıklık sisteminde bozukluklar ve viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğunu ortaya çıkarmıştır.
GDO’lu gıdalar, durgun virüslerin yeniden harekete geçmesi ve yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar üretmesi tehlikesini artırmaktadırlar. Örneğin, hamile farelere yedirilen virüs DNA’sının barsaklarda sindirilmediği, fare genomuna yerleştiği ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği kanıtlandı. Sonuçta, GDO’lu gıdalar antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşturması, toksik ya da alerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda da insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme tehlikesini doğurmaktadır.
4. GDO’lu tarım, kendi dışındaki tarım şekillerini, özellikle ekolojik tarımı ve son tahlilde de biyoçeşitliliği tehdit eden totaliter bir tekniktir. Arılar ve rüzgarlar yoluyla taşınan GDO’lu polenler 5-10 km’lik bir alana yayılmakta, komşu tarla ya da köylerdeki geleneksel ekinin ya da orman bitkileri gibi yabani türlerin genetiğini değiştirme tehlikesi doğurmaktadır.
Böylece; değiştirilmiş genler, bulundukları çevredeki doğal ürünlerde de genetik çeşitliliğin kaybına neden olmakta ve yabani türlerin doğal yapılarında sapmalar meydana getirmektedir.
Yani milyonlarca yılda oluşan türler beş on yıllık bir sürede yok olmakta ve yeni oluşan deli bitki türleri ortaya çıkabilmektedir. GDO, yeryüzündeki milyonlarca canlı türün varlığını tehdit etmekte, ekosistemi tahrip etmektedir.
5. İnsanlık tarihinde, tarım toplumlarının varoluşundan bu yana, üretim yapan çiftçi ektiği üründen bir sonraki ekimde kullanmak üzere tohumluk ayırır. Böylece kuşaktan kuşağa geçen bu sağlıklı tohumlar binlerce yıllık genetik yapıyı korur, geliştirir.
GDO’lu tohum ise çiftçiyi her ekimde yeniden tohum satın almak zorunda bırakmaktadır. Temel girdileri, enerji, gübre, ilaç ve tohum olan ülkemiz çiftçisi sürekli tohum satın almak zorunda bırakılarak çok uluslu tohum şirketlerine bağımlı hale getirilmek istenmektedir.
Ayrıca belli bir zararlıya karşı genleriyle oynanmış tohum, potansiyel başka bir zararlıyı önleyemez. İddia edilenin aksine GDO’lu tohum kullanan çiftçi daha fazla tarım ilacı kullanmak zorunda kalmaktadır. ABD’li köylüler bugün düşük verim nedeniyle GDO tüccarlarına davalar açmaktadır.
Çiftçiyi sürekli yeniden tohum satın almak, daha fazla tarım ilacı satın almak zorunda bırakan GDO’lu tarımı reddediyoruz.
GDO’ya Hayır Platformu'nun talepleri
1. Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO’lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. GDO’lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yok eden totaliter bir tekniktir. Bunların Türkiye’ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
2. GDO’lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO’lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını” belirten “etiketlerin” olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır.
3. GDO’lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO’lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye’ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
4. GDO’lu ürünlerin yüzde 98’i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı’nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
5. Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO’lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında uzlaşmaya gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.
6. Ulusal Biyogüvenlik Komitesi’ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
7. GDO’lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan muhtıra sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
8. Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye’deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
9. Cartagena Protokolü olarak tanımlanan Uluslararası Biyogüvenlik Çerçeve Sözleşmesi 24 Ocak tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Ancak, Cartagena Protokolü, ulusal acil eylem planı ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ile gerçek anlamda yürürlüğe girebilecektir.
GDO’lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi’nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
10. Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO’lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
11. İnsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
12. Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
13. Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.
Ayrıntılı bilgi için:
Ekmekten kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı!
Uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında!
Biyogüvenlik Yasası Yılan Hikâyesine Döndü
Dünya, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) etkilerini tartışırken uluslararası protokole dört yıl önce imza atan Türkiye'nin hâlâ ulusal bir biyogüvenlik yasası yok! Bu denetimsizlik yıllardır tonlarca GDO'lu mısır ve soyayı, yiyip içtiğimiz 1600 çeşit ürüne sokuyor. Dört yıldır çıkarılamayan yasanın perde arkasını ve GDO'larla ilgili gerçekleri Yeni Aktüel'e anlatan uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında!
Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger 1970'lerin ortalarında "Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz" demişti. Cümlenin birinci kısmı petrolün olduğu yerlerde; Ortadoğu'da, şimdilerde de Afrika'da, ikinci kısmıysa insanın olduğu her yerde karşımızda.
Laboratuvarlardan tarlalara, fabrikalardan pazara, markete, sofralarımızdan da vücudumuza uzanan zincir birileri tarafından biyoteknoloji yardımıyla sıkı sıkıya örülüyor.
Canlılara fiziksel özelliklerini veren genleri bir canlıdan alıp başka bir canlıya nakletme işi, yani genetik mühendislik sayesinde bugün bakteri genleri patateslere, sığır genleri balıklara, balık genleri domateslere aktarılabiliyor. Ve bu işlemin sonunda ortaya çıkan "canlılara", "Genetiği Değiştirilmiş Organizma", kısaca GDO deniyor. Bu şekilde sıcağa, soğuğa, böceklere ya da virüslere karşı dirençli yeni "tür"ler yaratılmış oluyor. Amaç "açlığa çözüm"! Çünkü GDO teknolojisiyle çok daha fazla ürün elde edilmesi, besin değerlerinin arttırılması ve raf ömürlerinin uzaması hedefleniyor
Patentlerle açlık körükleniyor!
Aslında çevrebilimciler açlık sorununun üretim eksikliğinden değil, plansız kullanım ve adil olmayan paylaşımdan kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Hatta mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğu vurgulanıyor. Peki GDO'ların sihri nerede kaldı diye soruyoruz Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın'a, bakın ne yanıt alıyoruz: "GDO meselesinde çokuluslu şirketlerin, tohum tekellerinin genetiğiyle oynayarak yaşamı patentlemeye çalıştıklarını ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini artık merkez ülkelere değil, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz. Bu çaba çevreden merkeze kaynak aktarma mekanizmasının yanında doğayı ve biyolojik çeşitliliği yok eden bir süreci de çok hoyrat bir şekilde dünyanın tüm coğrafyalarına dayatıyor. Aynı zamanda insan ve hayvan sağlığı açısından da ciddi tehditler içeren bir süreç olarak önümüzde duruyor." Kissinger'in sözünü şiar edinen ABD bu süreci ürettiği "terminatör" tohumlarla yönetiyor. Yani mısır, soya ya da pamuk genlerine aktarılan bu "yok edici" genler bir hasat dönemi sonunda "intihar ediyor" ve bir daha kullanılamıyor. Çiftçiler bu tohumu almak için her yıl yeniden para ödüyor. Ve Amerikan Monsanto şirketi yıllık 100 milyar dolarlık cirosuyla bu alanda en büyük paya sahip.
Çiftçiler de intihar ediyor!
Çiftçiliğin temel prensiplerinden "tohum saklama" yöntemi işleyemiyor bu süreçte. Bu durum Hindistan'da çiftçilerin intiharlarına kadar vardı. Biyo-çeşitlilikte dünyanın önde gelen ülkelerinden olan Hindistan biyoteknolojinin yarattığı çevresel bozulmayla boğuşurken, 1998'de Dünya Bankası bazı düzenlemeleri dayatarak Hindistan tohum piyasasını Monsanto gibi çokuluslu şirketlere açtı. Terminatör tohumlar binlerce yıldır kendi kendini idame ettiren tarım sistemine hakim oluyor. Bugün ekilebilir Hint topraklarının yüzde 75'i kurak alan. Çünkü genetiği değiştirilmemiş pirinç tohumlarından 1 kilogram ürün alabilmek için 3 bin litre su gerekirken, GDO'lu tohumlar aynı miktar için 5 bin litreye ihtiyaç duyuyor!
Ayrıca GDO'lu polenler, çevrede ekili GDO'suz tohumların genlerini de rahat bırakmıyor. "Gen kaçması" adı verilen bu durum, orijinal türleri de yok ediyor. GDO'ya Hayır Platformu Sözcüsü Levent Gürsel Alev'in sözleriyse durumun ciddiyetini ortaya koyuyor: "GDO'cular ekolojik, konvansiyonel tarımda da GDO'lu ekim yapılabilir diyor. Fakat bakıyorsunuz ki mısırda tozlaşma 35 kilometreye kadar uzanabiliyor doğal yollarla. Bu en azından kendi türünden olanları dölleyecek. GDO'lu tohumların tozlaşmaması ancak laboratuar ortamında olur." Üstelik bir kez değişime uğrayan orijinal genin de geri dönüşü yok! Ayrıca, zararlı böceklere karşı direnç sağlamak için bitkilere aktarılan toksin karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerini de yok ediyor. "Süper yabancı otlar"ın yaratılması da biyo-çeşitlilik üzerindeki başka bir tehdit. Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar durumu şöyle örnekliyor: "GDO'larla ilgili öngörü dünyada tarım ilacı kullanımının azalacağı, kalite ve verimliliğin artacağı yönünde. Fakat tam tersine Pestisit (zararlı böcek ilacı) kullanımı arttı. İngiltere'de yağlık kanola denemeleri sırasında çevrede kanolaya zarar veren yabani hardal otu tespit edilmiş. GDO'lu kanola bitkisinin genlerinin hardal otuyla birleşmeyeceği söylendi. Fakat birleşti ve süper bir bitki meydana geldi. Onu yok edecek ilaç yok şimdi de."
Ormansızlaşma da olayın diğer boyutu. Brezilya ve Arjantin'deki yağmur ormanları GDO'lu soya ve biyodizel üretimi için kullanılmak üzere ekilen GDO'lu kanolalar için yok ediliyor. Çin'deyse ormansızlaşmayla mücadele için GDO'lu ağaçlar dikiliyor. Ağaç ömrünün bitkilere göre kat kat fazla olduğu düşünülürse biyo-çeşitlilik üzerindeki tahribatını varın siz düşünün!
aktüel
Levent Gürsel Alev
leventgurselalev@superonline.com
www.bugday.org/gdo
www.gdo.ekolojikpolitika.org
1 Mart 2009 Pazar
Ziraat Mühendisleri Odası
Diğer Sayfa(lar): 1
________________________________________
Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO) Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünlerin girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere Türkiye’de marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
________________________________________
Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO), Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ağırlıklı olarak mısır, soya ve pamuk olmak üzere, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünler girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
ZDO yönetim kurulu adına açıklama yapan Gökhan Günaydın, dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiye yüzölçümüne yakın bir alan) GDO’lu ürün ekimi yapıldığına dikkat çekerek “Ekim alanlarının yüzde 99’u ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de bulunuyor” dedi. Günaydın’ın yaptığı açıklamaya göre, bu ülkelerden ABD, 40 milyon hektar ekim alanı ile ilk sırada yer alırken, onu 13.5 milyon hektar ile Arjantin, 3.5 milyon hektar ile Kanada ve 2.1 milyon hektar ile Çin izliyor. Ürünlerin ekim alanlarında aldıkları payda, 36.5 milyon hektar ile soya birinci, 12.4 milyon hektar ile mısır ikinci, 6.8 milyon hektar ile de pamuk üçüncü sırada yer alıyor.
Günaydın, ABD’den, borsa fiyatı ile ithal edilen mısır ya da soya ürününün, GDO’lu olmama olasılığının, yok denecek kadar az olduğunu belirtiyor. Çünkü ABD’de, GDO’lu olmayan ürün isteyen Avrupa’lı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal mısır ve soya üretimi yapılıyor ve borsa fiyatı düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinden satılıyor.
GDO’lu ürünler, insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde risk oluşturma olasılığı taşıyor. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması olasılığı, GDO’lu ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarıyor. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynakları arasında yer alıyor.
Ayrıca GDO’lu bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabiliyor. Bu gerçeklere ve yasak olmasına karşın, sağlık ve çevre açısından risk oluşturan GDO’lu ürünlerin, yıllardır Türkiye’ye serbestçe girdiğine dikkat çeken Gökhan Günaydın, Türkiye’nin, gümrüklerinde, GDO’lu ürün analizi yapabilecek laboratuar altyapısı olmadığını söylüyor.
Gökhan Günaydın’ın verdiği rakamlar ise GDO’lu ürün ithalatı konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor:
“Türkiye’ye 2003 yılında toplam 1.818.131 ton mısır girmiştir. Bu miktarın 1.113.483 tonu ABD, 356.753 tonu ise Arjantin’den gelmiştir. Başka bir deyişle, 1.8 milyon tonluk toplam mısır dışalımının yüzde 81’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır. Soya ürününde de durum farklı değildir. Türkiye 2003 yılında toplam 813.635 ton soya dışalımı yapmıştır. Bu miktarın 382.824 tonu ABD, 336.990 tonu ise Arjantin’den girmiştir. Başka bir deyişle, 813 bin tonluk toplam soya dışalımının yüzde 88’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır.”
Ziraat Mühendisleri Odası bu rakamlar karşısında ilgililere sorular yöneltiyor:
“Türkiye kamu yönetimi, yukarıda sözü edilen ürünlerin GDO’lu olmadığına ilişkin bir açıklama yapabiliyor mu? Bu yönde yapılacak olası bir açıklamanın inandırıcı olabilmesi için, ürünü gönderen ülkelerden elde edilmiş sertifikaların yeterli olmayacağı ortadadır.
ABD ve Arjantin kökenli mısır ve soya işlenerek elde edilen bebek mamasından kolalı içeceklere kadar geniş bir yelpazenin, insan sağlığı üzerinde oluşturduğu risklerin sorumlusu kimlerdir ?
Ülkeye girişi mevzuat hükümlerine göre yasak olan GDO’lu ürünlerin fiili olarak ta girişine engel olmak için kurulması gereken laboratuar altyapısı, neden yıllardır kurul(a)mamaktadır ?”
ZMO bu alanda acil olarak yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
“Transgenik ürünlerin ar-ge çalışmaları Türkiye’de yürütülmeli, sağlık açısından risk oluşturmadığı ve nesiller boyunca da oluşturmayacağı bilimsel bir kesinlilikle saptanmadan, kamunun yürüttüğü araştırma alanları dışında GDO’lu ürün üretilmesi kesinlikle engellenmelidir.
Dünyanın birçok ülkesinde, haklı tüketici tepkisi nedeniyle yasaklanan transgenik ürünlerin ülkeye girişine engel olacak teknik ve yönetimsel altyapı bir an önce kurulmalıdır. ABD kökenli çokuluslu şirketler ve onların yerli ortaklarının para kazanma hırsı uğruna, halk riske atılamaz
GDO'lu Gıdalardan Kaçınmanın Yolları (Çev.: Dünya ATAY)
Cuma, 26 Aralık 2008
Önsöz ve Açıklama
Okumakta olduğunuz metin,Center for Food Safety and Institute for Responsible Technology tarafından “NON-GMO SHOPPING GUIDE- How to avoid foods made with genetically modified organisms (GMOs)” ismiyle ABD vatandaşları için hazırlanmış broşürün Türkçeye çevrilmiş şeklidir.
Bilindiği üzere ABD, dünyadaki GDO’lu ürünlerin en çok üretildiği ve tüketildiği ülke olup, Amerikan halkının büyük bölümü bunları tüketmek istemediklerini , satın aldıkları ürünlerin GDO’lu olup olmadığını bilme hakları olduğunu savunmaktadırlar. ABD hükümetleri ise, biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarına ters geleceği için etiketleme uygulamasına geçmemekte ısrar etmektedirler.
Tüketicilerin yaşamları için gereksinim duydukları besin maddelerinin sağlık ve güvenilirliklerini sorgulama haklarına , gıda egemenliklerini koruma haklarına saygı göstermeyen hükümetler karşısında, dünya ülkelerinin duyarlı sivil örgütleri bu görevi üstlenmektedirler.
ABD’ndeki Tüketici Örgütleri, Bilim ve Sağlık Örgütleri, Organik Çiftlikler ve Çiftçi Örgütleri başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları, GDO’ların sağlık, tarım ve ekolojiye olumsuz etkileri nedeniyle direnç gösterdikleri GDO’lu Gıda Ürünlerini bu tip broşürler ile teşhir etmektedirler.Teşhir edilen ürünler ve bu ürünleri üreten şirketlerin kimler olduğunu dikkatlice incelemenizi, Türkiye’de faaliyet gösteren bazı çok uluslu şirketlerin aynı yada benzer ürünleri Türkiye’ye de soktuklarını hatırlatmak isteriz.
Genetik Mühendislik yada Genetik Modifikasyona Uğratılmış Gıdalar, laboratuvar şartlarında gıda için kullanılan bitkilerin yada hayvanların DNA’larının içine çeşitli genlerin yapay olarak aktarılmasıyla oluşurlar. Bunun sonucunda GDO olarak adlandırdığımız Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar meydana gelir.
GDO’ların üretim aşamasında, bakteriler, virüsler, böcekler, hayvanlar ve hatta insanlardan gen aktarımı yapılmaktadır. Çoğu Amerikalı, “GDO etiketi” olduğu takdirde bu besinleri tüketmeyeceklerini söylemesine rağmen diğer endüstrileşmiş ülkelerin tersine ABD hükümetleri etiketlemeyi zorunlu kılmamıştır.
Bu GDO-suz Ürün Alışveriş Klavuzu satın aldığınız gıdalar hakkında bilgi edinme hakkınızı hatırlatmak ve GDOlu ürünleri tanıma ve onlardan sakınma konusunda size yardımcı olmak için tasarlanmıştır.
GDO’lu Ürün Grupları
•Meyve ve sebzeler
•Et, balık ve yumurtalar
•Alternatif et ürünleri
•Süt ve süt ürünleri
•Alternatif süt ve süt ürünleri
•Mamalar
•Tahıllar, baklagiller ve makarnalar
•Tahıl gevrekleri
•Fırınlanmış gıdalar
•Dondurulmuş gıdalar
•Çorba, sos ve konserveler
•Çeşniler
•Snack Foods (Atıştırma Gıdalar-Çerezler)
•Şeker, çikolata ve tatlandırıcılar
•Sodalar, meyve suları ve diğer içecekler
Genetiği değiştirilmiş organizmaları kullanan markalardan nasıl kaçınılır?
GD ürünlerden kaçınmanın ipuçları:
1-Organik Ürünler satın alın.
Sertifikalı organik ürünler GDO içeremezler. Yani, “%100 organik” ,“organik”, “organik içeriklidir” etiketi taşıyan bir ürün satın aldığınızda, bu ürünün GDO’lar ile üretilmiş olması yasaktır. Örneğin, “ organik içeriklidir” etiketli bir ürün % 70 organik içerikli olsa dahi, %100 GDOsuz olmak zorundadır.
2-“GDOsuz” etiketi arayın.
Şirketler gönüllü olarak ürünlerini “GDOsuz” olarak etiketleyebilir. Örneğin “GDOsuz” ve “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Kullanılmadan Üretilmiştir”. Bazı ürünlerde ise sadece tek bir riskli içeriğin, örneğin “Soya Lesitin”in, GDOsuz olduğu belirtilir.
3-Riskli içeriklerden kaçının
GD herhangi bir mahsül içeren tüm ürünlerden kaçının. Çoğu GD içerikli ürünler dört büyükler ile üretilmiştir: Mısır, Soya Fasulyesi, Kanola ve Pamuk . Genetiği Değiştirilmiş dört büyükler içeren gıda ürünlerinin bazıları aşağıdaki gibidir:
Mısır içerikliler:
-Mısır unu, yağı, nişastası, gluteni, şurubu
-Tatlandırıcılar: fruktoz, glikoz, dekstroz
-Modifiye edilmiş gıda nişastası
Soya içerikliler:
-Soya unu, lesitini, proteini, isolat ve isoflavonu
-Bitkisel yağ ve protein
Kanola içerikliler:
-Kanola yağı
Pamuk içerikliler:
-Pamuk yağı
ABD’nde , GDO’lu Şeker Pancarı da gıda ürünleri içinde yer almaya başlamıştır. GDO’lu şeker pancarından kaçınmak için organik ve GDOsuz şekerleri, %100 şeker kamışından elde edilen şekerleri veya organik şeker ile üretilmiş şeker ve çikolata ürünlerini tercih edin.
4-Bu klavuzda listelenen ürünleri satın alın.
Alışveriş sırasında bu klavuzu yanınızda bulundurun. Alışveriş çantanızda,yada arabanızda saklayın.
MEYVE VE SEBZELER
Amerika’da satılan taze meyve ve sebzelerin küçük bir kısmı genetiği değiştirilmiştir. Çekirdeksiz karpuz gibi ürünler genetiği değiştirilmiş değildir. Kabak, sarı crookneck kabak ve tatlı mısırların bazıları GDO’lu olabilir. Genetiği değiştirilmiş tek ticari meyve Hawaii’den gelen Papayadır- Hawaii’den gelen papayaların neredeyse yarısı GDOludur.
ET, BALIK VE YUMURTALAR
Henüz genetiği değiştirilmiş balık, kümes hayvanı veya çiftlik hayvanı satışa sunulmamıştır. Fakat, Tahıl gibi GDOlu ürünlerle beslenen hayvanlardan üretilen pek çok organik olmayan ürün vardır. %100 ot/ çimenle beslenen hayvanları ve çiftlik balığı yerine açık deniz balıklarını tercih edin.
Yumurtalar
GDOsuz ürünler
Egg Innovations Organic
Eggland’s Best Organic
Land O’Lakes Organic
Nest Fresh Organic
Organic Valley
Pete and Jerry’s Organic Eggs
Wilcox Farms Organic
ALTERNATİF ET ÜRÜNLERİ
Pek çok alternatif et ürünleri genetiği değiştirilmiş ürünlerle işlenir. Bu sebepten ürünlerin içeriğini incelerken risk içeren Dört Büyüklere, özellikle soyaya çok dikkat edin.
GDOsuz ürünler
365 Brand (Whole Foods)
Amy’s
Sunshine Burger
Vitasoy
Wildwood
White Wave
GDO’lu olma ihtimali olan ürünler:
Boca (Kraft)
Gardenburger
Morningstar Farms, Morningstar Farms Natural Touch (Kellogg)
ALTERNATİF SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ:
Bazı ABD’li süt ürünleri çiftlik sahipleri ineklerine süt üretimini arttırmak için genetiği değiştirilmiş hormon rbGH( rbST olarak ta bilinir) enjekte eder. “rbGH/rbSTsiz inek” etiketli ürünleri satın alın. Pek çok alternatif süt ve süt ürünleri soya fasulyesinden üretilir ve GD maddeler içerebilir.
SÜT ve SÜT ÜRÜNLERİ
GDOsuz Ürünler
Organik sertifikalı olanlar :
Alta Dena Organics
Butterworks Farm
Harmony Hills Dairy
Horizon Organic
Morningland Dairy
Natural by Nature
Organic Valley
Radiance Dairy
Safeway Organic Brand
Seven Stars Farm
Straus Family Creamery
Stonyfield Farm
Wisconsin Organics
rbGHsiz ürünler
Alta Dena
Ben & Jerry’s Ice Cream
Brown Cow Farm
Crowley Cheese of Vermont
Franklin County Cheese
Grafton Village Cheese
Great Hill Dairy
Lifetime Dairy
Alpenrose Dairy
Berkeley Farms
Clover Stornetta Farms
Joseph Farms Cheese
Sunshine Dairy Foods
Tillamook Cheese
Wilcox Family Farms
Midwest and Gulf States
Chippewa Valley Cheese
Erivan Dairy Yogurt
Promised Land Dairy
Westby Cooperative Creamery
Blythedale Farm Cheese
Crescent Creamery
Derle Farms (milk with “no rbST” label only)
Erivan Dairy Yogurt
Farmland Dairies
Oakhurst Dairy
Wilcox Dairy (rbST-free dairy line only)
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Colombo (General Mills)
Dannon
Kemps (aside from “Select” brand)
Land O’ Lakes
Parmalat
Sorrento
Yoplait (General Mills)
ALTERNATİF SÜT ve SÜT ÜRÜNLERİ
GDOsuz Ürünler
Belsoy
EdenSoy
Imagine Foods/Soy Dream
Nancy’s Cultured Soy
Pacific Soy
Silk
Soy Delicious
Sun Soy
Stonyfield Farm O’Soy
Tofutti
VitaSoy/Nasoya
WestSoy
WholeSoy
Yves The Good Slice
Zen Don
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
8th Continent
MAMALAR
Çoğu mamanın ana maddesi süt yada soya proteinidir. Genelde bu ürünlerin içindeki gizli ürünler rbGH enjekte edilmiş ineklerden elde edilen süt veya soyadır. Aynı zamanda bazı markalar GDOlu mısır şurubu, mısır şurubu veya soya lecithini de kullanırlar.
GDOsuz ürünler
Baby’s Only (certified organic products)
Earth’s Best
Gerber products
HAPPYBABY
Organic Baby
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Beech-Nut
Enfamil
Good Start
Nestlé
Similac/Isomil
TAHIL, BAKLAGİL VE MAKARNALAR
Mısır dışında gıda marketinde GDOlu tahıl ürünleri bulunmaz. %100 buğdaydan üretilmiş makarna, kuskus, pirinç, arpa, yulaf,sorgum ve soya hariç kuru baklagilleri tercih edin.
GDOsuz Ürünler
Annie’s Natural Pasta
Bob’s Red Mill (organic line)
Eden certified organic grains
Kamut
Lundberg Family Farms
Vita-Spelt pasta
PAKETLENMİŞ GIDALAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Annie’s Homegrownorganik sertifikalı makarna ve peyniri,
Casbah (Hain-Celestial)
Dr. McDougall’s Right Foods
Fantastic Foods
Lotus Foods
Lundberg Farms Rice Sensations
Organic Planet
Değişimin Tohumları (Seeds of Change) organik sertifikalı Kutulu ürünleri
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Betty Crocker meals (General Mills)
Knorr (Unilever)
Kraft Macaroni & Cheese meals
Lipton meal packets (Unilever)
Near East (Quaker)
Pasta Roni and Rice-A-Roni meals (Quaker)
KAHVALTILIK GEVREKLER & BARLAR
Genellikle mısır ve soyadan üretildikleri için, kahvaltılık gevrek ve barların GDOlu ürün içerme ihtimali yüksektir.
GDOsuz Ürünler
Barbara’s (organic line)
Cascadian Farms
Eden
EnviroKidz
Golden Temple
Grandy Oats
Health Valley (organic line)
Lundberg® Purely Organic
Rice Cereal
Nature’s Path
Omega Smart Bars
Peace Cereal Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
General Mills
Kellogg
Post (Kraft)
Quaker
FIRINLANMIŞ GIDALAR
Buğday unu, pirinç, yulaf gibi fırınlanmış ürünlerin genetiği modifiye edilmese de, çoğu paketlenmiş ekmek ve hamurişi gıdalar Mısır Şurubu gibi GDOlu maddeler içerir.
GDOsuz Ürünler
Arrowhead Mills (organic line)
Bakery on Main
Bob’s Red Mill (organic line)
Dr. McDougall’s Right Foods
Dr Oetker Organics
French Meadow
Natural Ovens Bakery (organic line)
Nature’s Path
Rumford Baking Powder
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Aunt Jemima (Pinnacle Foods)
Betty Crocker (General Mills)
Calumet Baking Powder (Kraft)
Duncan Hines (Pinnacle Foods)
Hungry Jack (Smucker’s)
Pillsbury (Smucker’s)
DONDURULMUŞ GIDALAR
Çoğu dondurulmuş gıda üretim aşamasında çok sayıda işleme uğrar. Dört büyüklere dikkat edin, GDOsuz etiketi taşımadığı sürece dört büyüklerden herhangi birini içeren dondurulmuş gıdalardan uzak durun.
GDOsuz Ürünler
A.C. LaRocco
Amy’s Kitchen
Cascadian Farms Organic frozen meals and vegetables
Cedarlane
Linda McCartney frozen meals
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Boca (Kraft)
Celeste (Pinnacle Foods)
Eggo Waffles (Kellogg)
Gardenburger
Green Giant frozen meals (General Mills)
Healthy Choice (ConAgra)
Kid’s Cuisine (ConAgra)
Lean Cuisine (Nestle)
Marie Callender’s (ConAgra)
Morningstar Farms, Morningstar Farms Natural Touch (Kellogg)
Rosetto Frozen Pasta (Nestle)
Stouffer’s (Nestle)
Swanson (Campbell’s)
Tombstone (Kraft)
Totino’s (Smucker’s)
Voila! (Birds Eye/Unilever)
ÇORBALAR, SOSLAR VE KONSERVELER
Çoğu çorba ve sos pek çok işlemden geçer; alışveriş sırasında içindekiler listesini dört büyükleri de göz önünde bulundurarak dikkatlice inceleyin.
ÇORBALAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Fantastic Foods
Health Valley/Westbrae
Imagine Natural
Natural/Hain
ShariAnn’s Organics
Walnut Acres certified organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Chef Boyardee, Healthy Choice (ConAgra)
Campbell’s products (including Healthy Request, Chunky, Simply Home, and Pepperidge Farm)
Hormel products
Progresso products (General Mills)
SOSLAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s (organic line)
Annie’s Natural
Eden
Green Mountain Gringo & certified-organic salsa
Muir Glen Organic pasta sauce & salsa
Seeds of Change certified-organic pasta sauce
Walnut Acres certified-organic pasta sauce
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Bertolli (Unilever)
Chi-Chi’s (Hormel)
Classico (Heinz)
Del Monte
Healthy Choice (ConAgra)
Hunt’s (ConAgra)
Old El Paso (General Mills)
Pace (Campbell’s)
Prego (Campbell’s)
Ragu (Unilever)
KONSERVELER
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Annie’s Natural
Eden
ShariAnn’s certified organic beans
Westbrae certified organic beans
Yves Veggie Cuisine (Hain Celestial)
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Chef Boyardee
Dinty Moore, Stagg, Hormel (Hormel)
Franco-American (Campbell’s)
SALATA SOSLARI, YAĞ ve ÇEŞNİLER
Etikette açıklanmadığı taktirde mısır, soya yağı, pamuk tohumu ve kanola yağı büyük ihtimalle GDO içerir. Saf zeytin, hindistancevizi, susam, ayçiçeği, badem, üzümçekirdeği ve yer fıstığı yağı tercih edin. Ve mısır şurubu değil, kamış şekeri ile üretilmiş reçel, tatlı ve jöle satın alın.
GDOsuz Ürünler
Annie’s
Bragg’s liquid amino
Drew’s salad dressing
Eden
Emerald Cove
Emperor’s Kitchen
Follow Your Heart
Harvest Moon Mushrooms
I.M. Health SoyNut Butters
Maranatha Nut Butters
Miso Master
Muir Glen organic tomato ketchup
Nasoya
Newmans Own Organic
Spectrum oils and dressings
SushiSonic Asian Condiments
Vegan by Nature Buttery Spreads
Vigoa Cuisine
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Crisco (Smucker’s)
Del Monte
Heinz
Hellman’s (Unilever)
Kraft condiments and dressings
Mazola
Pam (ConAgra)
Peter Pan (ConAgra)
Skippy (Unilever)
Smucker’s
Wesson (ConAgra)
Wish-Bone (Unilever)
SNACK FOODS (Atıştırmalık Yiyecekler)
Buğday, pirinç ve yulaflı , ayçiçek yağı ve aspir içeren snackleri tercih edin. Genetiği değiştirilmiş patlamış mısır bulunmamaktadır.
GDOsuz Ürünler
Barbara’s (organic line)
Bearitos/Little Bear Organics (Hain Celestial)
Eden
Garden of Eatin’
Grandy Oats
Hain Pure Snax/Hain Pure Foods
Health Valley
Kettle Foods
Nature’s Path Organic
Namaste Foods
Newman’s Own Organics & Newman’s Own
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
FritoLay (Lay’s, Ruffles, Doritos, Cheetos, Tostitos)
Hostess Products (Interstate Brands)
Keebler (Kellogg’s)
Kraft (Nabisco, Nilla Wafers, Oreos, Ritz, Nutter Butter, Honey Maid, SnackWells, Teddy Grahams, Wheat Thins, Triscuit)
Pepperidge Farm (Campbell’s)
Pringles
Quaker Oats Company
ENERJİ BARLARI
GDOsuz Ürünler
Clif Bar
Genisoy Bars
Lara Bar
Luna Bar
Macrobars
Nature’s Path
Nutiva
Odwalla
Optimum Energy Bar
Organic Food Bar
Weil by Nature’s Path Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Balance Bar
Nature Valley snack bars and granola bars (General Mills)
Nabisco Bars (Kraft)
PowerBar (Nestle)
Quaker Granola Bars
ŞEKER VE ÇİKOLATALAR & TATLANDIRICILAR
Çoğu tatlandırıcı, ve tatlandırıcı barındıran şeker ve çikolata GDO içerir.%100 kamış şekeri, konsantre kamış suyu veya organik şeker içeren GDOsuz tatlandırıcıları, şeker ve çikolataları tercih edin, GDOlu şeker pancarı şekerinden kaçının. Çikolatadaki soya lesitin’e ve şekerdeki mısır şurubuna dikkat edin. Tatlandırıcılardan aspartam GD mikroorganizmalardan üretilir. Aynı zamanda NutraSweet® ve Equal® olarak ta bilinir ve alkolsüz içecekler, şeker, sakız, tatlılar, yoğurt, tabletop tatlandırıcıları, vitamin ile şekersiz öksürük bonbonları gibi eczane ürünleri de dahil olmak üzere 6,000den fazla gıda maddesinde bulunur.
ÇİKOLATALAR
GDOsuz Ürünler
Chocolove
Endangered Species Chocolate
Ghirardelli Chocolate
Green & Black’s Organic Chocolate
Newman’s Own
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Hershey’s
Nestlé (Crunch, Kit Kat, Smarties)
Toblerone (Kraft)
ŞEKERLER
GDOsuz Ürünler
Jelly Belly
Reed’s Crystallized Ginger candy (Sertifikalı organik)
St. Claire Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Hershey’s
Lifesaver (Kraft)
Nestlé
TATLANDIRICILAR
GDOsuz Ürünler
Eden
Sweet Cloud
SODALAR, MEYVE SULARI VE DİĞER İÇECEKLER
Çoğu meyve suyu GDO’suz meyveden üretilse de mısır bazlı tatlandırıcıların büyük kısmı (mesela yüksek fruktozlu mısır şurubu) GDO içerir.Sodaların çoğu su ve mısır şurubundan üretilir.
% 100 meyve sularını tercih edin.
GDOsuz Ürünler
After the Fall organic juices
Big Island Organics
Blue Sky
Cascadian Farm
Crofters Organic
Eden
Odwalla
Organic Valley
Quinoa Gold
R.W. Knudsen organic juices
and spritzers (Smucker’s)
Santa Cruz Organic (Smucker’s)
Sea20 Organic Energy Drink
Teeccino Herbal Caffe
Walnut Acres Organic Juices
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Coca-Cola (Fruitopia, Minute Maid, Hi-C, NESTEA)
Hansen Beverage Company
Hawaiian Punch (Procter and Gamble)
Kraft (Country Time, Kool-Aid,Crystal Light, Capri Sun, Tang)
Libby’s (Nestlé)
Ocean Spray
Pepsi (Tropicana, Frappuccino,Gatorade, SoBe, Dole)
Sunny Delight (Procter and Gamble)
GİZLİ GD İÇERİKLERİ
İşlenmiş ürünler “organik” ya da “GDOsuz” ilan edilmedikleri sürece çoğunlukla gizli GDO barındırırlar. Aşağıdaki içerikler GDOlar ile üretilmiş olabilir.
Aspartam,
B12 Vitamini
Bitkisel katı yağ (margarin),
Bitkisel sıvı yağ,
C vitamini (Askorbik asit)
Dekstrin,
Dekstroz,
Diasetil,
İnvert şeker,
İsoflovon,
Kabartma tozu,
Karamel,
Digliserit,
E vitamini,
Fenilalanin,
Gliserid,
Gliserin,
Glisin,
Glukoz,
Glutamat,
Glutamik asit,
Gluten,
Hemi selüloz
İnositol,
Laktik asit,
Lesitin,
Lisin
Gliserol,
Maltodekstrin,
Maltoz,
Mannitol,
Mısır gluteni
Mısır nişastası,
Mısır şurubu,
Mısır yağı,
Modifiye nişasta,
Monosodyum glutamat,
Nişasta,
Oleik asit,
Selüloz,
Sıvı yada kristalize fruktoz,
Siklodekstrin,
Sistein,
Sitrik asit,
Sorbitol,
Soya lesitini,
Soya proteini,
Soya unu,
Stearik asit,
Tofu,
Trigliserit
Bu klavuz, genetik testlere değil şirketlerin demeç ve bilgilerine dayanır.
“GDOsuz” etiketli ürünler üretim aşaması süresince GDOlu ürün kullanılmadığı anlamına gelse de, GDO doğal yollarla; polen yolu ile, rüzgar ve böcekler ile , tohum bozulması yolu ile ya da insan hatalarıyla yayılabilir.
Yani ürünlerin %100 GDOsuz olma garantisi yoktur.
GDOlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Feffrey M. Smith’in “Genetic Roulette: The Documented Health Risks of Genetically Engineered Foods” ya da Andrwe Kimbrell’in “Your Right to Know: Genetic Engineering and the Secret Changes in Your Food” isimli .kitaplarından faydalanabilirsiniz.
Ayrıca;
www.centerforfoodsafety.org ve www.HealthierEating.org.
adreslerinden de GDO hakkında bilgi edinebilirsiniz.
---
NON-GMO SHOPPING GUIDE- How to avoid foods made with genetically modified organisms (GMOs)
Center for Food Safety and Institute for Responsible Technology
GDO'ya HAYIR PLATFORMU için Dünya Atay tarafından çevirilmiştir.
10 Aralık 2008
________________________________________
Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO) Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünlerin girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere Türkiye’de marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
________________________________________
Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO), Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ağırlıklı olarak mısır, soya ve pamuk olmak üzere, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünler girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
ZDO yönetim kurulu adına açıklama yapan Gökhan Günaydın, dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiye yüzölçümüne yakın bir alan) GDO’lu ürün ekimi yapıldığına dikkat çekerek “Ekim alanlarının yüzde 99’u ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de bulunuyor” dedi. Günaydın’ın yaptığı açıklamaya göre, bu ülkelerden ABD, 40 milyon hektar ekim alanı ile ilk sırada yer alırken, onu 13.5 milyon hektar ile Arjantin, 3.5 milyon hektar ile Kanada ve 2.1 milyon hektar ile Çin izliyor. Ürünlerin ekim alanlarında aldıkları payda, 36.5 milyon hektar ile soya birinci, 12.4 milyon hektar ile mısır ikinci, 6.8 milyon hektar ile de pamuk üçüncü sırada yer alıyor.
Günaydın, ABD’den, borsa fiyatı ile ithal edilen mısır ya da soya ürününün, GDO’lu olmama olasılığının, yok denecek kadar az olduğunu belirtiyor. Çünkü ABD’de, GDO’lu olmayan ürün isteyen Avrupa’lı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal mısır ve soya üretimi yapılıyor ve borsa fiyatı düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinden satılıyor.
GDO’lu ürünler, insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde risk oluşturma olasılığı taşıyor. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması olasılığı, GDO’lu ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarıyor. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynakları arasında yer alıyor.
Ayrıca GDO’lu bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabiliyor. Bu gerçeklere ve yasak olmasına karşın, sağlık ve çevre açısından risk oluşturan GDO’lu ürünlerin, yıllardır Türkiye’ye serbestçe girdiğine dikkat çeken Gökhan Günaydın, Türkiye’nin, gümrüklerinde, GDO’lu ürün analizi yapabilecek laboratuar altyapısı olmadığını söylüyor.
Gökhan Günaydın’ın verdiği rakamlar ise GDO’lu ürün ithalatı konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor:
“Türkiye’ye 2003 yılında toplam 1.818.131 ton mısır girmiştir. Bu miktarın 1.113.483 tonu ABD, 356.753 tonu ise Arjantin’den gelmiştir. Başka bir deyişle, 1.8 milyon tonluk toplam mısır dışalımının yüzde 81’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır. Soya ürününde de durum farklı değildir. Türkiye 2003 yılında toplam 813.635 ton soya dışalımı yapmıştır. Bu miktarın 382.824 tonu ABD, 336.990 tonu ise Arjantin’den girmiştir. Başka bir deyişle, 813 bin tonluk toplam soya dışalımının yüzde 88’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır.”
Ziraat Mühendisleri Odası bu rakamlar karşısında ilgililere sorular yöneltiyor:
“Türkiye kamu yönetimi, yukarıda sözü edilen ürünlerin GDO’lu olmadığına ilişkin bir açıklama yapabiliyor mu? Bu yönde yapılacak olası bir açıklamanın inandırıcı olabilmesi için, ürünü gönderen ülkelerden elde edilmiş sertifikaların yeterli olmayacağı ortadadır.
ABD ve Arjantin kökenli mısır ve soya işlenerek elde edilen bebek mamasından kolalı içeceklere kadar geniş bir yelpazenin, insan sağlığı üzerinde oluşturduğu risklerin sorumlusu kimlerdir ?
Ülkeye girişi mevzuat hükümlerine göre yasak olan GDO’lu ürünlerin fiili olarak ta girişine engel olmak için kurulması gereken laboratuar altyapısı, neden yıllardır kurul(a)mamaktadır ?”
ZMO bu alanda acil olarak yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
“Transgenik ürünlerin ar-ge çalışmaları Türkiye’de yürütülmeli, sağlık açısından risk oluşturmadığı ve nesiller boyunca da oluşturmayacağı bilimsel bir kesinlilikle saptanmadan, kamunun yürüttüğü araştırma alanları dışında GDO’lu ürün üretilmesi kesinlikle engellenmelidir.
Dünyanın birçok ülkesinde, haklı tüketici tepkisi nedeniyle yasaklanan transgenik ürünlerin ülkeye girişine engel olacak teknik ve yönetimsel altyapı bir an önce kurulmalıdır. ABD kökenli çokuluslu şirketler ve onların yerli ortaklarının para kazanma hırsı uğruna, halk riske atılamaz
GDO'lu Gıdalardan Kaçınmanın Yolları (Çev.: Dünya ATAY)
Cuma, 26 Aralık 2008
Önsöz ve Açıklama
Okumakta olduğunuz metin,Center for Food Safety and Institute for Responsible Technology tarafından “NON-GMO SHOPPING GUIDE- How to avoid foods made with genetically modified organisms (GMOs)” ismiyle ABD vatandaşları için hazırlanmış broşürün Türkçeye çevrilmiş şeklidir.
Bilindiği üzere ABD, dünyadaki GDO’lu ürünlerin en çok üretildiği ve tüketildiği ülke olup, Amerikan halkının büyük bölümü bunları tüketmek istemediklerini , satın aldıkları ürünlerin GDO’lu olup olmadığını bilme hakları olduğunu savunmaktadırlar. ABD hükümetleri ise, biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarına ters geleceği için etiketleme uygulamasına geçmemekte ısrar etmektedirler.
Tüketicilerin yaşamları için gereksinim duydukları besin maddelerinin sağlık ve güvenilirliklerini sorgulama haklarına , gıda egemenliklerini koruma haklarına saygı göstermeyen hükümetler karşısında, dünya ülkelerinin duyarlı sivil örgütleri bu görevi üstlenmektedirler.
ABD’ndeki Tüketici Örgütleri, Bilim ve Sağlık Örgütleri, Organik Çiftlikler ve Çiftçi Örgütleri başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları, GDO’ların sağlık, tarım ve ekolojiye olumsuz etkileri nedeniyle direnç gösterdikleri GDO’lu Gıda Ürünlerini bu tip broşürler ile teşhir etmektedirler.Teşhir edilen ürünler ve bu ürünleri üreten şirketlerin kimler olduğunu dikkatlice incelemenizi, Türkiye’de faaliyet gösteren bazı çok uluslu şirketlerin aynı yada benzer ürünleri Türkiye’ye de soktuklarını hatırlatmak isteriz.
Genetik Mühendislik yada Genetik Modifikasyona Uğratılmış Gıdalar, laboratuvar şartlarında gıda için kullanılan bitkilerin yada hayvanların DNA’larının içine çeşitli genlerin yapay olarak aktarılmasıyla oluşurlar. Bunun sonucunda GDO olarak adlandırdığımız Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar meydana gelir.
GDO’ların üretim aşamasında, bakteriler, virüsler, böcekler, hayvanlar ve hatta insanlardan gen aktarımı yapılmaktadır. Çoğu Amerikalı, “GDO etiketi” olduğu takdirde bu besinleri tüketmeyeceklerini söylemesine rağmen diğer endüstrileşmiş ülkelerin tersine ABD hükümetleri etiketlemeyi zorunlu kılmamıştır.
Bu GDO-suz Ürün Alışveriş Klavuzu satın aldığınız gıdalar hakkında bilgi edinme hakkınızı hatırlatmak ve GDOlu ürünleri tanıma ve onlardan sakınma konusunda size yardımcı olmak için tasarlanmıştır.
GDO’lu Ürün Grupları
•Meyve ve sebzeler
•Et, balık ve yumurtalar
•Alternatif et ürünleri
•Süt ve süt ürünleri
•Alternatif süt ve süt ürünleri
•Mamalar
•Tahıllar, baklagiller ve makarnalar
•Tahıl gevrekleri
•Fırınlanmış gıdalar
•Dondurulmuş gıdalar
•Çorba, sos ve konserveler
•Çeşniler
•Snack Foods (Atıştırma Gıdalar-Çerezler)
•Şeker, çikolata ve tatlandırıcılar
•Sodalar, meyve suları ve diğer içecekler
Genetiği değiştirilmiş organizmaları kullanan markalardan nasıl kaçınılır?
GD ürünlerden kaçınmanın ipuçları:
1-Organik Ürünler satın alın.
Sertifikalı organik ürünler GDO içeremezler. Yani, “%100 organik” ,“organik”, “organik içeriklidir” etiketi taşıyan bir ürün satın aldığınızda, bu ürünün GDO’lar ile üretilmiş olması yasaktır. Örneğin, “ organik içeriklidir” etiketli bir ürün % 70 organik içerikli olsa dahi, %100 GDOsuz olmak zorundadır.
2-“GDOsuz” etiketi arayın.
Şirketler gönüllü olarak ürünlerini “GDOsuz” olarak etiketleyebilir. Örneğin “GDOsuz” ve “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Kullanılmadan Üretilmiştir”. Bazı ürünlerde ise sadece tek bir riskli içeriğin, örneğin “Soya Lesitin”in, GDOsuz olduğu belirtilir.
3-Riskli içeriklerden kaçının
GD herhangi bir mahsül içeren tüm ürünlerden kaçının. Çoğu GD içerikli ürünler dört büyükler ile üretilmiştir: Mısır, Soya Fasulyesi, Kanola ve Pamuk . Genetiği Değiştirilmiş dört büyükler içeren gıda ürünlerinin bazıları aşağıdaki gibidir:
Mısır içerikliler:
-Mısır unu, yağı, nişastası, gluteni, şurubu
-Tatlandırıcılar: fruktoz, glikoz, dekstroz
-Modifiye edilmiş gıda nişastası
Soya içerikliler:
-Soya unu, lesitini, proteini, isolat ve isoflavonu
-Bitkisel yağ ve protein
Kanola içerikliler:
-Kanola yağı
Pamuk içerikliler:
-Pamuk yağı
ABD’nde , GDO’lu Şeker Pancarı da gıda ürünleri içinde yer almaya başlamıştır. GDO’lu şeker pancarından kaçınmak için organik ve GDOsuz şekerleri, %100 şeker kamışından elde edilen şekerleri veya organik şeker ile üretilmiş şeker ve çikolata ürünlerini tercih edin.
4-Bu klavuzda listelenen ürünleri satın alın.
Alışveriş sırasında bu klavuzu yanınızda bulundurun. Alışveriş çantanızda,yada arabanızda saklayın.
MEYVE VE SEBZELER
Amerika’da satılan taze meyve ve sebzelerin küçük bir kısmı genetiği değiştirilmiştir. Çekirdeksiz karpuz gibi ürünler genetiği değiştirilmiş değildir. Kabak, sarı crookneck kabak ve tatlı mısırların bazıları GDO’lu olabilir. Genetiği değiştirilmiş tek ticari meyve Hawaii’den gelen Papayadır- Hawaii’den gelen papayaların neredeyse yarısı GDOludur.
ET, BALIK VE YUMURTALAR
Henüz genetiği değiştirilmiş balık, kümes hayvanı veya çiftlik hayvanı satışa sunulmamıştır. Fakat, Tahıl gibi GDOlu ürünlerle beslenen hayvanlardan üretilen pek çok organik olmayan ürün vardır. %100 ot/ çimenle beslenen hayvanları ve çiftlik balığı yerine açık deniz balıklarını tercih edin.
Yumurtalar
GDOsuz ürünler
Egg Innovations Organic
Eggland’s Best Organic
Land O’Lakes Organic
Nest Fresh Organic
Organic Valley
Pete and Jerry’s Organic Eggs
Wilcox Farms Organic
ALTERNATİF ET ÜRÜNLERİ
Pek çok alternatif et ürünleri genetiği değiştirilmiş ürünlerle işlenir. Bu sebepten ürünlerin içeriğini incelerken risk içeren Dört Büyüklere, özellikle soyaya çok dikkat edin.
GDOsuz ürünler
365 Brand (Whole Foods)
Amy’s
Sunshine Burger
Vitasoy
Wildwood
White Wave
GDO’lu olma ihtimali olan ürünler:
Boca (Kraft)
Gardenburger
Morningstar Farms, Morningstar Farms Natural Touch (Kellogg)
ALTERNATİF SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ:
Bazı ABD’li süt ürünleri çiftlik sahipleri ineklerine süt üretimini arttırmak için genetiği değiştirilmiş hormon rbGH( rbST olarak ta bilinir) enjekte eder. “rbGH/rbSTsiz inek” etiketli ürünleri satın alın. Pek çok alternatif süt ve süt ürünleri soya fasulyesinden üretilir ve GD maddeler içerebilir.
SÜT ve SÜT ÜRÜNLERİ
GDOsuz Ürünler
Organik sertifikalı olanlar :
Alta Dena Organics
Butterworks Farm
Harmony Hills Dairy
Horizon Organic
Morningland Dairy
Natural by Nature
Organic Valley
Radiance Dairy
Safeway Organic Brand
Seven Stars Farm
Straus Family Creamery
Stonyfield Farm
Wisconsin Organics
rbGHsiz ürünler
Alta Dena
Ben & Jerry’s Ice Cream
Brown Cow Farm
Crowley Cheese of Vermont
Franklin County Cheese
Grafton Village Cheese
Great Hill Dairy
Lifetime Dairy
Alpenrose Dairy
Berkeley Farms
Clover Stornetta Farms
Joseph Farms Cheese
Sunshine Dairy Foods
Tillamook Cheese
Wilcox Family Farms
Midwest and Gulf States
Chippewa Valley Cheese
Erivan Dairy Yogurt
Promised Land Dairy
Westby Cooperative Creamery
Blythedale Farm Cheese
Crescent Creamery
Derle Farms (milk with “no rbST” label only)
Erivan Dairy Yogurt
Farmland Dairies
Oakhurst Dairy
Wilcox Dairy (rbST-free dairy line only)
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Colombo (General Mills)
Dannon
Kemps (aside from “Select” brand)
Land O’ Lakes
Parmalat
Sorrento
Yoplait (General Mills)
ALTERNATİF SÜT ve SÜT ÜRÜNLERİ
GDOsuz Ürünler
Belsoy
EdenSoy
Imagine Foods/Soy Dream
Nancy’s Cultured Soy
Pacific Soy
Silk
Soy Delicious
Sun Soy
Stonyfield Farm O’Soy
Tofutti
VitaSoy/Nasoya
WestSoy
WholeSoy
Yves The Good Slice
Zen Don
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
8th Continent
MAMALAR
Çoğu mamanın ana maddesi süt yada soya proteinidir. Genelde bu ürünlerin içindeki gizli ürünler rbGH enjekte edilmiş ineklerden elde edilen süt veya soyadır. Aynı zamanda bazı markalar GDOlu mısır şurubu, mısır şurubu veya soya lecithini de kullanırlar.
GDOsuz ürünler
Baby’s Only (certified organic products)
Earth’s Best
Gerber products
HAPPYBABY
Organic Baby
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Beech-Nut
Enfamil
Good Start
Nestlé
Similac/Isomil
TAHIL, BAKLAGİL VE MAKARNALAR
Mısır dışında gıda marketinde GDOlu tahıl ürünleri bulunmaz. %100 buğdaydan üretilmiş makarna, kuskus, pirinç, arpa, yulaf,sorgum ve soya hariç kuru baklagilleri tercih edin.
GDOsuz Ürünler
Annie’s Natural Pasta
Bob’s Red Mill (organic line)
Eden certified organic grains
Kamut
Lundberg Family Farms
Vita-Spelt pasta
PAKETLENMİŞ GIDALAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Annie’s Homegrownorganik sertifikalı makarna ve peyniri,
Casbah (Hain-Celestial)
Dr. McDougall’s Right Foods
Fantastic Foods
Lotus Foods
Lundberg Farms Rice Sensations
Organic Planet
Değişimin Tohumları (Seeds of Change) organik sertifikalı Kutulu ürünleri
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Betty Crocker meals (General Mills)
Knorr (Unilever)
Kraft Macaroni & Cheese meals
Lipton meal packets (Unilever)
Near East (Quaker)
Pasta Roni and Rice-A-Roni meals (Quaker)
KAHVALTILIK GEVREKLER & BARLAR
Genellikle mısır ve soyadan üretildikleri için, kahvaltılık gevrek ve barların GDOlu ürün içerme ihtimali yüksektir.
GDOsuz Ürünler
Barbara’s (organic line)
Cascadian Farms
Eden
EnviroKidz
Golden Temple
Grandy Oats
Health Valley (organic line)
Lundberg® Purely Organic
Rice Cereal
Nature’s Path
Omega Smart Bars
Peace Cereal Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
General Mills
Kellogg
Post (Kraft)
Quaker
FIRINLANMIŞ GIDALAR
Buğday unu, pirinç, yulaf gibi fırınlanmış ürünlerin genetiği modifiye edilmese de, çoğu paketlenmiş ekmek ve hamurişi gıdalar Mısır Şurubu gibi GDOlu maddeler içerir.
GDOsuz Ürünler
Arrowhead Mills (organic line)
Bakery on Main
Bob’s Red Mill (organic line)
Dr. McDougall’s Right Foods
Dr Oetker Organics
French Meadow
Natural Ovens Bakery (organic line)
Nature’s Path
Rumford Baking Powder
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Aunt Jemima (Pinnacle Foods)
Betty Crocker (General Mills)
Calumet Baking Powder (Kraft)
Duncan Hines (Pinnacle Foods)
Hungry Jack (Smucker’s)
Pillsbury (Smucker’s)
DONDURULMUŞ GIDALAR
Çoğu dondurulmuş gıda üretim aşamasında çok sayıda işleme uğrar. Dört büyüklere dikkat edin, GDOsuz etiketi taşımadığı sürece dört büyüklerden herhangi birini içeren dondurulmuş gıdalardan uzak durun.
GDOsuz Ürünler
A.C. LaRocco
Amy’s Kitchen
Cascadian Farms Organic frozen meals and vegetables
Cedarlane
Linda McCartney frozen meals
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Boca (Kraft)
Celeste (Pinnacle Foods)
Eggo Waffles (Kellogg)
Gardenburger
Green Giant frozen meals (General Mills)
Healthy Choice (ConAgra)
Kid’s Cuisine (ConAgra)
Lean Cuisine (Nestle)
Marie Callender’s (ConAgra)
Morningstar Farms, Morningstar Farms Natural Touch (Kellogg)
Rosetto Frozen Pasta (Nestle)
Stouffer’s (Nestle)
Swanson (Campbell’s)
Tombstone (Kraft)
Totino’s (Smucker’s)
Voila! (Birds Eye/Unilever)
ÇORBALAR, SOSLAR VE KONSERVELER
Çoğu çorba ve sos pek çok işlemden geçer; alışveriş sırasında içindekiler listesini dört büyükleri de göz önünde bulundurarak dikkatlice inceleyin.
ÇORBALAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Fantastic Foods
Health Valley/Westbrae
Imagine Natural
Natural/Hain
ShariAnn’s Organics
Walnut Acres certified organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Chef Boyardee, Healthy Choice (ConAgra)
Campbell’s products (including Healthy Request, Chunky, Simply Home, and Pepperidge Farm)
Hormel products
Progresso products (General Mills)
SOSLAR
GDOsuz Ürünler
Amy’s (organic line)
Annie’s Natural
Eden
Green Mountain Gringo & certified-organic salsa
Muir Glen Organic pasta sauce & salsa
Seeds of Change certified-organic pasta sauce
Walnut Acres certified-organic pasta sauce
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Bertolli (Unilever)
Chi-Chi’s (Hormel)
Classico (Heinz)
Del Monte
Healthy Choice (ConAgra)
Hunt’s (ConAgra)
Old El Paso (General Mills)
Pace (Campbell’s)
Prego (Campbell’s)
Ragu (Unilever)
KONSERVELER
GDOsuz Ürünler
Amy’s
Annie’s Natural
Eden
ShariAnn’s certified organic beans
Westbrae certified organic beans
Yves Veggie Cuisine (Hain Celestial)
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Chef Boyardee
Dinty Moore, Stagg, Hormel (Hormel)
Franco-American (Campbell’s)
SALATA SOSLARI, YAĞ ve ÇEŞNİLER
Etikette açıklanmadığı taktirde mısır, soya yağı, pamuk tohumu ve kanola yağı büyük ihtimalle GDO içerir. Saf zeytin, hindistancevizi, susam, ayçiçeği, badem, üzümçekirdeği ve yer fıstığı yağı tercih edin. Ve mısır şurubu değil, kamış şekeri ile üretilmiş reçel, tatlı ve jöle satın alın.
GDOsuz Ürünler
Annie’s
Bragg’s liquid amino
Drew’s salad dressing
Eden
Emerald Cove
Emperor’s Kitchen
Follow Your Heart
Harvest Moon Mushrooms
I.M. Health SoyNut Butters
Maranatha Nut Butters
Miso Master
Muir Glen organic tomato ketchup
Nasoya
Newmans Own Organic
Spectrum oils and dressings
SushiSonic Asian Condiments
Vegan by Nature Buttery Spreads
Vigoa Cuisine
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Crisco (Smucker’s)
Del Monte
Heinz
Hellman’s (Unilever)
Kraft condiments and dressings
Mazola
Pam (ConAgra)
Peter Pan (ConAgra)
Skippy (Unilever)
Smucker’s
Wesson (ConAgra)
Wish-Bone (Unilever)
SNACK FOODS (Atıştırmalık Yiyecekler)
Buğday, pirinç ve yulaflı , ayçiçek yağı ve aspir içeren snackleri tercih edin. Genetiği değiştirilmiş patlamış mısır bulunmamaktadır.
GDOsuz Ürünler
Barbara’s (organic line)
Bearitos/Little Bear Organics (Hain Celestial)
Eden
Garden of Eatin’
Grandy Oats
Hain Pure Snax/Hain Pure Foods
Health Valley
Kettle Foods
Nature’s Path Organic
Namaste Foods
Newman’s Own Organics & Newman’s Own
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
FritoLay (Lay’s, Ruffles, Doritos, Cheetos, Tostitos)
Hostess Products (Interstate Brands)
Keebler (Kellogg’s)
Kraft (Nabisco, Nilla Wafers, Oreos, Ritz, Nutter Butter, Honey Maid, SnackWells, Teddy Grahams, Wheat Thins, Triscuit)
Pepperidge Farm (Campbell’s)
Pringles
Quaker Oats Company
ENERJİ BARLARI
GDOsuz Ürünler
Clif Bar
Genisoy Bars
Lara Bar
Luna Bar
Macrobars
Nature’s Path
Nutiva
Odwalla
Optimum Energy Bar
Organic Food Bar
Weil by Nature’s Path Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Balance Bar
Nature Valley snack bars and granola bars (General Mills)
Nabisco Bars (Kraft)
PowerBar (Nestle)
Quaker Granola Bars
ŞEKER VE ÇİKOLATALAR & TATLANDIRICILAR
Çoğu tatlandırıcı, ve tatlandırıcı barındıran şeker ve çikolata GDO içerir.%100 kamış şekeri, konsantre kamış suyu veya organik şeker içeren GDOsuz tatlandırıcıları, şeker ve çikolataları tercih edin, GDOlu şeker pancarı şekerinden kaçının. Çikolatadaki soya lesitin’e ve şekerdeki mısır şurubuna dikkat edin. Tatlandırıcılardan aspartam GD mikroorganizmalardan üretilir. Aynı zamanda NutraSweet® ve Equal® olarak ta bilinir ve alkolsüz içecekler, şeker, sakız, tatlılar, yoğurt, tabletop tatlandırıcıları, vitamin ile şekersiz öksürük bonbonları gibi eczane ürünleri de dahil olmak üzere 6,000den fazla gıda maddesinde bulunur.
ÇİKOLATALAR
GDOsuz Ürünler
Chocolove
Endangered Species Chocolate
Ghirardelli Chocolate
Green & Black’s Organic Chocolate
Newman’s Own
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Hershey’s
Nestlé (Crunch, Kit Kat, Smarties)
Toblerone (Kraft)
ŞEKERLER
GDOsuz Ürünler
Jelly Belly
Reed’s Crystallized Ginger candy (Sertifikalı organik)
St. Claire Organic
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Hershey’s
Lifesaver (Kraft)
Nestlé
TATLANDIRICILAR
GDOsuz Ürünler
Eden
Sweet Cloud
SODALAR, MEYVE SULARI VE DİĞER İÇECEKLER
Çoğu meyve suyu GDO’suz meyveden üretilse de mısır bazlı tatlandırıcıların büyük kısmı (mesela yüksek fruktozlu mısır şurubu) GDO içerir.Sodaların çoğu su ve mısır şurubundan üretilir.
% 100 meyve sularını tercih edin.
GDOsuz Ürünler
After the Fall organic juices
Big Island Organics
Blue Sky
Cascadian Farm
Crofters Organic
Eden
Odwalla
Organic Valley
Quinoa Gold
R.W. Knudsen organic juices
and spritzers (Smucker’s)
Santa Cruz Organic (Smucker’s)
Sea20 Organic Energy Drink
Teeccino Herbal Caffe
Walnut Acres Organic Juices
GDOlu Olma İhtimali Olan Ürünler
Coca-Cola (Fruitopia, Minute Maid, Hi-C, NESTEA)
Hansen Beverage Company
Hawaiian Punch (Procter and Gamble)
Kraft (Country Time, Kool-Aid,Crystal Light, Capri Sun, Tang)
Libby’s (Nestlé)
Ocean Spray
Pepsi (Tropicana, Frappuccino,Gatorade, SoBe, Dole)
Sunny Delight (Procter and Gamble)
GİZLİ GD İÇERİKLERİ
İşlenmiş ürünler “organik” ya da “GDOsuz” ilan edilmedikleri sürece çoğunlukla gizli GDO barındırırlar. Aşağıdaki içerikler GDOlar ile üretilmiş olabilir.
Aspartam,
B12 Vitamini
Bitkisel katı yağ (margarin),
Bitkisel sıvı yağ,
C vitamini (Askorbik asit)
Dekstrin,
Dekstroz,
Diasetil,
İnvert şeker,
İsoflovon,
Kabartma tozu,
Karamel,
Digliserit,
E vitamini,
Fenilalanin,
Gliserid,
Gliserin,
Glisin,
Glukoz,
Glutamat,
Glutamik asit,
Gluten,
Hemi selüloz
İnositol,
Laktik asit,
Lesitin,
Lisin
Gliserol,
Maltodekstrin,
Maltoz,
Mannitol,
Mısır gluteni
Mısır nişastası,
Mısır şurubu,
Mısır yağı,
Modifiye nişasta,
Monosodyum glutamat,
Nişasta,
Oleik asit,
Selüloz,
Sıvı yada kristalize fruktoz,
Siklodekstrin,
Sistein,
Sitrik asit,
Sorbitol,
Soya lesitini,
Soya proteini,
Soya unu,
Stearik asit,
Tofu,
Trigliserit
Bu klavuz, genetik testlere değil şirketlerin demeç ve bilgilerine dayanır.
“GDOsuz” etiketli ürünler üretim aşaması süresince GDOlu ürün kullanılmadığı anlamına gelse de, GDO doğal yollarla; polen yolu ile, rüzgar ve böcekler ile , tohum bozulması yolu ile ya da insan hatalarıyla yayılabilir.
Yani ürünlerin %100 GDOsuz olma garantisi yoktur.
GDOlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Feffrey M. Smith’in “Genetic Roulette: The Documented Health Risks of Genetically Engineered Foods” ya da Andrwe Kimbrell’in “Your Right to Know: Genetic Engineering and the Secret Changes in Your Food” isimli .kitaplarından faydalanabilirsiniz.
Ayrıca;
www.centerforfoodsafety.org ve www.HealthierEating.org.
adreslerinden de GDO hakkında bilgi edinebilirsiniz.
---
NON-GMO SHOPPING GUIDE- How to avoid foods made with genetically modified organisms (GMOs)
Center for Food Safety and Institute for Responsible Technology
GDO'ya HAYIR PLATFORMU için Dünya Atay tarafından çevirilmiştir.
10 Aralık 2008
kaynakça
kaynakça
• PRF. DR. FEVZİOĞLU Turhan Koordinatörlüğünde, Atatürk Yolu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1987
• MARDİN Şerif, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları 1. Cilt 1983
• AYDEMİR Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, 1967
• BERKES Niyazi, Türkiye'de Çağdaşlaşma, 1978
• BEYATLI Yahya Kemal,Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, 1973
• HANİOĞLU H.Şükür, Bir Siyasi Düşünür Olarak Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, 1981
• KURAN Ahmet Bedevi, İnkilap Tarihimiz ve Jön-Türkler,1945
• KURAN Ahmet Bedevi, İnkilap Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, 1945
• SUNGU İhsan, Ahmet III'e Verilen Bir Islahat Takriri, Tarih Vesikaları 1, s. 107-121. 1941
• TANPINAR Ahmet Hamdi, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 2.Baskı 1956
ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, 2.Baskı 1979
• PRF. DR. FEVZİOĞLU Turhan Koordinatörlüğünde, Atatürk Yolu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1987
• MARDİN Şerif, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları 1. Cilt 1983
• AYDEMİR Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, 1967
• BERKES Niyazi, Türkiye'de Çağdaşlaşma, 1978
• BEYATLI Yahya Kemal,Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, 1973
• HANİOĞLU H.Şükür, Bir Siyasi Düşünür Olarak Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, 1981
• KURAN Ahmet Bedevi, İnkilap Tarihimiz ve Jön-Türkler,1945
• KURAN Ahmet Bedevi, İnkilap Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, 1945
• SUNGU İhsan, Ahmet III'e Verilen Bir Islahat Takriri, Tarih Vesikaları 1, s. 107-121. 1941
• TANPINAR Ahmet Hamdi, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 2.Baskı 1956
ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, 2.Baskı 1979
Batıcılığın İlk Devresi
İÇİNDEKİLER
Batıcılığın İlk Devresi ........................................................................................... 1
II. Mahmut ve Tanzimat’ın İlanı ......................................................................... 2
1856 İslahat Fermanı ............................................................................................ 3
II. Abdulhamit Dönemi ......................................................................................... 4
II. Meşrutiyet Dönemi ........................................................................................... 4
Atatürk ve Batıcılık ............................................................................................... 4
Atatürk’ün Ölümünden Sonra Batıcılığa karşı Tepkiler .................................. 5
Batılı ile Batıcı Ayırımı ......................................................................................... 6
Sonuç ...................................................................................................................... 8
Kaynakça ............................................................................................................... 9
Batıcılığın İlk Devresi ........................................................................................... 1
II. Mahmut ve Tanzimat’ın İlanı ......................................................................... 2
1856 İslahat Fermanı ............................................................................................ 3
II. Abdulhamit Dönemi ......................................................................................... 4
II. Meşrutiyet Dönemi ........................................................................................... 4
Atatürk ve Batıcılık ............................................................................................... 4
Atatürk’ün Ölümünden Sonra Batıcılığa karşı Tepkiler .................................. 5
Batılı ile Batıcı Ayırımı ......................................................................................... 6
Sonuç ...................................................................................................................... 8
Kaynakça ............................................................................................................... 9
BATICILIK
______________________________________________________________
BATICILIK
______________________________________________________________
Osmanlı İmparatorluğu'nda başlayıp Cumhuriyet Türkiyesi'nde yeni boyutlar kazanan, Batı Avrupa'nın toplumsal ve fikirsel bileşimini erişilmesi gereken bir hedef olarak gören yaklaşım. Bu görüş bazen ılımlı bir biçimde ortaya çıkmış, bazen çok köktenci- geleneksel kültür öğelerimizi eleştiren ve karşısına çıkan- boyutlar kazanmıştır. Ancak, sözcüğün kendisi daha çok Batı'yı her hususta örnek almak isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için kullanılmıştır.
BATICILIĞIN İLK DEVRESİ
Osmanlı İmparatorluğu, Batı kültürüyle hiçbir zaman ilişkisini kesmemiştir. Ne var ki , İmparatorluğun Yükselme Devri'nde, Osmanlılar, kendi uygarlıklarını Batı'nınkini üstün saymışlar, Batı'nın bir model olarak izlenmesi bir sorun olarak ortaya çıkmamıştır. İmparatorluğun gerilemeye başlamasıyla, niçin geriledği sorusu, önce devlet yönetiminin bozulduğu ileri sürülerek, daha sonra belki de yüzeyleşen bir tutumla Batı'nın askeri üstünlüğü gösterilerek cevaplandırılmıştır. Böylece, daha 18. yüzyıl başlarında, Batı'nın akseri kurumlarının ve silah gücünün İmparatorluğa nasıl getirebileceği önemli bir devlet sorunu olmuştur. Bu düşünceler, III. Ahmet zamanında (1703-1730), bilhassa 1720'lerden sonra, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın (1718-1730) desteğiyle teşvik görmüştür. Batıcılığın bu ilk devresinde Batı'nın askeri teknolojisinin savaştaki rolü ve savaşın sonucunu kısmen Tanrı'ya bırakma şeklinde köklü inanç tartışılmıştır. Zamanla (1780'lerde) bunun karşısına, savaşta enn çok teknolojinin sonuç vereceği görüşü belirecekti. Gerilemeyi "din bütünlüğü" nün yitirilmesine bağlayan biraz farklı görüşlerse bir kısım ulema arasında ortaya çıkmıştır.
İLK TEPKİLER: III. Ahmet Devri'nde Batı'dan gelen bir mülteci, İbrahim Müteferrika, basın sanatını Osmanlı İmpartorluğu'na getirmiş, Batı'nın askeri eğitimi ve teknolojisi konusundaki bilgilere İmparatorlukta Önem verilmeye başlamıştır. Gene bu yıllarda Yirmisekiz Mehmet Çelebi , Nişli Mehmet Ağa gibi devlet katında görevli kimseler Avrupa'nın "ahvali" ni öğrenmeye çeşitli başkentlere elçi olarak gönderilmişlerdir. Öte yandan, Batı uygarlığının kişinin refahına yönelik değerleri Osmanlı idareci sınıfına sızmıştır. Bu yaşayış tarzını bir üst kesitin imtiyazı ve aynı zamanda mahalli kültürün kösteklenmesi olarak algılayan İstanbul'un alt ve orta sınıfları, devletin bu sırada ortaya çıkan zaafı karşısında yeniçerilerle ve sadrazamın düşmanlarıyla birleşerek ayaklanmışlardır. (Patrona İsyanı). Batıyla kurulan ilişkileri halkın yararlarının unutulması olarak değerlendiren, Osmanlı toplumunun içinden kaynaklanan bu itiş Cumhuriyet Devrine kadar sürecek olan Batılılaşma ile birlikte gelen bir etki-tepki mekanizmasının ilk örneğidir.
Batı'nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları I. Mahmut (1730-1754), I.Abdülhamit (1774-1789) ve özellikle III.Selim zamanında (1789-1807) hızlanmıştır. Batı'da sürekli Osmanlı elçiliklerinin kurulması bu devreye rastlar. Osmanlı İmparatorluğu için Batı'nın genel bir "model" olarak kullanılmasına dayanan "tanzimat" teklifleri de buradan kayaklanmıştır
II.MAHMUT DÖNEMİ VE TANZİMAT'IN İLANI
II. Mahmut Devri'nin sonlarına doğru Batı'da görevli bulunan Osmanlı elçileri Batı'nın yeni bir özelliğini keşfettiler. 18. yüzyıl Avrupası'nda bazı krallar teb'anın verimliliğini artıracak bir koruyucu tedbirler bütününü devletin olağan bir politikası haline getirmişlerdi. Kralı otoritenin bir temsilciler meclisiyle paylaşılmadığı ülkelerde bile milli devlet kurmak isteyen hükumdarlar teb'anın mülkiyet haklarının garanti altına alınmasının zorunluluğunu anlamışlar, eğitimi halka yaymanın kendilerine getireceği faydayı algılamışlardı. Milli devletlerin kurulmasına ve orta sınıfların güç kazanmasına paralel yürüyen bu politika, aynı zamanda milli bütünlük kurmayı ve feodalizmden kalan imtiyaz "cep"lerini temizlemeyi amaçlıyordu. O zamanlar Avrupa'da yeni gelişmekte olan devlet bilimlerinde ise bu öğelere "kameralizm" adı veriliyordu. "Tanzimat" olarak bildiğimiz, 1839'da Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ilanıyla başladığı kabul edilen yenilik hareketi, büyük çapta "kameralizm" den esinlenmiştir. Kameralizmin belki en cazip gelen tarafı, Osmanlı İmparatorluğu gibi dağınık bir ülkeyi birleştirici bir görüntü getirmesiydi. Osmanlı devlet adamları milli çapta idari, hukuksal ve iktisadi tedbirlerle Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek sayıda yer alan kültür bilimlerini eritebileceklerini bir Osmanlılık şuuru yaratabileceklerini sanıyorlardı. Uzun vadede bu amaç gerçekleşemedi, fakat Batılı milli devletin birçok kurumu bazen özünü yitirmiş olarak imparatorluğa yerleşti.
Tanzimat'ın, Mustafa Reşit Paşa gibi kurucuları, Batı'nın askeri ve idari yapısını Osmanlı İmparatorluğu'na aktarırken Batı'nın günlük kültürü de İmparotorluğa girmişti. giyim, ev eşysı, paranın kullanılışı, evlerin sitili, insanlar arası ilişkiler Avrupai olmuştu. Osmanlı tutucu tarihcisi Cevdet Paşa, bu hayat değişikliğinin eski Osmanlı değerlerini nasıl kösteklediğini anlatır. İlk ve ikinci kuşak Tanzimatçılara karşı sistematik eleştirilerse ancak 1860'larda başladı. Namık Kemal ve Ziya Paşa önderliğindeki bu eleştiriciler grubuna "Yeni Osmanlılar" adı verilmiştir.Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıların sömürü olayını anlamadıklarını, bir üst tabaka meydana getirdiklerini, kendi kültürlerini kösteklediklerini ve ancak yüzeysel anlamda Batılı olduklarını ileri sürdüler.
1856 ISLAHAT FERMANI
1860'larda şekillenen en etkili gelişme, Islahat Fermanı adını verdiğimiz organik (anayasal) belgenin ilanıydı. Tanzimat'ı başlatan Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ikinci bir aşaması görünümünde olan Islahat Fermanı devletin güttüğü politikaya karşı önemli tepkiler yarattı. Islahat Fermanı, o zamana kadar "millet-i hakime" olan Müslümanlardan bu imtiyazlı durumu alıyor, din farkı gözetmeksizin bir Osmanlı vatandaşlığı kurmaya çalışıyordu. Islahat Ferman'ında yüzeyde amaçlanan beraberliğin tersine çevrildiği, gayrimüslimlerle yabancıların kendilerine sağlanan hukuksal imkanları Müslüman teb'ayı çok geride bırakır şekilde kullandıkları görüldü.Bundan sonraki Türk düşünürlerinin çoğu bu iktisadi gelişme farkını Batı'ya verilmiş ödünlerin sonucu saymışlardır.
II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİ
II. Abdülhamit, Batıcılığı Batı'nın tekniğini, idari sistemini ve bilhassa askeri teşkilatını ve eğitimini alma şeklinde anlıyor; bunun yanında Müslümanlığı teb'ası arasında güçlendirmeye çalışıyordu. Bu amaçla, Harbiye, Mülkiye ve Askeri Tıbbiye'nin programları geliştirilmiş, okullarda bilgili bir kuşak yetişmiştir. Böylece Batı'yı, Batı'da geliştirilen müspet bilimle bir tutan bir kuşak yetişti.Bu kuşak Batı'yı aynı zamanda güçlü olmaya pirim veren bir uygarlık olarak görmeye başladı. Batıcılığın güçlülükle bir sayılması eski dinsel değerlerin ancak millî gücü artırdıkları oranda önemli oldukları kanısını yerleştirdi. Bu fikirler padişaha karşı muhalefeti Avrupa'da sürdüren Jön-Türkler arasında etkili olduğu için hürriyetin ilanından sonrada Jön-Türklerin politikasında izini sürdürdü.
II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ
II. Meşrutiyet'in hakim siyasal kuruluşu İttihat ve Terakki Partisi'nin düşüncesinde Batı'nın güçlülükle bir tutulması devam etmiştir. Ancak bu eğilimin karşıtı adını verebileceğimiz bir diğer eğilim de İttihat ve Terakki tarafından korunmuştur. Bu da Ziya Gökalp'in Batı'nın toplumsal özelliklerini araştıran, bu özelliklerden hangi oranda yararlanılabileceğini arayan tutumudur. Türkiye'de Batı'nın insancı zihniyetini ciddiye alarak anlamaya çalışmış olan .
kimseler çok azdır. Aralarında en başta şair Tevfik Fikret'i saymak gerekir. Batı' nın sanat anlayışının devamlı bir ekseni olan "sanat sanat içindir." anlayışı da, genel olarak o devirlerin Türkiye'sinde rağbet görmemiştir.
ATATÜRK VE BATICILIK
Batı ile temasta olan Osmanlıların Batı uygarlığı fikirlerini "kudret" in bir boyutu, toplumun şekillenmesinin bir yönü olarak görmüş olmaları bir tesadüf eseri değildir. Bunu, eninde sonunda, Osmanlılarda hakim devlet geleneğiyle izah etmek mümkündür. Atatürk'ün düşünceleri bu gibi geleneklerin bir şahsiyetin özel katkısıyla birleştiği bir odak noktası olarak görülebilir.
Atatürk Batı'nın en önemli katkısınını toplumun şeklinde ve bu topluma hakim olduğuna inandığı müsbet bilimlerde görmüştür.
Atatürk'ün kendi devrinde parlamenterizme karşı bizzat Batı'da şekillenen tepkiye ve faşizmin ve kominizmin gelişmesine rağmen, sistematik bir seçkincilik veya halk diktatörlüğünden kaçınan bir toplum anlayışına sahip olması dikkate değer. Bu noktada Atatürk'ün orjinal bir vurgusunu bulmak mümkündür. O da Atatürk'ün temel optimizmi ve onun arkasında yatan "kişi onuru" kavramıdır. Kişinin kendi başına, toplumdan ayrı bir meşruiyet kaynağı oluşturabileceği Jön-Türklerde arka plana atılmış yabancı bir özlem olarak görülür, İttihat ve Terakki'nin aydınlık devri fikirlerinden kesinlikle ayrılan yönü burada belirir. Atatürk'teki derin yapısal vurgu, kişinin kişi olarak bir toplumsal meşruiyet kaynağı oluşturduğu şeklinde formelleştirilmiş bir inançtır. Atatürk'ün bazen "özel girişimci" olarak nitelendirilmesinin nedeni bu eğilimdir. Konuyu başka bir açıdan ele alarak İslam medeniyetinde, kişi onuru, ilahi varlığın karşısında, ya da devlet ve cemaat karşısında davranış meşrulaştıcısı olarak değerini yitirir. Batı'nın 18. yüzyıl düşüncesinin en genel çizgisinde böyle bir yitirilme söz konusu değildir. Kişi egemendir. Atatürk'ü bu açıdan Batı'nın temel değerlerinin bu kişisel "onur" anlayışıyla ne kadar köklü bir şekilde bağlantılı olduğunu sezen, Batılılığı bu anlamda da ilerleme sayan orjinal bir düşünür olarak görebiliriz.
ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEN SONRA BATICILIĞA KARŞI TEPKİLER
Atatürk zamanında Cumhuriyet'in bir umdesi haline gelen "Garplılaşma" ölümünden bir müddet sonra gene eleştirilere uğramış Batıcılığın bir Batı taklidinden ileri gidemediği "sağ" da ve "sol" da bir daha ifade edilmiştir ("Gardrop Atatürkçülüğü"). Daha 1940'ların sonunda Türk Müslüman kültürüne Cumhuriyet'te ihanet edildiği teziyle ortaya çıkan bu eleştirilerin "sol" dan gelen örneklerine daha çok 1960'lardan sonra rastlanır. Bu iki açıdan oluşturulan makale ve kitapların sayısı muhtemelen 1960-1980 yıllarının kültür konusunun en zengin alanını oluşturur. Bu eleştirilerin bir kaynağını Atatürk devrinde yetişen bir kuşağın hızla değişen 1950 ve 60'ların ortamında dünyayı algılama sistemlerinin kırılmış olmasına bağlayabiliriz. Batı'ya karşı ortaya çıkan tepkinin iki buçuk asır kadar kis ve değişerek sürebilmiş olması ilginç bir toplumsal araştırma konusu olarak karşımıza çıkar. Bu süre içinde devamlı olarak ileri sürülen tezlerden Batı'nın Türkiye'ye en yalıtkan ve yüzeysel biçimleriyle yerleştiği doğrudur. Ancak, bunun nedeni, taklit eğiliminde değil, Müslüman-Osmanlı-Türk kültürünün bir yapı unsurunda aranmalıdır.
BATICILIĞIN ÖNDE GELEN DÜŞÜNÜRÜ, ABDULLAH CEVDET: Türkiye'ye Batılılaşma düşünce alanında, İttihat ve Terakki'nin kaynağını oluşturan, çekirdeğini yeşerten Dr. Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının bilinçli atılımlarıyla giriyordu. Daha 1904'te İsviçre'de çıkarmaya başladığı İçtihat dergisini 1905'te Mısır'dan sonra İstanbul'da sürdüren Dr. Abdullah Cevdet, Batılılaşmanın yılmaz, dirençli bir öncüsü, savunucusu olmuştur.
Dr. Abdullah Cevdet, İçtihat dergisinde, dar kafalılıkla savaşa döğüşe Avrupa düzeyine ulaşmak istiyordu. Dr. Abdullah Cevdet dergisinde, Turan özlemini İrfan kavramıyla karşı çıkıyordu. Turan'a karşı İrfan, yani bilim ve teknik.
Ama aslında, Abdullah Cevdet 28 yıllık mücadelesinde, adına klerikalizm denen körükörüne dinciliğe, bilim düşmanlığına saldırıyordu.
İçtihat'ın amacı, softa kafasını, şeriat ve meşihat otoritesini yıkmak, hür ve muhterem olarak yaşamaktı.
BATILI İLE BATICI AYRIMI
Bakış açısına göre, Batılılaşmakta hem ileri gidip hem geri kalmanın çelişkisi belki "Batılı" ve "Batıcı" kavramları arasında bir ayrım yaparak açıklanabilir. Batı'da devlete ve sivil topluma özgü birçok kurumlar ile yaşanan karmaşık bir hayat vardır ve son analizde "Batılı" olma, bu çoğulcu hayat tarzını sürdürmektedir. "Batıcı" kavramında ise, bu hayat tarzını yaşıyor olmaktan çok, buna erişme yolunda, şu veya bu derecede yoğunlaşan bir yönelim, bir zorlama anlamı içkindir.
Burada önem kazanan sorun, şüphesiz Batının ne olduğudur. Bu soru üstüne düşünüldüğünde, bir tek Batı kavramıyla özetlenebilecek, homojen, tek parçalı bir gerçeklik olmayacağını görmek güç değildir. Batı'nın çeşitli ülkeleri arasında son derece önemli farklar vardır; her ülkede, var olan sınıfların yaşanan hayata katılış biçimi farklıdır. "Batılılaşma" deyimiyle anlatılmak istenen hedefin kendisi bulanıklaşmaktadır. Bunun sonucu da, bu sözle anlatılan Batı'nın büyük ölçüde "yapıntı", "kurumsal" bir Batı olmasıdır.
Batılılaşmayı hadef koyan devlet olduğu için, bu kurgusal Batı'nın en çekici yanı, her zaman teknolojik üstünlük olarak görünmüştür. Buna karşılık, Batı denilen karmaşık bütünlüğün eşit derecede önemli parçaları olan "sivil toplum", "demokrasi" gibi gerçeklikler özellikle erişilmesi gereken hedefler olarak kavranmıştır. Tersine, "Batıcı", kendi tanımladığı biçimde bir "Batı'ya" ulaşmak için toplumu yukarıdan aşağıya yöntemlerle zorlayan kişi olmuştur. Batı, kendi özgül tarihi boyunca devlet karşısında bireyi özgürleştirerek bugün bilinen uygarlığını kurmuşken, Türkiye o düzeye devlet eliyle gelmeye çalışmıştır. Böylece "Batıcı", aslında "Batılı" ya en fazla ters düşen çelişik bir tip olmuştur.
BATICILIK
______________________________________________________________
Osmanlı İmparatorluğu'nda başlayıp Cumhuriyet Türkiyesi'nde yeni boyutlar kazanan, Batı Avrupa'nın toplumsal ve fikirsel bileşimini erişilmesi gereken bir hedef olarak gören yaklaşım. Bu görüş bazen ılımlı bir biçimde ortaya çıkmış, bazen çok köktenci- geleneksel kültür öğelerimizi eleştiren ve karşısına çıkan- boyutlar kazanmıştır. Ancak, sözcüğün kendisi daha çok Batı'yı her hususta örnek almak isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için kullanılmıştır.
BATICILIĞIN İLK DEVRESİ
Osmanlı İmparatorluğu, Batı kültürüyle hiçbir zaman ilişkisini kesmemiştir. Ne var ki , İmparatorluğun Yükselme Devri'nde, Osmanlılar, kendi uygarlıklarını Batı'nınkini üstün saymışlar, Batı'nın bir model olarak izlenmesi bir sorun olarak ortaya çıkmamıştır. İmparatorluğun gerilemeye başlamasıyla, niçin geriledği sorusu, önce devlet yönetiminin bozulduğu ileri sürülerek, daha sonra belki de yüzeyleşen bir tutumla Batı'nın askeri üstünlüğü gösterilerek cevaplandırılmıştır. Böylece, daha 18. yüzyıl başlarında, Batı'nın akseri kurumlarının ve silah gücünün İmparatorluğa nasıl getirebileceği önemli bir devlet sorunu olmuştur. Bu düşünceler, III. Ahmet zamanında (1703-1730), bilhassa 1720'lerden sonra, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın (1718-1730) desteğiyle teşvik görmüştür. Batıcılığın bu ilk devresinde Batı'nın askeri teknolojisinin savaştaki rolü ve savaşın sonucunu kısmen Tanrı'ya bırakma şeklinde köklü inanç tartışılmıştır. Zamanla (1780'lerde) bunun karşısına, savaşta enn çok teknolojinin sonuç vereceği görüşü belirecekti. Gerilemeyi "din bütünlüğü" nün yitirilmesine bağlayan biraz farklı görüşlerse bir kısım ulema arasında ortaya çıkmıştır.
İLK TEPKİLER: III. Ahmet Devri'nde Batı'dan gelen bir mülteci, İbrahim Müteferrika, basın sanatını Osmanlı İmpartorluğu'na getirmiş, Batı'nın askeri eğitimi ve teknolojisi konusundaki bilgilere İmparatorlukta Önem verilmeye başlamıştır. Gene bu yıllarda Yirmisekiz Mehmet Çelebi , Nişli Mehmet Ağa gibi devlet katında görevli kimseler Avrupa'nın "ahvali" ni öğrenmeye çeşitli başkentlere elçi olarak gönderilmişlerdir. Öte yandan, Batı uygarlığının kişinin refahına yönelik değerleri Osmanlı idareci sınıfına sızmıştır. Bu yaşayış tarzını bir üst kesitin imtiyazı ve aynı zamanda mahalli kültürün kösteklenmesi olarak algılayan İstanbul'un alt ve orta sınıfları, devletin bu sırada ortaya çıkan zaafı karşısında yeniçerilerle ve sadrazamın düşmanlarıyla birleşerek ayaklanmışlardır. (Patrona İsyanı). Batıyla kurulan ilişkileri halkın yararlarının unutulması olarak değerlendiren, Osmanlı toplumunun içinden kaynaklanan bu itiş Cumhuriyet Devrine kadar sürecek olan Batılılaşma ile birlikte gelen bir etki-tepki mekanizmasının ilk örneğidir.
Batı'nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları I. Mahmut (1730-1754), I.Abdülhamit (1774-1789) ve özellikle III.Selim zamanında (1789-1807) hızlanmıştır. Batı'da sürekli Osmanlı elçiliklerinin kurulması bu devreye rastlar. Osmanlı İmparatorluğu için Batı'nın genel bir "model" olarak kullanılmasına dayanan "tanzimat" teklifleri de buradan kayaklanmıştır
II.MAHMUT DÖNEMİ VE TANZİMAT'IN İLANI
II. Mahmut Devri'nin sonlarına doğru Batı'da görevli bulunan Osmanlı elçileri Batı'nın yeni bir özelliğini keşfettiler. 18. yüzyıl Avrupası'nda bazı krallar teb'anın verimliliğini artıracak bir koruyucu tedbirler bütününü devletin olağan bir politikası haline getirmişlerdi. Kralı otoritenin bir temsilciler meclisiyle paylaşılmadığı ülkelerde bile milli devlet kurmak isteyen hükumdarlar teb'anın mülkiyet haklarının garanti altına alınmasının zorunluluğunu anlamışlar, eğitimi halka yaymanın kendilerine getireceği faydayı algılamışlardı. Milli devletlerin kurulmasına ve orta sınıfların güç kazanmasına paralel yürüyen bu politika, aynı zamanda milli bütünlük kurmayı ve feodalizmden kalan imtiyaz "cep"lerini temizlemeyi amaçlıyordu. O zamanlar Avrupa'da yeni gelişmekte olan devlet bilimlerinde ise bu öğelere "kameralizm" adı veriliyordu. "Tanzimat" olarak bildiğimiz, 1839'da Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ilanıyla başladığı kabul edilen yenilik hareketi, büyük çapta "kameralizm" den esinlenmiştir. Kameralizmin belki en cazip gelen tarafı, Osmanlı İmparatorluğu gibi dağınık bir ülkeyi birleştirici bir görüntü getirmesiydi. Osmanlı devlet adamları milli çapta idari, hukuksal ve iktisadi tedbirlerle Osmanlı İmparatorluğu'nda yüksek sayıda yer alan kültür bilimlerini eritebileceklerini bir Osmanlılık şuuru yaratabileceklerini sanıyorlardı. Uzun vadede bu amaç gerçekleşemedi, fakat Batılı milli devletin birçok kurumu bazen özünü yitirmiş olarak imparatorluğa yerleşti.
Tanzimat'ın, Mustafa Reşit Paşa gibi kurucuları, Batı'nın askeri ve idari yapısını Osmanlı İmparatorluğu'na aktarırken Batı'nın günlük kültürü de İmparotorluğa girmişti. giyim, ev eşysı, paranın kullanılışı, evlerin sitili, insanlar arası ilişkiler Avrupai olmuştu. Osmanlı tutucu tarihcisi Cevdet Paşa, bu hayat değişikliğinin eski Osmanlı değerlerini nasıl kösteklediğini anlatır. İlk ve ikinci kuşak Tanzimatçılara karşı sistematik eleştirilerse ancak 1860'larda başladı. Namık Kemal ve Ziya Paşa önderliğindeki bu eleştiriciler grubuna "Yeni Osmanlılar" adı verilmiştir.Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıların sömürü olayını anlamadıklarını, bir üst tabaka meydana getirdiklerini, kendi kültürlerini kösteklediklerini ve ancak yüzeysel anlamda Batılı olduklarını ileri sürdüler.
1856 ISLAHAT FERMANI
1860'larda şekillenen en etkili gelişme, Islahat Fermanı adını verdiğimiz organik (anayasal) belgenin ilanıydı. Tanzimat'ı başlatan Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun ikinci bir aşaması görünümünde olan Islahat Fermanı devletin güttüğü politikaya karşı önemli tepkiler yarattı. Islahat Fermanı, o zamana kadar "millet-i hakime" olan Müslümanlardan bu imtiyazlı durumu alıyor, din farkı gözetmeksizin bir Osmanlı vatandaşlığı kurmaya çalışıyordu. Islahat Ferman'ında yüzeyde amaçlanan beraberliğin tersine çevrildiği, gayrimüslimlerle yabancıların kendilerine sağlanan hukuksal imkanları Müslüman teb'ayı çok geride bırakır şekilde kullandıkları görüldü.Bundan sonraki Türk düşünürlerinin çoğu bu iktisadi gelişme farkını Batı'ya verilmiş ödünlerin sonucu saymışlardır.
II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİ
II. Abdülhamit, Batıcılığı Batı'nın tekniğini, idari sistemini ve bilhassa askeri teşkilatını ve eğitimini alma şeklinde anlıyor; bunun yanında Müslümanlığı teb'ası arasında güçlendirmeye çalışıyordu. Bu amaçla, Harbiye, Mülkiye ve Askeri Tıbbiye'nin programları geliştirilmiş, okullarda bilgili bir kuşak yetişmiştir. Böylece Batı'yı, Batı'da geliştirilen müspet bilimle bir tutan bir kuşak yetişti.Bu kuşak Batı'yı aynı zamanda güçlü olmaya pirim veren bir uygarlık olarak görmeye başladı. Batıcılığın güçlülükle bir sayılması eski dinsel değerlerin ancak millî gücü artırdıkları oranda önemli oldukları kanısını yerleştirdi. Bu fikirler padişaha karşı muhalefeti Avrupa'da sürdüren Jön-Türkler arasında etkili olduğu için hürriyetin ilanından sonrada Jön-Türklerin politikasında izini sürdürdü.
II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ
II. Meşrutiyet'in hakim siyasal kuruluşu İttihat ve Terakki Partisi'nin düşüncesinde Batı'nın güçlülükle bir tutulması devam etmiştir. Ancak bu eğilimin karşıtı adını verebileceğimiz bir diğer eğilim de İttihat ve Terakki tarafından korunmuştur. Bu da Ziya Gökalp'in Batı'nın toplumsal özelliklerini araştıran, bu özelliklerden hangi oranda yararlanılabileceğini arayan tutumudur. Türkiye'de Batı'nın insancı zihniyetini ciddiye alarak anlamaya çalışmış olan .
kimseler çok azdır. Aralarında en başta şair Tevfik Fikret'i saymak gerekir. Batı' nın sanat anlayışının devamlı bir ekseni olan "sanat sanat içindir." anlayışı da, genel olarak o devirlerin Türkiye'sinde rağbet görmemiştir.
ATATÜRK VE BATICILIK
Batı ile temasta olan Osmanlıların Batı uygarlığı fikirlerini "kudret" in bir boyutu, toplumun şekillenmesinin bir yönü olarak görmüş olmaları bir tesadüf eseri değildir. Bunu, eninde sonunda, Osmanlılarda hakim devlet geleneğiyle izah etmek mümkündür. Atatürk'ün düşünceleri bu gibi geleneklerin bir şahsiyetin özel katkısıyla birleştiği bir odak noktası olarak görülebilir.
Atatürk Batı'nın en önemli katkısınını toplumun şeklinde ve bu topluma hakim olduğuna inandığı müsbet bilimlerde görmüştür.
Atatürk'ün kendi devrinde parlamenterizme karşı bizzat Batı'da şekillenen tepkiye ve faşizmin ve kominizmin gelişmesine rağmen, sistematik bir seçkincilik veya halk diktatörlüğünden kaçınan bir toplum anlayışına sahip olması dikkate değer. Bu noktada Atatürk'ün orjinal bir vurgusunu bulmak mümkündür. O da Atatürk'ün temel optimizmi ve onun arkasında yatan "kişi onuru" kavramıdır. Kişinin kendi başına, toplumdan ayrı bir meşruiyet kaynağı oluşturabileceği Jön-Türklerde arka plana atılmış yabancı bir özlem olarak görülür, İttihat ve Terakki'nin aydınlık devri fikirlerinden kesinlikle ayrılan yönü burada belirir. Atatürk'teki derin yapısal vurgu, kişinin kişi olarak bir toplumsal meşruiyet kaynağı oluşturduğu şeklinde formelleştirilmiş bir inançtır. Atatürk'ün bazen "özel girişimci" olarak nitelendirilmesinin nedeni bu eğilimdir. Konuyu başka bir açıdan ele alarak İslam medeniyetinde, kişi onuru, ilahi varlığın karşısında, ya da devlet ve cemaat karşısında davranış meşrulaştıcısı olarak değerini yitirir. Batı'nın 18. yüzyıl düşüncesinin en genel çizgisinde böyle bir yitirilme söz konusu değildir. Kişi egemendir. Atatürk'ü bu açıdan Batı'nın temel değerlerinin bu kişisel "onur" anlayışıyla ne kadar köklü bir şekilde bağlantılı olduğunu sezen, Batılılığı bu anlamda da ilerleme sayan orjinal bir düşünür olarak görebiliriz.
ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEN SONRA BATICILIĞA KARŞI TEPKİLER
Atatürk zamanında Cumhuriyet'in bir umdesi haline gelen "Garplılaşma" ölümünden bir müddet sonra gene eleştirilere uğramış Batıcılığın bir Batı taklidinden ileri gidemediği "sağ" da ve "sol" da bir daha ifade edilmiştir ("Gardrop Atatürkçülüğü"). Daha 1940'ların sonunda Türk Müslüman kültürüne Cumhuriyet'te ihanet edildiği teziyle ortaya çıkan bu eleştirilerin "sol" dan gelen örneklerine daha çok 1960'lardan sonra rastlanır. Bu iki açıdan oluşturulan makale ve kitapların sayısı muhtemelen 1960-1980 yıllarının kültür konusunun en zengin alanını oluşturur. Bu eleştirilerin bir kaynağını Atatürk devrinde yetişen bir kuşağın hızla değişen 1950 ve 60'ların ortamında dünyayı algılama sistemlerinin kırılmış olmasına bağlayabiliriz. Batı'ya karşı ortaya çıkan tepkinin iki buçuk asır kadar kis ve değişerek sürebilmiş olması ilginç bir toplumsal araştırma konusu olarak karşımıza çıkar. Bu süre içinde devamlı olarak ileri sürülen tezlerden Batı'nın Türkiye'ye en yalıtkan ve yüzeysel biçimleriyle yerleştiği doğrudur. Ancak, bunun nedeni, taklit eğiliminde değil, Müslüman-Osmanlı-Türk kültürünün bir yapı unsurunda aranmalıdır.
BATICILIĞIN ÖNDE GELEN DÜŞÜNÜRÜ, ABDULLAH CEVDET: Türkiye'ye Batılılaşma düşünce alanında, İttihat ve Terakki'nin kaynağını oluşturan, çekirdeğini yeşerten Dr. Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının bilinçli atılımlarıyla giriyordu. Daha 1904'te İsviçre'de çıkarmaya başladığı İçtihat dergisini 1905'te Mısır'dan sonra İstanbul'da sürdüren Dr. Abdullah Cevdet, Batılılaşmanın yılmaz, dirençli bir öncüsü, savunucusu olmuştur.
Dr. Abdullah Cevdet, İçtihat dergisinde, dar kafalılıkla savaşa döğüşe Avrupa düzeyine ulaşmak istiyordu. Dr. Abdullah Cevdet dergisinde, Turan özlemini İrfan kavramıyla karşı çıkıyordu. Turan'a karşı İrfan, yani bilim ve teknik.
Ama aslında, Abdullah Cevdet 28 yıllık mücadelesinde, adına klerikalizm denen körükörüne dinciliğe, bilim düşmanlığına saldırıyordu.
İçtihat'ın amacı, softa kafasını, şeriat ve meşihat otoritesini yıkmak, hür ve muhterem olarak yaşamaktı.
BATILI İLE BATICI AYRIMI
Bakış açısına göre, Batılılaşmakta hem ileri gidip hem geri kalmanın çelişkisi belki "Batılı" ve "Batıcı" kavramları arasında bir ayrım yaparak açıklanabilir. Batı'da devlete ve sivil topluma özgü birçok kurumlar ile yaşanan karmaşık bir hayat vardır ve son analizde "Batılı" olma, bu çoğulcu hayat tarzını sürdürmektedir. "Batıcı" kavramında ise, bu hayat tarzını yaşıyor olmaktan çok, buna erişme yolunda, şu veya bu derecede yoğunlaşan bir yönelim, bir zorlama anlamı içkindir.
Burada önem kazanan sorun, şüphesiz Batının ne olduğudur. Bu soru üstüne düşünüldüğünde, bir tek Batı kavramıyla özetlenebilecek, homojen, tek parçalı bir gerçeklik olmayacağını görmek güç değildir. Batı'nın çeşitli ülkeleri arasında son derece önemli farklar vardır; her ülkede, var olan sınıfların yaşanan hayata katılış biçimi farklıdır. "Batılılaşma" deyimiyle anlatılmak istenen hedefin kendisi bulanıklaşmaktadır. Bunun sonucu da, bu sözle anlatılan Batı'nın büyük ölçüde "yapıntı", "kurumsal" bir Batı olmasıdır.
Batılılaşmayı hadef koyan devlet olduğu için, bu kurgusal Batı'nın en çekici yanı, her zaman teknolojik üstünlük olarak görünmüştür. Buna karşılık, Batı denilen karmaşık bütünlüğün eşit derecede önemli parçaları olan "sivil toplum", "demokrasi" gibi gerçeklikler özellikle erişilmesi gereken hedefler olarak kavranmıştır. Tersine, "Batıcı", kendi tanımladığı biçimde bir "Batı'ya" ulaşmak için toplumu yukarıdan aşağıya yöntemlerle zorlayan kişi olmuştur. Batı, kendi özgül tarihi boyunca devlet karşısında bireyi özgürleştirerek bugün bilinen uygarlığını kurmuşken, Türkiye o düzeye devlet eliyle gelmeye çalışmıştır. Böylece "Batıcı", aslında "Batılı" ya en fazla ters düşen çelişik bir tip olmuştur.
18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Programı Sunumu
11.1.2008
18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Programı Sunumu
Sayın ................, Değerli Misafirler,
18 Mart Şehitler Günü'nü anmak için toplanmış bulunuyoruz.
Sayın Kaymakamım,
Programı arz ediyorum:
1-Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı
2- Günün Anlam ve Önemini Belirten Konuşma
3- Şiirler
4- Türküler
5- Şehitliğin Önemi ile İlgili Konuşma
6- Garnizon Komutanlığın Hazırladığı Konuşma
7- Program Boyunca Slayt Gösterimi
Sayın Kaymakamım, Değerli Misafirler,
Büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk ve tüm şehitlerimizin manevi huzurunda, sizleri bir dakikalık saygı duruşuna ve akabinde İstiklal Marşı'na davet ediyorum.
- Dikkat!
- Ruhları şad olsun!
Bu vatan, yetişmiş aydın insana en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde 250.000 genç milliyetperver aydınını toprağa gömmüş, bunun sıkıntısını sonradan çekmiş olmasına rağmen, dünyaya "ÇANAKKALE'NİN GEÇİLEMEYECEĞİNİ" de ispat etmiştir. En önemlisi de Çanakkale ruhu, Milli Mücadele’nin başlangıcı olmuştur.
1- Program süresince ..............................Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinden .................................... Çanakkale Savaşlarıyla ilgili slayt gösterisi sunacaklar.
2- Günün anlam ve önemini belirten konuşmayı yapmak üzere ..........................................'ı davet ediyorum.
Çanakkale, cesaret ve inançla yoğrulmuş silahsız ve cephanesiz bir milletin tarihe yazdığı hürriyet mücadelesidir.
M. Kemal ATATÜRK
3- Şehidim adlı şiiri okuması için ......................................davet ediyorum.
-Çanakkale'yi bir asker olarak anlatmak imkansızdır. Çelikten , manevi güçten , vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir ? Bu sorumun cevabı , işte şu gösterişten uzak , mütevekkil ve sakin Anadolu çocuğunun kendisi idi. Düşmanları ona hayrandı.
General Von SANDERS
4- Şehitlik ve Şehitliğin Önemini belirten konuşmayı yapmak üzere ..............................................ı davet ediyorum.
Biz kişilerin kahramanlık sahneleriyle ilgilenmiyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm kesin... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulamamacasına hepsi düşüyor, ikincidekiler onların yerine geliyor; fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok ! Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir örnektir.
Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
Mustafa Kemal ATATÜRK
5- Çanakkale İçinde ve Şehitler Ölmez adlı türküleri söylemek üzere .................................................. davet ediyorum.
Bayrakların karışması kanlara,
Kılıçların kükremesi kınlara,
Yanık bağırlara, ak alınlara,
Çelik yağmurunun çevrildiği yer.
Ejder ateş salan arslan böğrüne,
Timsah diş saplayan insan bağrına,
İstanbul denen canan uğruna,
Yüz bin canın yere serildiği yer.
İstanbul'un gözler dolu baktığı,
Yavrularım diye ağıt yaktığı,
Dere dere yakut kanın aktığı,
Yiğit harmanının savrulduğu yer.
6- Çanakkale Şehitlerine adlı şiiri okuması için .......................................................davet ediyorum.
-O genç ve dâhi Türk Şefinin ( M. Kemal'in ) o esnada orada bulunması , müttefikler bakımından, talihin en acı darbelerinden biridir.
Alan MOORHEAR
7- Şehitler ve Zaferler ile ilgili konuşmasını yapmak üzere Garnizon Komutanlığı'ndan .......................................... davet ediyorum.
... Yıl mı geçmiş... Kocaman bir ara,
Sızlıyor, sızlayacak elli bin yıl geçse bile bu yara.
Biz o şehitlerimizi yeni bir doğuşa temel yaptık, ya siz,
Siz sömürgeler, açlığınızla suçlu değil misiniz?
Uyandık bir daha çağlardan, bulduk bir daha önderimizi,
Gökler bayrak bayrak doldurdu gönderimizi.
Bulduk Mustafa Kemal'i yerden göğe al,
Her şehitten bir yaşama dalı Mustafa Kemal.
8- Şehitleri Anma programı sona ermiştir, arz ederim.
18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Programı Sunumu
Sayın ................, Değerli Misafirler,
18 Mart Şehitler Günü'nü anmak için toplanmış bulunuyoruz.
Sayın Kaymakamım,
Programı arz ediyorum:
1-Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı
2- Günün Anlam ve Önemini Belirten Konuşma
3- Şiirler
4- Türküler
5- Şehitliğin Önemi ile İlgili Konuşma
6- Garnizon Komutanlığın Hazırladığı Konuşma
7- Program Boyunca Slayt Gösterimi
Sayın Kaymakamım, Değerli Misafirler,
Büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk ve tüm şehitlerimizin manevi huzurunda, sizleri bir dakikalık saygı duruşuna ve akabinde İstiklal Marşı'na davet ediyorum.
- Dikkat!
- Ruhları şad olsun!
Bu vatan, yetişmiş aydın insana en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde 250.000 genç milliyetperver aydınını toprağa gömmüş, bunun sıkıntısını sonradan çekmiş olmasına rağmen, dünyaya "ÇANAKKALE'NİN GEÇİLEMEYECEĞİNİ" de ispat etmiştir. En önemlisi de Çanakkale ruhu, Milli Mücadele’nin başlangıcı olmuştur.
1- Program süresince ..............................Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinden .................................... Çanakkale Savaşlarıyla ilgili slayt gösterisi sunacaklar.
2- Günün anlam ve önemini belirten konuşmayı yapmak üzere ..........................................'ı davet ediyorum.
Çanakkale, cesaret ve inançla yoğrulmuş silahsız ve cephanesiz bir milletin tarihe yazdığı hürriyet mücadelesidir.
M. Kemal ATATÜRK
3- Şehidim adlı şiiri okuması için ......................................davet ediyorum.
-Çanakkale'yi bir asker olarak anlatmak imkansızdır. Çelikten , manevi güçten , vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir ? Bu sorumun cevabı , işte şu gösterişten uzak , mütevekkil ve sakin Anadolu çocuğunun kendisi idi. Düşmanları ona hayrandı.
General Von SANDERS
4- Şehitlik ve Şehitliğin Önemini belirten konuşmayı yapmak üzere ..............................................ı davet ediyorum.
Biz kişilerin kahramanlık sahneleriyle ilgilenmiyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm kesin... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulamamacasına hepsi düşüyor, ikincidekiler onların yerine geliyor; fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakika sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok ! Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir örnektir.
Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
Mustafa Kemal ATATÜRK
5- Çanakkale İçinde ve Şehitler Ölmez adlı türküleri söylemek üzere .................................................. davet ediyorum.
Bayrakların karışması kanlara,
Kılıçların kükremesi kınlara,
Yanık bağırlara, ak alınlara,
Çelik yağmurunun çevrildiği yer.
Ejder ateş salan arslan böğrüne,
Timsah diş saplayan insan bağrına,
İstanbul denen canan uğruna,
Yüz bin canın yere serildiği yer.
İstanbul'un gözler dolu baktığı,
Yavrularım diye ağıt yaktığı,
Dere dere yakut kanın aktığı,
Yiğit harmanının savrulduğu yer.
6- Çanakkale Şehitlerine adlı şiiri okuması için .......................................................davet ediyorum.
-O genç ve dâhi Türk Şefinin ( M. Kemal'in ) o esnada orada bulunması , müttefikler bakımından, talihin en acı darbelerinden biridir.
Alan MOORHEAR
7- Şehitler ve Zaferler ile ilgili konuşmasını yapmak üzere Garnizon Komutanlığı'ndan .......................................... davet ediyorum.
... Yıl mı geçmiş... Kocaman bir ara,
Sızlıyor, sızlayacak elli bin yıl geçse bile bu yara.
Biz o şehitlerimizi yeni bir doğuşa temel yaptık, ya siz,
Siz sömürgeler, açlığınızla suçlu değil misiniz?
Uyandık bir daha çağlardan, bulduk bir daha önderimizi,
Gökler bayrak bayrak doldurdu gönderimizi.
Bulduk Mustafa Kemal'i yerden göğe al,
Her şehitten bir yaşama dalı Mustafa Kemal.
8- Şehitleri Anma programı sona ermiştir, arz ederim.
18 Mart Orotoryosu
Savaş... Savaş... Savaş...
Türk Milleti’nin yiğitçe oyunu. Bu milletin kaderi. Acaba, bu millet kadar savaşlarla iç içe yaşamış başka b ir millet var mıdır? Acaba, bu millet kadar, kahramanlığa baş koymuş başka bir ulus var mıdır? Tarih sahnesindeki yerini aldıktan sonra; savaş meydanlarına yön veren başka bir millet var mıdır? Sizlere; bu milletin hangi savaşlarından bahsetsem acaba? Kürşat’ın Çin Sarayını basmasını mı, Malazgirt Destanı’nı mı, Fatih’in İstanbul’u fethini mi, Niğbolu’yu mu, Kosava’yı mı anlatsam acaba? En iyisi günümüzün 18 Mart olmasından dolayı Çanakkale Savaşlarından bahsedeyim.
I.Dünya savaşında İngiliz ve Fransızlar, savaştaki dostumuz Almanya karşısında zor duruma düşen müttefikleri Rusya’ya askeri yardımda bulunmak gayesiyle Çanakkale Boğazını geçmek istemişlerdir. İngiltere Savunma Bakanı Lord Ricner, Çanakkale’ye saldırmalarının amacını; General Hamilton’a gönderdiği bir mesajda şöyle açıklar:
“Çanakkale’yi geçerseniz İstanbul düşer. Boğazlardan geçireceğiniz askerlerle, en büyük ordusunu Rusya’ya gönderen Almanları hazırlıksız ve arkadan vurarak I.Dünya Savaşı’nı kazanırız.”
Ve yüklenirler hep birlikte Çanakkale’ye... Bombalarlar Çanakkale sırtlarını gemilerden acımasızca.
Başlangıçta I.Dünya Savaşının dışında kalmaya özen göstermiş olan Osmanlı devleti; Anadolulun jeopolitik durumu nedeniyle Avrupa Devletlerinin Anadolu’yu paylaşma planları ve Almanya’nın baskısı sonucunda gönülsüz olarak savaşa sürüklendi. Dört ordu halinde 40 tümenle I.Dünya Savaşı’na katılan Osmanlı Devleti; Sina, Filistin, Suriye ve Irak’ta İngilizlerle; Sarı kamışta ise Ruslarla savaşmaya başladı.
Rusya, Türk taarruzlarının hafifletilmesi ve kendilerine yardım edilmesi İngilizlerden yardım istedi. Zaten, savaş öncesi Anadolu’yu paylaşma planları yapan ihtilaf devletleri için bu istek geçerli bir sebep olamaya yetiyordu.
Birkaç Alman gemisini takip eden İngiliz filosu, 11 Ağustos 1914 ten beri Çanakkale Boğazının önlerinde bekliyor, boğaz geçişlerini kontrol ediyor ve Osmanlı gemilerinin Akdeniz’e açılmasını engelliyordu. İngiliz harp komitesi Çanakkale Boğazının geçilmesine ve İstanbul’un işgal edilmesine karar verdi.
Bu saldırı için iki farklı görüş ileri sürülüyordu. İngiltere Denizcilik Bakanı Çörçil (Churchill) yalnız kendi deniz kuvvetleriyle boğazları geçmenin mümkün olduğunu ileri sürerken, İngiltere Deniz Kuvvetleri Komutanı Lort Ficher, bu harekâtın başarılı olamayacağını ileri sürüp; müşterek bir donanma ile başarıya ulaşılabileceğini söylüyordu.
Sonuçta, bir Akdeniz filosu oluşturuluyor. Filo komutanı Amiral Carden: “Boğaz, çok sayıdaki gemi ve yapılacak sürekli bir harekatta zorlanabilir” cevabını verdi. Neticede, Çanakkale Boğazı’nın deniz kuvvetleri ile kararlaştırıldı. Bu karar Fransa ve Rusya’ya bildirildi. İşgale hazırlık başladı.
Biz Tufan’ı yarattık uyku uyurken Batı.
Nuh doğmadan kişnedi ordumuzun atı.
Sorsan şöyle diyecek, gök denilen şu çatı,
Türk gücü bir yıldırım; görsün bu gücü batı.
Delinse yer, çökse gök; yansa, kül olsa dört yan.
Yüce dileğe doğru; yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz biz.
1071 yılında Anadolu’yu yurt tutmuş, bu mübarek topraklar için kanlarını, canlarını vermiş, Alpaslanların torunları; 1453’de dünyanın çehresini bir anda değiştiren; insanlığı bilmeyenlere insanlığı öğreten; bugün bile insan haklarından bahsedenlere daha o günlerde insan haklarının ne olduğunu öğreten Fatih’in torunları:
Devlet kavramına gereken önemi vererek devletin devamın sağlayan Kanunî’nin torunları acaba bu işgale imkân tanıyacaklar mıydı? Asırlardan bu yana sıkıştığı zaman daima büyük devlet adamı, asker be bilgin yetiştirmeye alışan Türk Milleti, düşmana aman verecek miydi? İşgalden bir gece önce, Boğaz’ın fırtınasına akıntılarının şiddetine aldırmadan, her türlü imkânsızlıklara rağmen Vatan’ın savunması için denize çıkıp sessiz sessiz ama emin adımlarla ilerleyen, döktüğü her mayınla bir milletin kaderini yeniden çizen Nusret Mayın Gemisi’nin kahraman personeli, acaba Çanakkale Boğazı’nın geçilmesine, yüzyıllardan beri Türk Vatanı olan bu mukaddes toprakların çiğnenmesine izin verecekler miydi?
Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı!
Mahşerde mi biçarelerin yoksa felâhı
Nur istiyoruz senden, Sen bize yangın veriyorsun.
Sefil düşman bilmez misin ki?
Bir başkadır Çanakkale’m, Çanakkale’de Mart ayları
Bu aylarda fetih için yiğitler sallardadır
Bu ayda, Türk’ün gücü yine masallardadır.
18 Mart gibi destan yansıyınca istikbâle
Gözlerde pınardır; çağlar sel sel Çanakkale’de
Bir başkadır Çanakkale’m
Bir başkadır Çanakkale’min yer şekilleri;
Dağları tepe olur, tepeleri dağlaşır birden
Kaz dağından Sarıkız, su alır körfezden
Koca çimen, Kemâl ile gelir erişilmez hâle
İşte buradan kükrer, tüm dünyaya ÇANAKKALE
Dünya tarihinin 18 Mart 1915’nci sahifesini çevirdiğinizde, doğruluğun zulme galip geldiğini görürsünüz o sahifelerde; Türk’lerin en gelişmiş milletlerine kan kusturmasını görürsünüz o sahifelerde; düşmanı alkışlarla karşılamak yok; o sahifelerde düşmanla birlik olmak yok; o sahifelerde tek kurşun atmadan yurduna düşman ayağı bastırmak yok.
Düşmanla tanışmadan başladı olay
Ay bulutta; toprak ve deniz uykudaydı.
Cehennem gürültüsü sardı geceleri
Geleceği âşikâr, güçlü bir belâ
Karıştı toprağa, suya, havaya.
Hiç kimse; düşmanın sevgi seliyle karşılandığı savaşlara benzetmeye çalışmasın Çanakkale Savaşlarına. Çanakkale’de ateş var, Çanakkale’de kan var, Çanakkale’de ölüm var, onur var, gurur var.
Hürriyete ve bağımsızlığa inanmış bir milletin toprağına mümkün mü ayak basmak? Mümkün mü düşmanla dost olmak, birlik olmak?
Hak-batıl kavgası, ezelî yazı
Zâlim gemiler tuttu boğazı
Zehreder bizlere baharı yazı
Canlar sarılın ALTIN YELE’ye
Yürüyün yiğitler Çanakkale’ye
Savaş alevi sarınca yurdu
Dizi dizi yiğitler boğazda durdu
Kükreyen yiğitler tekbir ile durdu
Baksan! Yiğitlerim sıraya giriyor
Kâinat, bizlere yardım ediyor.
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Değil mi ki, cephemizin sînesinde iman bir,
Sevinme bir, acıma bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada birdir vuran yürek yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.
Düşman donanması olanca gücüyle ve gurulu bir eda ile Çanakkale Boğazına girdi. Tarihler 18 Mart 1915’i, saatler 10.30’u gösteriyordu.18 savaş gemisi ve sayısız destek gemisinden oluşan gururlu, azametli ve yenilmez görünen armada Çanakkale önlerine doğru yürürken, donanmasının ve askerinin gücünden denizlerin titrediğini sanarak kibirlenen Churchill de İngiltere başbakanına şu müjdeyi ulaştırıyordu:
“Başbakanım! Müttefik donanmasının büyük ve tarihi görevi bu sabah başladı. Majesteleri zafere hazırlansın.”
18 zırhlının yanı sıra birçok kruvazör, destroyer, torpido bot ve motorbotlar Çanakkale önlerinde savaş düzeni aldı. Amiral Robeck’in forsunu dönemin en muhteşem savaş gemisi olan “Queen Elisabeth” taşıyordu. Dünyanın en güçlü savaş gemileri her türlü hazırlıklarını tamamlamış, savunma hatlarını yıkmış, dolayısıyla da sanki zaferi garantilemiş gibi mağrur bir eda ile ilerliyordu.
Ancak, onların hesaplayamadıkları bir gerçek vardı. Mehmetçik, bu çelik yığınından ürkmüyor, korkmuyordu. Vatan aşkı dolu olan sinesini bu çelikten duvara ve ateşten azaba siper etmiş bekliyordu. Dardonos Bataryası komutanı Yüzbaşı Hasan Bey, bütün silah arkadaşlarına tercüman oln düşüncesini şöyle açıklıyordu: “Türk topçusu, bugün, bilinen şöhretini bir kere daha yükseltme şerefine erişecektir. Bu sırada ölürsem üzülmem. Çünkü ölüm. Allah’ın emri. Silahlarımızın hakkını verdikten sonra şehit olursak namazımız ebedî kılınacaktır.”
* * *
Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar taşlar
O rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar.
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna, ya Rab,ne güneşler batıyor.
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer
Ne büyüksü ki kanın kurtarıyor tevhid’i
Bedr’in aslanları ancak,bu kadar şanlı idi.
18 Mart 1915’de saat 11.30 sularında Çanakkale’nin iki yakasındaki tabyalarımız Queen Elisabeth tarafından bombalanmaya başladı. Düşman toplarının açtığı ateşler hedefleri alt üst ediyordu.Bir çok topumuz bu ateş sırasında harap oldu.Bizim topçularımız da başlangıçta ateşe karşılık vermişti.Fakat menzilleri kısa olduğu için atışlar kısa düşmüştü.
O kahraman askerler, tepesine yağan ateş altında canını Allah’a emanet etmiş; sabırla, gemilerin atış menzili içine girmesini bekliyorlardı. Bir İngiliz subayı bu olayı hatıra defterine şu şekilde yazmıştı:
‘Ateş hızımız Türker’i şaşırtmış olmalı. Bir insanı çevresine dakikada 1500 kilo mermi yağması epey sinir bozucu olmalıdır.
Ancak, asıl sinirleri bozulan silah ve cephane üstünlüğüne rağmen İngiliz, Fransız cephanesi oldu. Çünkü yerle bir ettikleri ve ‘artık hiçbir canlı kalmamıştır, kalanlarda kaçmışlardır. Dedikleri yerlere yaklaştıkça hiç beklemedikleri ateşle karşılaştılar. Çok şaşırmışlardır. Çünkü öylesine büyük bir ateş karşısında siperlerini terk etmemek onlara göre imkânsızdır.
Eski dünya, yenidünya, bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer
Yedi iklimi cihanı duruyor karşısında
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela.
Hani, tauna da bu rezil istila.
Saat 12.30 sıralarında, Koramiral Robek, Fransız savaş gemilerinin ileriye çıkmasını emretti. Zaten, Fransızlar da Çanakkale’ye ilk girmenin şerefini istiyorlardı. İngiliz zırhlılarının 1 km önüne geçen Fransızlar aynı zamanda topçumuzun atış menziline girmiş bulunuyordu. 45 dakika süren yoğun top atışımızla; Çanakkale önlerinde ilk batan gemi olma şerefine de ulaşmış oluyorlardı.
Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Saat 14’den itibaren biraz akıllanan İngiliz-Fransız cephesi ikişer zırhlıyla ilerlemeye başladılar. Topçularımızın ateşi 2 saat sonra durdu. Çünkü silahlarımızın gibi cephanemiz de sınırlıydı. Hesaplı kullanmak gerekiyordu.
Amiral Robeck bu fırsattan istifade ederek, mayın temizleme işine tekrar başladı. Başlangıçta mayın arama işi gayet iyi gidiyordu. Ancak atış menziline girdiklerinde topçumuzun ateşine hedef oldular ve arkalarına bakmadan kaçışmaya başladılar. Bu sırada 3savaş zırhlısı saf
dışı kalmıştı.
Sırtına yüklemiş kahraman seyit 276 kiloluk mermiyi. Yürüyor bataryasına ateşler içinden.Bu mermidir denize gömen Elizabethi, Buve’yi
Yanıyor bugün tabyalar
Dağlar, denizler yanıyor
Kutlu zafer bizim oluyor
Düşman zırhlıları teker teker batıyor.
Ben;
Tarihlerin yolcusu;
Adım, tarihlerce kutsal,
20.Yüzyılı gösterir
Zamanlardan zaman;
Yıkılmak üzeredir
Altı yüz hüküm süren Osman,
Devletimle birlikte
Öldü sandılar beni;
Planlar yapıldı ardımca;
Paylaşıldı tüm vatan.
Ben,asırlarca hız verdim rüzgarlara
Kültürlere şekil,
Adalet götürdüm
Gittiğim her yere.
Kötüye verdim dersini;
Yanımda, insanca yaşadı insan
* * *
Ben, elbette göz yumamazdım düşmana,
Katlanamazdım bölüşülmesine vatanın;
Esir yaşatamazdım milletimi
Elimde, ata yadigârı silahım,
Mehmet’imle omuz omuza
Yürek yüreğe,
Haksızlıklara karşı
Savaştım Çanakkale’de
* * *
Karanlık cehennem ateşine mağlup
Canlarımızı, cayır cayır yanıyor
Gece uzun düşman yoğun
Gündüz kurşun, gece kurşun
Şafak, sanki sonsuza tehirli
Vurun yiğitlerim, karanlıkta vurun
Anadolu’mun vatan sevdasıyla Dolu olan yiğitleri var oldukça, Şehit ruhları bu semalarda dolaştıkça; Sınırları içinde hürriyete ve bağımsızlığa and içmiş insanlarımız oldukça, mümkün müydü, müttefiklerin Çanakkale’ye çıkması?
* * *
KORO Ergenekon’da demir dağları erittiğimiz gibi; Erittik düşmanın gemilerini, ordusunu, azmini. Biz; girersek savaşa topla, tüfekle, yayla. Karşı koyarız topla donanmaya; tüfekle bataryaya, yayla dünyaya.
* * *
KARA SAVAŞLARI
Deniz savaşlarının başarısızlığı üzerine geri dönen İngiliz ve Fransız Deniz filosu: Çanakkale Boğazı’nın Deniz Filosuyla geçilmeyeceğini anlayıp; Boğazı koruyan tabyaları karadan yapacağı bir harekatla düşürmek amacıyla Gelibolu yarımadasının güneybatı kıyılarına çıkarma yapmaya karar verdiler.
General Hamilton komutasında İngiliz, Fransız, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda Hintliler ve Senegallilerden oluşan Akdeniz Sefer Kuvveti topladılar. Genel Karargâh. Limni Adası’nın Mondros limanıydı. Düşman bütün hazırlıklarını tamamlayıp; Büyük bir güçle nasıl olursa olsun Gelibolu yarımadasına çıkabilmek için topyekûn savaşa başladı.
İlk çıkarma harekâtı 25. Nisan.1915 gününün sabah saatlerinde gerçekleştirilir. Komutanlarımız; düşmanın çıkabileceği sahillerde tedbirlerini almışlardı. Amaçları; düşmanı karaya ayak basmadan daha denizde iken imha etmekti. Bu savaşta 1. dünya savaşında yanında yer aldığımız Almanya yardım edeceğine söz vermişti. Bu sebepten ötürü Çanakkale başkomutanlığına Liman Von Sanders atanmıştı. Alman general büyük bir stratejik hata yaparak bizim, çıkarma yapılacak sahillerde aldığımız savunma yerlerini değiştirdi.
Yaşamaz ölümü göze almayan
Zafer, göz yummadan koşana gider
Bayrağa, kanının alı çalmayan
Göz yaşı boşana boşana gider.
Kazanmak istersen sen de zaferi
Gürleyen sesinle doldur gökleri
Zafer denilen kahraman peri
Susandan kaçar da, coşana gider
Sabah saatin yedisi. Şafağın sökmesiyle birlikte bir tufandır, başlar. Sanki gökyüzü ateş saçan bir ejder olmuştur. Sanki, yerlerden ateş kaynamaktadır. Sanki İsrafil, zamansız yeryüzüne inmiş, kıyametin geldiğini, kulakları patlatan sur’uyla Çanakkale’ye duyurmaktadır.
İngiliz ve Fransızlar sahile çıktılar ve büyük çoğunluğu; Liman Von Sanders’ın geri çektiği, küçük birle karşılaştılar. Bu küçük Türk birlikleri muhteşem bir savunma örneği gösterip, harika kahramanlıklar sergilediler. Bu, beklenmedik karşılık, İngiliz ve Fransızları ve önden yolladıkları Avustralya ile Yeni Zelandalı birlikleri şaşkına çevirdi.
Bütün eller tetikte, bütün şarjörler dolu
Bir mavi atlas gibi Çanakkale’nin yolu
On sekiz zırhlıdan inip geliyorlar yavaş yavaş
Karaya ayak bastıklarında başlıyor savaş
On sekizi de hiç durmadan saçıyor ateş
On sekizi de püsküren bir yanardağa eş
Eski dünya, yenidünya bütün akvam-ı eşer
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi hakikat mahşer
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk
Sâde bir hadise var ortada; vahşetler denk
Kimi hundu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela
Hani, tauna da züldür, bu rezil istilâ.
(TÜRKİYE’M TÜRKÜSÜ)
25 Nisan sabahı, bu vahim durumu gören düşman ateşini yoğunlaştırdı. Avcı hendeklerinde patlayan ağır mermiler, ortalığı bir duman içinde bırakmıştı. Hiç kimse on adım ilerisini göremiyordu. Bu ağır bombardımana karşı koyacak gücümüz olmadığı için, askerlerimiz hiçbir şey yapmıyor; sadece düşmanın karaya çıkıp elindeki piyade tüfeklerinin menziline girmesini bekliyorlardı.
Düşman; mağrur zırhlıların ateşinden sonra siperlerde canlı kimse kalmadığına inanmış olacak ki saat 5.30 a doğru ateşi hafifletti. Bu ateş kesimi sonunda ortalığı kaplayan yoğun dumanlar çekildi. Dumanların çekilmesiyle büyük bir savaş gemisi, 15 torpidobot, 10 büyük 15 küçük nakliye gemisi, ayrıca birçok kayık ve römorkör sahile 100 metre kadar yaklaşmışlardı. Teke koyu’na doğru ilerliyorlardı. Ertuğrul koyu’nun orta kısmında ise bir nakliye gemisinin dubaları sahile asker çıkarıyordu.
İşte, tam o sırada, yüzlerce arkadaşının yanında ölmesini görüp, buna dudaklarını ısırarak sabreden Mehmetçikler, siperlerden başlarını kaldırdılar. Ellerindeki tek silah olan mavzerleriyle ateşe başladılar. Ansızın gelen bu ateş …? (ortalığı) inletiyordu. Aslında bu ateş, düşman gemilerinin ateşi yanında çok sönük ve çok sessizdi; ama bu kurşunları öfkesiyle birleştiriyordu. Kısa bir süre sonra bakıldı ki, binlerce düşman askeri köksüz ağaçlar gibi üst üste yığılmıştı. Mehmet çavuş var gücüyle bağırıyordu:
Ne hakla geldiniz? Dünyanın bir cundan sizi buraya çağıran mı oldu? Ne akla hizmet edip geldiniz. Buraya kötü niyetle gelip dönen olmadı daha. Sizler de dönemeyeceksiniz diye...
Ey Türk! Vur... Vatanın bakirlerine
Günahkâr gömleği biçenleri vur
Kemikten taslarlar şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur
Vur!.. Kolların kopana kadar
Olanca aşkınla, kuvvetinle vur.
Son düşman, son gölge kalana kadar
Olanca kininle, şiddetinle vur!..
Ertuğrul Koyu’na çıkmak isteyen bir piyade taburu ise, Ezineli Yahya Çavuş’un 80 kişilik takımı karşısında 40 dakikayla tamimiyle yok edilmişti. Teke Koyu’na çıkmaya çalışan düşman askerleri ise daha kayıklarından inmeden Çanakkale’nin karanlık sularına batırdılar.
Üçüncü çıkarma teşebbüsüne başlandığında, nakliye gemilerindeki düşman askerleri; gemilerinin merdivenlerinden subaylarının kılış zoruyla indiriliyordu.
Taburumuz müdafaa ettiği cephede düşmana adım attırmazken, düşman Teke Burnu’nun 2 km ilerisine bir tabur asker çıkardı. Bu durum üzerine yedekte bekletilen 9. bölük, 2 takımıyla Teke Burnu’na gelerek düşmanın kuşatma hareketini durdurdu.
Düşman, evlerimizi korkunç bir ateş altında tutuyordu. 9. bölük komutanı bu ateş sırasında yaralanır. Bunun üzerine buradaki müdafaa zayıflamıştır.
Düşman, buraya bir miktar daha asker çıkarır. Ağır makineli ateş altında kalan 12. bölüğümüz; hareket edemez durumdan kurtulmak için geri çekilir. O zaman, düşman Teke Koyu’na rahatça çıkarma yapar.
Saat 7’yi geçtiği sıralarda, Sedd-ül Bahir sırtları ve civarı cehenneme dönmüştü. Düşman buraya 3.ve 4. çıkarmayı yapmıştı. Buraya takviye gelmesi gerekiyordu. Fakat elimizde asker kalmamıştı. Orada mevcut kuvvetlerimiz 25 nisan akşamına kadar orada direnip, düşman çıkarma kuvvetlerinin bir çoğunu ...? etti. Fakat, düşmanın ay tepeyi işgal etmesine engel olamadı.
Başlarında Ezineli Yahya Çavuş’un bulunduğu mevziler düşmanın arkadan ateşi altında kalmıştı. Yahya Çavuş, bir avuç askeriyle 12 saat direnmiş ve Harp Kale’deki bölüğe katılmaktan başka çare bulamamıştır. Düşman Ertuğrul Koyu’na da çıkmıştı, ama yığınla kendi ölülerine basa basa çıkabilmişti.
Çanakkale Savaşları; dünyaya, sadece Türkün bükülmez bir bilek, yenilmez bir güç olduğunu ispatlamakla kalmamış; Türk milletine yeni bir gelecek hazırlayan Atatürk’ün; Türk ve dünya milletlerine tanıtmıştır. Tarihte her darda kalışında, yeni bir devlet kuran Türkler, Çanakkale önlerinde yeni bir geleceğe Atatürk sayesinde merhaba demiştik.
Yeryüzündeki tüm kara bulutların hep beraber üstüne çullandığı bu millet, tarihinin en zor günlerinden birini daha yaşamaktadır. Çanakkale savaşlarını bu ana kadar yönlendiren alman General Liman Von Sanders’tır.
Hani derler ya;” El, elin eşeğini ıslık çalarak ararmış.” Her ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yanlış kararlarla ordumuzu zorda bırakan General Sandırs; derdimize çare olamamaktadır. Türk Milleti uçurumun kenarına sürüklenmiş: “iki arada bir, derede kalmıştır.”
Uçurumun kenarındayım Hızır
Bitmez bir belaya hazır.
Kurban hazır
Düşman hazır
Ferman hazır
Can hazır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Çaresizliğin, çare olduğu sınır.
Yalan değil
Talan değil
Hayal değil
Haydi! Demir dağları erit te gel
Sarı saçlı, gök gözlü, tok sözlü Hızır
Böyle yakarıyordu karanlıklar içinde boğulan bu millet
Derdine derman arıyor ve haykırıyordu
Çanakkale önlerine düşman çekmiş gemilerin,
Yok mudur? Kurtaracak bahtı kara maderimi,
Yok, mu kurtaran? Yok, mu kurtaran?
Karanlıkta tok bir ses.
Geldim işte! Size böyle ne olmuş,
Beklemekten bağrınıza kan dolmuş.
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Benim kurtaracak baht-ı kara maderini
Yetişmişti M.Kemal olmuştu bu milletin bir adı Oğuz diğer adı M. Kemal
Atasından tek isteği:
Ya ölüm! Ya istiklal!
Bulunca önderini çelik zırhlı yürekler
Kan, barut, ölüm olup yürüdüler.
En önde fırladı; dedi: bu sefer “yıkayım bu ateşten Seddi Mehmetler
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi.
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya
Top tüfekten daha sık; gülle yağan mermiler
Kahraman orduyu seyret ki bu tehtide güler.
Gözlerin kırmızı yüzün sapsarı
Ne oldun, neyin var yaman Türkoğlu?
Ağlama başını kaldır yukarı,
Düşmanı güldürme kendine Türkoğlu
Üç bin yıl yaşadın minnet etmeden
Şimdi de sararmak, yas tutmak neden?
Demirden sağlamdır sendeki beden
Bükemez kolunu düşman Türkoğlu
Dillerde dolaşan destanların var
Türkiye denilen gülistanın var
Bu yüzden dünyada, bindir düşmanın var
Dikkat et, gafletten uyan Türkoğlu
Aciz mi sandılar, yoksa ölü mü?
Kopartmam ben bağımdan, nazlı gülümü
Boğdurmam kediye, ben bülbülümü
Kurtar Gelibolu’yu kahraman Türkoğlu
Her şeyin bir kader anı vardır. Bir insanın, bir milletin kaderinin değiştiği anlar vardır. Bir milletin kötü kaderinin değiştiği an Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşları Başkomutanlığını ele aldığı andır. O kutlu andan ve bu kutlun olaydan sonra savaşın gidişatı değişmiştir.
İnsanın insana zulüm sevdası
Sürdükçe kendimden utanıyorum
Neden böyle diye, bunu kendime
Sordukça, kendimden utanıyorum
Gülerek bakılır insanın yüzüne
İnsanın, uymalı sözü sözüne
Mazlumda haykıran zulmün izine
Baktıkça, kendimden utanıyorum
Yaşama hakkını kim verdi kime?
Gerçeği, kim gösterdi, kime?
Gözüm, her yaralı kalbi elimde
Gördükçe, kendimden utanıyorum
Bütün canlılarda hayat savaşı
Korkusuz yaşamak her şeyin başı
İnsan, kendi gibi yaşayan kuşu
Vurdukça kendimden utanıyorum
İçten kutlasak da uzay çağını
Daha kuramadık sevgi dağını
Şu haksız düşman, şu hak dağını
Sardıkça, kendinden utanıyorum
Bu arada 19. Tümen komutanı olan Yarbay M. Kemal kendi tercihiyle hızlı hareket ederek düşmanı dar bir kıyı etrafında hapsetmişti.
M. Kemal, 19. Tümen ve emrine verilen diğer kuvvetlerle 5 Mayıs 1915 tarihine kadar, Arı Burnu Cephesi’nde ki savaşları sevk ve idaresindeki üstün yeteneğiyle başarılı bir savunma hattı oluşturmuş; düşmanın içerlere doğru hareket etmesine mani olmuştu.
Bu başarılarından sonra Anafartalar Grup Komutanı olan M. Kemal daha sonra; Anafartalar Bölgesi’ne çıkan İngiliz Kolordusuna karşı 9 Ağustos’ta yaptığı taarruzda İngiliz Kolordusunu yenilgiye uğratmıştır.
Vakit gelmeyince, açılmaz gonca.
Bahar gelsin, seller aksın ilk önce,
Bizim elin yiğitleri gelince,
Yücelerden yiğitleri sor hele!
Bilirim, zulümle doludur bağın
Bela katarsın, çevrene yığın yığın.
Ölümdür, kandır, zulümdür soyun
Gel, gel de suratına vurayım hele
Alnımdaki kara yazı silinsin
Kör karanlık dokuz yerden delinsin
Tan ağarsın, eğri-doğru bilinsin
Yağacaktır yurduma nur hele
Çanakkale’de savaşlarının kırılma noktasıdır M.Kemal. O’nun, Anafartalar Komutanlığı’na atanmasıyla yurdumuzun üzerindeki kara, bulutlar utançlarından ağarmaya başladı. Yaptıklarından utanırcasına yavaş yavaş; Çanakkale’yi terk etmeye başladı. Atatürk’ün varlığıyla, Türk milleti’nin küllenmeye yüz tutmuş kahramanlığı yeniden canlandırıyordu.
Sürdüğü Marmara’dan, Mustafa Kemal doğmuştu Çanakkale sırtlarına ve açmıştı Türklüğün önünü yeni bir soluk vermişti, can çekişen bu millete. Yürüdü O, yürüdüler hep birlikte düşmanın üzerine ve yeni bir destan yazdılar Çanakkale’de.
Vurulmuşum toprağına taşına
Yerde geze, gökte uçan kuşuna
Baharına, yazına, kışına vurulmuşum
Eli kalem, eli kazma, eli kürek tutan
Yüzü toprak kokan,
Sınırlarında nöbet tutan
İnsanlarına vurulmuşum.
Nice türküler yakıldı senin için
Destanlar yazıldı bayrak bayrak,
Davullar vuruldu, dize geldi zeybekler
Kapında nöbet tuttu yıllar yılı
Gençliğim, heyecanım, gayretim
Gözümde nur, içimde sevgi
Elimde saz, dilimde türkü memleketim
Müttefiklerin karşısında yalnızca Türk milleti vardı. Bu savaş teke tek değil; çoğun tekle, Dünyanın Türkler’le savaşı demekti. Onlara göre Düvel-i Muazzama’nın yenilmesi mümkündü.Zaferi kazanmalarına da az kalmıştı.
Fakat, nereden bilebilirlerdi ki, Çanakkale Savaşları sırasında Anafartalar’dan M.Kemâl gibi bir komutanın doğacağını. M.Kemâl şöyle sesleniyordu, bütün dünya’ya.
Bu millet, dünyanın bilmediği, asla ümit etmediği eşsiz mevcudiyetinin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Bu beşik, tabiatın haşin rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk,tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.O çocuk ,tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından,kasırgalarından önce korkar gibi oldu;sonra onlara alıştı.Sonra onları tanıdı.Bir gün geldi ve tabiattan öğrendikleriyle şimşek,yıldırım güneş oldu;Türk oldu.Türk budur! Yıldırımdır, kasırgadır ve gerektiğinde dünyayı aydınlatan güneştir.
Bir destana benziyor bugünkü hâlin,
Okurken sesini duyuyorum ihtilâlin,
Öğün, ey Çanakkale! sen M.Kemâl’in,
Yüz milletle ilk görüştüğü yersin
Çanakkale derler, yokken hesapta,
Mahşerin, dünyada kurulduğu yersin,
Çanakkale denilen topraktan kapta,
Şehitlik şerbetinin verildiği yersin
Artık, yeni bir gün doğmuştur Çanakkale sırtlarında. Çok şeyler beklediğimiz yeni bir gün. Gökyüzü bir ejderha gibi açmıştı ağzını. Ortalığı bir sessizlik sardı. Bu sessizlik büyüdü, büyüdü.
Bu milletin yüreğinde millî bir öfke olup, karanlık dehlizlerden bütün yurdu sarıp; Yürüdü, yürüdü; tabyalarımızın arasından ölüm saçan bir ateş olup püskürdü. Savaş birden hızlandı. Öyle bir şevkle ve kıyasıya savaşıyorlardı ki Mehmetler; Yorgunluk, bezginlik, korku nedir bilmiyorlardı. Bu yiğitle: yıkacağız diyorlardı düşman siperlerini; yakacağız diyorlardı düşman gemilerini. Yaktılar, yıktılar, döktüler denize düşmanın gemisini ve askerini.
(1 Kişi)
(Koro)
(Cepheler) Vatan aşkının vuslat ateşi
(Cepheler) Kader yeri sanki bir mahşer
(Cepheler) En ulvî, en kutsal, en yüce
(Cepheler) Allah’a en yakın yer
Cephelerde bir çok şey birdenbire yok oluyor.Ruh,beden ve akıl.Bir tek Allah ve sen..Ölümün bin bir renge büründüğünü görürsün karşında.Birdenbire silah sesleri arasından binlerce sesin daralıp genişlendiğini görürsün “Ölüm İşte bu” dersin ve korkamadan üzerine gidersin.Ölüm sana ve sen ölüme yaklaşırsın.damarlarından kan akar mı akmaz mı bilemezsin.Ölüm;herhalde budur dersin.
Yıldızlar, süngü süngü düşer üzerine
Cephe nöbetlerinde
Gökyüzü, olanca ağırlığıyla iner
Rüzgâr, yaman mı yaman eser
İliklerinde duyarsın soğuğu,
Akrep, ayrılmaz yelkovandan
Hafızanı kurcalarsın
Eşin, çocukların geçer aklından,
Ananı, babanı düşünürsün
Gece nöbetlerinde
Yıldızlar, süngü süngü düşer üzerine
Keşif vakitlerinde
Gece bitmez; uzar da uzar
Söylenirsin “düşman” diye diye
Şafak vaktine kadar
Sessiz sessiz ağlarsın
Gece nöbetlerinde
Gün, ölüm olup yağardı üstümüze
Biz koşarken soluk soluğa
Korku, küçülürdü gözümüzde
Kanlarımız aktı ılık ılık
Dilimizden düşmedi “Mustafa Kemal” ve “Vatan”
İçtin düşmanın ateşini kana kana
Siperlerde büyüdük dağlar kadar
Süngümüze dayana dayana
Sırrını anladık yaşamanın
Mermiler bedenimizi bulduğunda
Baharda çimene uzanır gibi
Serildik yerlere sere serpe
Üstümüzde çiçek, ot, toprak ve kan
Çatlıyordu dudaklarımız susuzluktan
“Allah, Allah” deyip
Susuzluğumuzu giderdik
Aramızdan kalmadı tek er;
Önce kumandanımız,
Sonra da bizler
Gördük ki,zafer dolanır baş ucumuzda
Kefen diye üstümüze
Mavi göğü örtüverdik.
1915 yılının serin bir nisan sabahı. M. Kemal uzaktan seslerini duyar ve bir ok gibi
Fırlar yerinden. Bütün tümüne hazır olmaları emrini verir. Bir süvari birliğiyle topların yuvalarını bulmak için yola çıkar. Bu arada bir haber gelir Kemal Paşa'ya:
''Düşman asker çıkarıyor, hemen bir tabur yollansın'' diye.
M. Kemal, hemen Bigalı Köyü'ndeki kuvvetlerin önüne geçti. Koca çimen
Tepe'ye yaklaştılar. Biraz soluklansınlar diye bir mola verdi askerlerine durdu,
Dinlendi. Top seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Sonra düşmanın yuvasını bulmak için koyuldu yola yeniden.Kıyılara doğru yöneldiler. Birden ne görsün: Gözcü taburumuz, Conk Bayırları'na doğru çekiliyordu.
Dikildi M. Kemal önlerine:
Atatürk: Asker! Bu ne hâl.
-Efendim düşman çok, cephanemiz bitti.
-(Atatürk)emek, düşman; bana benim askerimden daha yakın. Ya düşman o tepeyi
Tutarsa. Yardımcı birlikler gelene kadar o tepeyi elde tutmak gerek; diye düşündü
M.Kemâl.
(Atatürk):Cephaneniz yoksa süngünüz de mi yok.
Diye öyle bir kükredi ki, süngü takıp yere yattı bütün asker.
İşte, M.Kemâl ve askerlerinin kazandığı an bu andı.
Eğer, o kısacık zaman kaybedilip, düşman o tepelere çıksa idi; daha o gün, İstanbul’un kapıları açılacaktı ardına kadar.
Öyle bir savaş başladı ki siperlerde göğüs göğüse... her taraf kan gölü olmuştu.1m2 yerde dört cansız beden yatıyordu. Ölüler, yaralılar ve sağ kalanlar kucak kucağa.
Siperlerdeki yaralılar akan kanlardan boğuluyordu.
''Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre. Birinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor. İkinciler onların yerine giriyor, onlar da düşüyor. Sonra üçüncü, dördüncü sıradakiler, sırasıyla şehit oluyor. Fakat ne imrenilecek bir soğukkanlılıkla ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba, şarapnel ve kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor,yine de en ufak bir çekinme bile göstermiyor.
Sarsılma yok, okuma bilenler Kur'an-ı Kerim okuyor ve cennet'e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar.
Yüreklerinde imanla şehit oluyorlar bu topraklar için...
Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebelerini kazandıran bu büyük ruhtur.''diye anlatacaktı Türk askerini Mustafa Kemâl.
Savaşınca biz, böyle savaşırız biz.
Dinle; namlu namlu bağıranları
Gökler çullansa çökertemez
Bu istihkâmlardan doğrulanları.
Mahmur Dağı'nın başında bir duman, bir duman
M.Kemâl'in başı daha bir duman
Dağ, düşünür gündüz gece, başından duman gitmez
Dağların başından duman eksik olmadığı gibi
Soy yiğidin başından da duman eksik olmaz.
Çıkar Kavak Yaylası’na oh! Der M.Kemâl:
Ölmez be, insan bu vatanı sevince.
Şehit kokusu; güller ve çimenlerden gelir.
Sevelim der M.Kemâl, sevelim
Bu vatan uğruna ölelim der M.Kemâl, ölelim!
Dağ dağ, tepe tepe...
Bedenleri serilmiş,
Başlarını düşmüş yere.
Gönüllerde duyulmamış düşlerin tadı,
Dudaklarda, kavuşulmamış yavuklu adı,
Kimi binbaşı, yüzbaşı
Kimi çavuş, onbaşı
Hepsi de birer birer
Vatan için şehit düştüler.
KORO: Yurdun aziz şehitleri, sırrından bize de ver
Ver ki, hep bizim olsun, bize verdiğiniz bu yer
TÜRKÜ: Eledim eledim höllük eledim
Bir savaş meydanı mı, bir şehitlik mi bu yer?
Her karışı Mehmet'lerin kanıyla sulanmış.
Şu çorak topraklara, bu ne haşmetli değer.
Güvenmek benliğine, küçümsemek ölümü,
Bir cihan karşısında, bilmemek korku;
Bunlar efsane değil; hakikat bu, tarih bu!
Selâm size, tarihe sığmayan kahramanlar.
Bir'le yüz’lere; yüz’le binlere karşı koyanlar.
Ey! Türk anaların büyüttüğü aslanlar.
Şu karşıki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa afâkı, bir kızıl sansar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir?
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir
Değil mi birdir sinede vuran yürek... Yılmaz.
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz.
Işık yağıyordu üzerlerine yıldız yıldız, Göz kırpmamışlardı ,ateş içmişlerdi gün boyunca, Vermişlerdi Gelibolu’yu sırtlara serilmişlerdi bir bir ve sonra sonsuz bir uykuya dalmışlar gönül ferahlığıyla ,Topra kakan kanlarından sımsıcak olmuştu Seddül bahir,Tınaz Tepe ,Gonk Bayırı etten ve kemikten daha bir yükselmişti gökyüzüne doğru gururla ,onurla,
Barut kokuyordu tepeler, Yerlere serilmiş yatıyordu gencecik bedenler, Hepsinin namus borcuydu düşmanı süngülemek, Can koymasalardı bu yolda, boşa giderdi binlerce yıllık emek, Allah’ım kıyametimi kopmuştu neydi bu? Gece bir garip renkle kızarmıştı; sanki; gece doğmuştu güneş, Toprak, binlerce yiğidin kanını emdi , emdi. Doymuştu tepeler kana, Toprak, büyüdü karış karış. Vermedi şehitlerim Gelibolu’yu düşmana, Oldu alınları, ana sütü kadar ak.
Soğuklar zalimdir, kışlar amansız
Kuşlar yuvalardan düşerdi cansız
Vuruştuk; yaralı, hasta, dermansız
Ne aman istedik, ne aman verdik
Yıllarca ufkunda yedi renk sancak
Sallandı bizimdir diye bu toprak
Hepsini ala boyadı kanlı şafak
Toprağa içtiği kadar kan verdik
Aç çıplak savaştık tipide karda
Kartalları avladık sarp kayalarda
Gelibolu da, Tınaz Tepe’de Arı burnunda
Ulu Gazimize imtihan verdik
Bazen, durgun denizin görürüm taştığını
Yükselen dalgaların göğe yaklaştığını
O dalgalar ki böyle bir günde şahlanır
Şahlandı, mı ne kıyı ne koy ne yelken tanır
Yeryüzünü altüst eden bu rüzgârın adına
Bazıları tayfun der bazıları fırtına
Sonra göklerde gizli başka bir hız tanırım
Nuruna şimşek denir, hamlesine yıldırım
Dalganın, fırtınanın yeri yurdu bu toprak
Mümkün mü bu selin önüne set koymak,
Düşmanın Ağıldere ,Pilavtepe, Yaylatepe, Damakçılıkbayırı ile deniz arasındaki kuvvetleri bizim kuvvetlerimizden daha üstündü
Düşman kuvvetleri Şahin sırtı nın batı burnunda tutunabilmişler ve çok kuvvetli bir şekilde hücum etmekteydiler, Ancak bütün bunlara rağmen Türk kuvvetleri azimle bu saldırılara karşı koymaktaydılar, Ancak askerler çok yorulmuşlardı ve düşmanın bitmek bilmeyen saldırıları, savaşan askerlere geriden yardım yapılmasını zorlaştırmaktaydı, Bunun üzerine Mustafa Kemal taarruzu durdurma emri verdi, Daha sonrada muharebeye yeni bir yön vermek üzere Günbürdekbayırı ‘ndaki komuta yerine döndü 10 ağustos 1915 ‘te Kuzey Grubu Komutanlıklara gönderdiği raporda, 8, tümenin düşmanı Şahin tepe’ye kadar atığını 12,Tümenin taarruzu ile üçbinden fazla düşmanın imha ettiğini Conkbayırı ile 261 Rakamlı Tepede birer diremek yapılmakta olduğunu açıklamıştır, Çanakkale muharebeleri, Türk tarafı için çok büyük ölçüde insan gücüne dayanmaktaydı, Düşman, silah, araç vb, açılardan çok daha üstündü, Bütün bu olumsuzluklara rağmen düşmanın ilerlemesini önlemek, Türkün manevi özellikleriyle komutanların üstün sevk ve iradeleri sayesinde olmuştur,
15 Ağustos 1915 günü düşman kuvvetleri tekrar saldırıya geçtiler ve Kireçtepe ’nin bir kısmını ele geçirdiler. Ancak bu saldırı 5. Tümenin karşı taaruzuyla durduruldu. Düşman kuvvetleri 16 Ağustos günütekrar saldırıya geçtiler.Kiraçtepe bölgesinden yardım istenmekteydi.Bunun üzerine Mustafa Kemal 5. Tümen karargahına gitti.Tümen Komutanı’nın Kireçtepe Muharebesini daha iyi yönetmek için ileriye gönderdi.Ayrıca, 1. Alay’ın iki taburunu Tursunköy ’e getirtti.Kireçtepe bölgesine 12 taburluk bir kuvvet gönderdi.Bu sırada düşman Kireçtepe ’ye yönelmekteydi.Düşmanın amacı Kireçtepe ’yi elde ederek Kavaktepe ’ye 17 Ağustos günü düşmanın bazı girişimleri püskürtüldü. 19 Ağustos günü Koyun Limanı cephesi anafartalar grubuna verildi.
Mustafa Kemal kritik durumda bulunan bölgeleri zamanında yetişip gerekli tedbirlerle düşmanın başarılarına önlemekteydi. Üst komutanlarla irtibatını da kesmemekteydi.
“20 Ağustos günü,12 Ağustostan beri yapıla gelen düşman saldırıları dolayısıyla cephede ve ihtiyatların durumunda yeni deşiklikler yapan Mustafa Kemal, Grup Karargâhına döndüğü zaman Ordu Komutanı Liman Paşa ’yı orada buldu. Yapılan değişiklikleri anlatıp onayını aldı. Bundan sonra 27 Ağustos’a kadar önemli görülmedi.
27 Ağustos günü Mustafa Kemal, düşmanın bütün cephede takviye aldığı haberini aldı. Bunun üzerime tümenlerin birinci hatlarını kuvvetlendirmelerini emretti. Bu sırada 7., 8. ve 9. Tümenlerin bazı kesimlerin bazı kesimlerine düşman saldırıları olduğu bilinmekteydi. 6.Tümenden 7. Tümene takviye birlikleri göndertti.7. Tümenden gelen haber düşmanın püskürtüleceği yolundaydı. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın kesin olarak yok edildiği haberini almak istiyordu. Yapılan taarruzlar karşısında mevzilerin büyük kısmı geri alındı. Düşman kuvvetleri yaptığı saldırıların yeteri kadar başar sağlayamaması yüzünden yeni girişimcilerde bulunamıyordu.
Bu sırada 7. Tümen birlikleri çok yorulduğundan bu bölge 6. Tümene verilmiş ve 7.Tümen Büyük Anafarta’nın doğusuna alınmıştı. Türk saldırıları karşısında düşman kuvvetleri artık yok olmaktan kurtulmanın çarelerini aramaktaydı. Yinede kaçacağı güne kadar kıyılarımızda tahribat yapmaktaydı. Eylül’e kadar gelişmeler devam etti. Eylül’ün ilk haftası yıpranmış birlikler geriye alındı ve düzenlemeler sağlandı. 6 Eylül’de alınan bilgiler, düşmanın Büyük ve Küçük Kemikliler bölgelerine çıkarma yaptığıydı. Bunlar topçularımız tarafından ateş altına alındı. Ayrıca İmroz’da 18 yolcu gemisi bulunduğu haber alındı. 10 Eylül’de düşmanın durumunu öğrenmek için bir topçu ateş baskını düzenlendi. Bu baskıdan sonra komşu birliklerin yardımlaşmaları emredildi.
Ekim ayında cephede durgunluk yaşanmaktaydı. Düşmanın saldırılara son vereceği belli olmaktaydı.
Ben bir Anzak askeriyim.
Savaşçısın sen diye diye
Sürdüler beni ön cepheye
Razı oldum alnımdaki yazıya
Kaçarken döndük bir tazıya
Ben bir Yunan askeriyim.
İstanbul bana düşer diye diye
Bindim koşarak bir gemiye
Benimle gelenleri gördüm,kaçan kaçana
Çanakkale sularında döndüm bir sıçana
Ben bir İngiliz askeriyim.
Osmanlı’yı, belki ben yıkarım diye
Girdim,sonu belirsiz bir kavuğa
Gemilere binip kaçarken
Bende döndüm, yolunmuş bir tavuğa
Ben bir Fransız askeriyim.
Çanakkale diye diye
Bindirdiler bir gemiye
Aslan sandım kendimi
Döndüm şimdi bir kediye
Allah, bir nefes kadar yakın
Gökyüzü bir nefes kadar uzakta
Gidecektir kainatın son zerresine dek
Hürriyetimiz bu toprakta
Gidecektir kuvvetli soyunuzla sonsuz nesillerden
Şerefle, fazilette, hakta,
Hizmetiniz
Varlığınız
Can can aksederek bu toprakta
Dağ dağ, tepe tepe
Bedenleri serilmiş
Başları düşmüş yere
Gözlerde doyulmamış düşlerin tadı
Dudaklarda yetişmemiş yavuklu adı
Kiminin donmuş kanı
Ötede yatar binbaşı, yüzbaşı
Beride yatar çavuş onbaşı
KORO: Yurdun aziz şehitleri: sırrından bize de ver.
Ver ki hep bizim olsun bize verdiğin bu yer.
Yıl 1915
18’indeyiz Martın
Kendine gel biraz
Pek tekin değildir Çanakkale’nin suyu
KORO: Geçilmez bu boğaz
Geçilmez bu boğaz
Bizi
Ne topun yıldırır
Ne kurşunun
Çünkü artık
Başladı cengimiz
Er meydanında bulunmaz dengimiz
Sen misin Mustafa Kemal’im ileri diyen?
İşte fırladık siperden
Sırtına yüklenmiş kahraman
Seyit 276 kiloluk mermiyi
Koşuyor bataryasına ateşler içinden
Bu mermi denize gömecek Elizabet’i, Buveti
Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor
Denizler yanıyor
Dağlar yanıyor
Zafer bizimdir artık
Düşman zırhlıları batıyor
Türk’üm
Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere
Bir karış toprak uğruna
Kimimiz şehit oluruz, kimimiz gazi
Hiç değişmez bu yazı
Dünyada her yer geçilir belki
Lakin, geçilmez Çanakkale boğazı
KORO: Çanakkale geçilmez
Geçilmez Çanakkale
Bir akşam vaktiydi. Birkaç arkadaşla gezerken, kanlı bir savaşa sahne olan yerleri. Arkadaşım gösterdi, bulunduğu tepeden ilerdeki siperleri; Yorgunluğa bakmadan, biraz daha yürüdük. Gördük kuduz gibi bize saldıran askerleri. O, kanlı kavgada, can havliyle kaçarken bırakılmıştı geriye; Kaput, çanta, şapka, süngü tüfekler. Baştanbaşa ovayı benzetmişlerdi sergiye. Bir savaşın tarihini gözlerimizle dinledik. Her adımda bunlardan birisini çiğnedik. Yürüdük çukurları atladık, hendekleri dolaştık bir sipere ulaştık. Bu siper pek kanlı bir siperdi. Kenarından bakınca tüylerimiz ürperdi. Bastıkça toprağına siyah kanlar fışkıran bu siper binlerce düşmana olmuştu mezar. Siper değildi orası, sanki kandan bir denizdi. Bir kenara dayandım zulmetlere büründüm;O kan kokan siperde;Niçin buraya geldiler diye düşündüm.
Ey! Yabancı memleketlerden gelip, bu toprakların üstüne kanlarını döken kahramanlar! Burada, bir dost vatanın topraklarındasınız. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Burada huzur içinde yatınız
Eyyy!...Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde rahat rahat uyuyacaklar burada. Onlar bizim topraklarımızda canlarını verdikten sonra bizim evlatlarımız olmuşlardır.
Başta, yüce önderimiz M.Kemal Yüzbaşı Halit, Yüzbaşı Rıza, Yüzbaşı Refik Bey, Mustafa Çavuş, Yahya Çavuş, Hamza Çavuş, Durmuş Onbaşı ve daha hayatlarının baharında toprağa düşen yüz binlerce Mehmetçik; Bugün, onurlu Türk gençliği olarak sizleri saygıyla selamlıyoruz. Sizlerin torunlarınız olarak yine sizlerin yolunda olduğumuzu bütün cihana haykırıyoruz. Huzur içinde yatınız.Sizin bizlere emanet ettiğiniz bu topraklarda yine vatan uğruna canlarımızı feda edecek, torunlarınız var.
alintidir ama bilmiyorum tesekkur ederiz hatirlatirsaniz düzeltirim veya kaldiririm
Türk Milleti’nin yiğitçe oyunu. Bu milletin kaderi. Acaba, bu millet kadar savaşlarla iç içe yaşamış başka b ir millet var mıdır? Acaba, bu millet kadar, kahramanlığa baş koymuş başka bir ulus var mıdır? Tarih sahnesindeki yerini aldıktan sonra; savaş meydanlarına yön veren başka bir millet var mıdır? Sizlere; bu milletin hangi savaşlarından bahsetsem acaba? Kürşat’ın Çin Sarayını basmasını mı, Malazgirt Destanı’nı mı, Fatih’in İstanbul’u fethini mi, Niğbolu’yu mu, Kosava’yı mı anlatsam acaba? En iyisi günümüzün 18 Mart olmasından dolayı Çanakkale Savaşlarından bahsedeyim.
I.Dünya savaşında İngiliz ve Fransızlar, savaştaki dostumuz Almanya karşısında zor duruma düşen müttefikleri Rusya’ya askeri yardımda bulunmak gayesiyle Çanakkale Boğazını geçmek istemişlerdir. İngiltere Savunma Bakanı Lord Ricner, Çanakkale’ye saldırmalarının amacını; General Hamilton’a gönderdiği bir mesajda şöyle açıklar:
“Çanakkale’yi geçerseniz İstanbul düşer. Boğazlardan geçireceğiniz askerlerle, en büyük ordusunu Rusya’ya gönderen Almanları hazırlıksız ve arkadan vurarak I.Dünya Savaşı’nı kazanırız.”
Ve yüklenirler hep birlikte Çanakkale’ye... Bombalarlar Çanakkale sırtlarını gemilerden acımasızca.
Başlangıçta I.Dünya Savaşının dışında kalmaya özen göstermiş olan Osmanlı devleti; Anadolulun jeopolitik durumu nedeniyle Avrupa Devletlerinin Anadolu’yu paylaşma planları ve Almanya’nın baskısı sonucunda gönülsüz olarak savaşa sürüklendi. Dört ordu halinde 40 tümenle I.Dünya Savaşı’na katılan Osmanlı Devleti; Sina, Filistin, Suriye ve Irak’ta İngilizlerle; Sarı kamışta ise Ruslarla savaşmaya başladı.
Rusya, Türk taarruzlarının hafifletilmesi ve kendilerine yardım edilmesi İngilizlerden yardım istedi. Zaten, savaş öncesi Anadolu’yu paylaşma planları yapan ihtilaf devletleri için bu istek geçerli bir sebep olamaya yetiyordu.
Birkaç Alman gemisini takip eden İngiliz filosu, 11 Ağustos 1914 ten beri Çanakkale Boğazının önlerinde bekliyor, boğaz geçişlerini kontrol ediyor ve Osmanlı gemilerinin Akdeniz’e açılmasını engelliyordu. İngiliz harp komitesi Çanakkale Boğazının geçilmesine ve İstanbul’un işgal edilmesine karar verdi.
Bu saldırı için iki farklı görüş ileri sürülüyordu. İngiltere Denizcilik Bakanı Çörçil (Churchill) yalnız kendi deniz kuvvetleriyle boğazları geçmenin mümkün olduğunu ileri sürerken, İngiltere Deniz Kuvvetleri Komutanı Lort Ficher, bu harekâtın başarılı olamayacağını ileri sürüp; müşterek bir donanma ile başarıya ulaşılabileceğini söylüyordu.
Sonuçta, bir Akdeniz filosu oluşturuluyor. Filo komutanı Amiral Carden: “Boğaz, çok sayıdaki gemi ve yapılacak sürekli bir harekatta zorlanabilir” cevabını verdi. Neticede, Çanakkale Boğazı’nın deniz kuvvetleri ile kararlaştırıldı. Bu karar Fransa ve Rusya’ya bildirildi. İşgale hazırlık başladı.
Biz Tufan’ı yarattık uyku uyurken Batı.
Nuh doğmadan kişnedi ordumuzun atı.
Sorsan şöyle diyecek, gök denilen şu çatı,
Türk gücü bir yıldırım; görsün bu gücü batı.
Delinse yer, çökse gök; yansa, kül olsa dört yan.
Yüce dileğe doğru; yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz biz.
1071 yılında Anadolu’yu yurt tutmuş, bu mübarek topraklar için kanlarını, canlarını vermiş, Alpaslanların torunları; 1453’de dünyanın çehresini bir anda değiştiren; insanlığı bilmeyenlere insanlığı öğreten; bugün bile insan haklarından bahsedenlere daha o günlerde insan haklarının ne olduğunu öğreten Fatih’in torunları:
Devlet kavramına gereken önemi vererek devletin devamın sağlayan Kanunî’nin torunları acaba bu işgale imkân tanıyacaklar mıydı? Asırlardan bu yana sıkıştığı zaman daima büyük devlet adamı, asker be bilgin yetiştirmeye alışan Türk Milleti, düşmana aman verecek miydi? İşgalden bir gece önce, Boğaz’ın fırtınasına akıntılarının şiddetine aldırmadan, her türlü imkânsızlıklara rağmen Vatan’ın savunması için denize çıkıp sessiz sessiz ama emin adımlarla ilerleyen, döktüğü her mayınla bir milletin kaderini yeniden çizen Nusret Mayın Gemisi’nin kahraman personeli, acaba Çanakkale Boğazı’nın geçilmesine, yüzyıllardan beri Türk Vatanı olan bu mukaddes toprakların çiğnenmesine izin verecekler miydi?
Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı!
Mahşerde mi biçarelerin yoksa felâhı
Nur istiyoruz senden, Sen bize yangın veriyorsun.
Sefil düşman bilmez misin ki?
Bir başkadır Çanakkale’m, Çanakkale’de Mart ayları
Bu aylarda fetih için yiğitler sallardadır
Bu ayda, Türk’ün gücü yine masallardadır.
18 Mart gibi destan yansıyınca istikbâle
Gözlerde pınardır; çağlar sel sel Çanakkale’de
Bir başkadır Çanakkale’m
Bir başkadır Çanakkale’min yer şekilleri;
Dağları tepe olur, tepeleri dağlaşır birden
Kaz dağından Sarıkız, su alır körfezden
Koca çimen, Kemâl ile gelir erişilmez hâle
İşte buradan kükrer, tüm dünyaya ÇANAKKALE
Dünya tarihinin 18 Mart 1915’nci sahifesini çevirdiğinizde, doğruluğun zulme galip geldiğini görürsünüz o sahifelerde; Türk’lerin en gelişmiş milletlerine kan kusturmasını görürsünüz o sahifelerde; düşmanı alkışlarla karşılamak yok; o sahifelerde düşmanla birlik olmak yok; o sahifelerde tek kurşun atmadan yurduna düşman ayağı bastırmak yok.
Düşmanla tanışmadan başladı olay
Ay bulutta; toprak ve deniz uykudaydı.
Cehennem gürültüsü sardı geceleri
Geleceği âşikâr, güçlü bir belâ
Karıştı toprağa, suya, havaya.
Hiç kimse; düşmanın sevgi seliyle karşılandığı savaşlara benzetmeye çalışmasın Çanakkale Savaşlarına. Çanakkale’de ateş var, Çanakkale’de kan var, Çanakkale’de ölüm var, onur var, gurur var.
Hürriyete ve bağımsızlığa inanmış bir milletin toprağına mümkün mü ayak basmak? Mümkün mü düşmanla dost olmak, birlik olmak?
Hak-batıl kavgası, ezelî yazı
Zâlim gemiler tuttu boğazı
Zehreder bizlere baharı yazı
Canlar sarılın ALTIN YELE’ye
Yürüyün yiğitler Çanakkale’ye
Savaş alevi sarınca yurdu
Dizi dizi yiğitler boğazda durdu
Kükreyen yiğitler tekbir ile durdu
Baksan! Yiğitlerim sıraya giriyor
Kâinat, bizlere yardım ediyor.
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Değil mi ki, cephemizin sînesinde iman bir,
Sevinme bir, acıma bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada birdir vuran yürek yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.
Düşman donanması olanca gücüyle ve gurulu bir eda ile Çanakkale Boğazına girdi. Tarihler 18 Mart 1915’i, saatler 10.30’u gösteriyordu.18 savaş gemisi ve sayısız destek gemisinden oluşan gururlu, azametli ve yenilmez görünen armada Çanakkale önlerine doğru yürürken, donanmasının ve askerinin gücünden denizlerin titrediğini sanarak kibirlenen Churchill de İngiltere başbakanına şu müjdeyi ulaştırıyordu:
“Başbakanım! Müttefik donanmasının büyük ve tarihi görevi bu sabah başladı. Majesteleri zafere hazırlansın.”
18 zırhlının yanı sıra birçok kruvazör, destroyer, torpido bot ve motorbotlar Çanakkale önlerinde savaş düzeni aldı. Amiral Robeck’in forsunu dönemin en muhteşem savaş gemisi olan “Queen Elisabeth” taşıyordu. Dünyanın en güçlü savaş gemileri her türlü hazırlıklarını tamamlamış, savunma hatlarını yıkmış, dolayısıyla da sanki zaferi garantilemiş gibi mağrur bir eda ile ilerliyordu.
Ancak, onların hesaplayamadıkları bir gerçek vardı. Mehmetçik, bu çelik yığınından ürkmüyor, korkmuyordu. Vatan aşkı dolu olan sinesini bu çelikten duvara ve ateşten azaba siper etmiş bekliyordu. Dardonos Bataryası komutanı Yüzbaşı Hasan Bey, bütün silah arkadaşlarına tercüman oln düşüncesini şöyle açıklıyordu: “Türk topçusu, bugün, bilinen şöhretini bir kere daha yükseltme şerefine erişecektir. Bu sırada ölürsem üzülmem. Çünkü ölüm. Allah’ın emri. Silahlarımızın hakkını verdikten sonra şehit olursak namazımız ebedî kılınacaktır.”
* * *
Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar taşlar
O rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar.
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna, ya Rab,ne güneşler batıyor.
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer
Ne büyüksü ki kanın kurtarıyor tevhid’i
Bedr’in aslanları ancak,bu kadar şanlı idi.
18 Mart 1915’de saat 11.30 sularında Çanakkale’nin iki yakasındaki tabyalarımız Queen Elisabeth tarafından bombalanmaya başladı. Düşman toplarının açtığı ateşler hedefleri alt üst ediyordu.Bir çok topumuz bu ateş sırasında harap oldu.Bizim topçularımız da başlangıçta ateşe karşılık vermişti.Fakat menzilleri kısa olduğu için atışlar kısa düşmüştü.
O kahraman askerler, tepesine yağan ateş altında canını Allah’a emanet etmiş; sabırla, gemilerin atış menzili içine girmesini bekliyorlardı. Bir İngiliz subayı bu olayı hatıra defterine şu şekilde yazmıştı:
‘Ateş hızımız Türker’i şaşırtmış olmalı. Bir insanı çevresine dakikada 1500 kilo mermi yağması epey sinir bozucu olmalıdır.
Ancak, asıl sinirleri bozulan silah ve cephane üstünlüğüne rağmen İngiliz, Fransız cephanesi oldu. Çünkü yerle bir ettikleri ve ‘artık hiçbir canlı kalmamıştır, kalanlarda kaçmışlardır. Dedikleri yerlere yaklaştıkça hiç beklemedikleri ateşle karşılaştılar. Çok şaşırmışlardır. Çünkü öylesine büyük bir ateş karşısında siperlerini terk etmemek onlara göre imkânsızdır.
Eski dünya, yenidünya, bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer
Yedi iklimi cihanı duruyor karşısında
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela.
Hani, tauna da bu rezil istila.
Saat 12.30 sıralarında, Koramiral Robek, Fransız savaş gemilerinin ileriye çıkmasını emretti. Zaten, Fransızlar da Çanakkale’ye ilk girmenin şerefini istiyorlardı. İngiliz zırhlılarının 1 km önüne geçen Fransızlar aynı zamanda topçumuzun atış menziline girmiş bulunuyordu. 45 dakika süren yoğun top atışımızla; Çanakkale önlerinde ilk batan gemi olma şerefine de ulaşmış oluyorlardı.
Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Saat 14’den itibaren biraz akıllanan İngiliz-Fransız cephesi ikişer zırhlıyla ilerlemeye başladılar. Topçularımızın ateşi 2 saat sonra durdu. Çünkü silahlarımızın gibi cephanemiz de sınırlıydı. Hesaplı kullanmak gerekiyordu.
Amiral Robeck bu fırsattan istifade ederek, mayın temizleme işine tekrar başladı. Başlangıçta mayın arama işi gayet iyi gidiyordu. Ancak atış menziline girdiklerinde topçumuzun ateşine hedef oldular ve arkalarına bakmadan kaçışmaya başladılar. Bu sırada 3savaş zırhlısı saf
dışı kalmıştı.
Sırtına yüklemiş kahraman seyit 276 kiloluk mermiyi. Yürüyor bataryasına ateşler içinden.Bu mermidir denize gömen Elizabethi, Buve’yi
Yanıyor bugün tabyalar
Dağlar, denizler yanıyor
Kutlu zafer bizim oluyor
Düşman zırhlıları teker teker batıyor.
Ben;
Tarihlerin yolcusu;
Adım, tarihlerce kutsal,
20.Yüzyılı gösterir
Zamanlardan zaman;
Yıkılmak üzeredir
Altı yüz hüküm süren Osman,
Devletimle birlikte
Öldü sandılar beni;
Planlar yapıldı ardımca;
Paylaşıldı tüm vatan.
Ben,asırlarca hız verdim rüzgarlara
Kültürlere şekil,
Adalet götürdüm
Gittiğim her yere.
Kötüye verdim dersini;
Yanımda, insanca yaşadı insan
* * *
Ben, elbette göz yumamazdım düşmana,
Katlanamazdım bölüşülmesine vatanın;
Esir yaşatamazdım milletimi
Elimde, ata yadigârı silahım,
Mehmet’imle omuz omuza
Yürek yüreğe,
Haksızlıklara karşı
Savaştım Çanakkale’de
* * *
Karanlık cehennem ateşine mağlup
Canlarımızı, cayır cayır yanıyor
Gece uzun düşman yoğun
Gündüz kurşun, gece kurşun
Şafak, sanki sonsuza tehirli
Vurun yiğitlerim, karanlıkta vurun
Anadolu’mun vatan sevdasıyla Dolu olan yiğitleri var oldukça, Şehit ruhları bu semalarda dolaştıkça; Sınırları içinde hürriyete ve bağımsızlığa and içmiş insanlarımız oldukça, mümkün müydü, müttefiklerin Çanakkale’ye çıkması?
* * *
KORO Ergenekon’da demir dağları erittiğimiz gibi; Erittik düşmanın gemilerini, ordusunu, azmini. Biz; girersek savaşa topla, tüfekle, yayla. Karşı koyarız topla donanmaya; tüfekle bataryaya, yayla dünyaya.
* * *
KARA SAVAŞLARI
Deniz savaşlarının başarısızlığı üzerine geri dönen İngiliz ve Fransız Deniz filosu: Çanakkale Boğazı’nın Deniz Filosuyla geçilmeyeceğini anlayıp; Boğazı koruyan tabyaları karadan yapacağı bir harekatla düşürmek amacıyla Gelibolu yarımadasının güneybatı kıyılarına çıkarma yapmaya karar verdiler.
General Hamilton komutasında İngiliz, Fransız, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda Hintliler ve Senegallilerden oluşan Akdeniz Sefer Kuvveti topladılar. Genel Karargâh. Limni Adası’nın Mondros limanıydı. Düşman bütün hazırlıklarını tamamlayıp; Büyük bir güçle nasıl olursa olsun Gelibolu yarımadasına çıkabilmek için topyekûn savaşa başladı.
İlk çıkarma harekâtı 25. Nisan.1915 gününün sabah saatlerinde gerçekleştirilir. Komutanlarımız; düşmanın çıkabileceği sahillerde tedbirlerini almışlardı. Amaçları; düşmanı karaya ayak basmadan daha denizde iken imha etmekti. Bu savaşta 1. dünya savaşında yanında yer aldığımız Almanya yardım edeceğine söz vermişti. Bu sebepten ötürü Çanakkale başkomutanlığına Liman Von Sanders atanmıştı. Alman general büyük bir stratejik hata yaparak bizim, çıkarma yapılacak sahillerde aldığımız savunma yerlerini değiştirdi.
Yaşamaz ölümü göze almayan
Zafer, göz yummadan koşana gider
Bayrağa, kanının alı çalmayan
Göz yaşı boşana boşana gider.
Kazanmak istersen sen de zaferi
Gürleyen sesinle doldur gökleri
Zafer denilen kahraman peri
Susandan kaçar da, coşana gider
Sabah saatin yedisi. Şafağın sökmesiyle birlikte bir tufandır, başlar. Sanki gökyüzü ateş saçan bir ejder olmuştur. Sanki, yerlerden ateş kaynamaktadır. Sanki İsrafil, zamansız yeryüzüne inmiş, kıyametin geldiğini, kulakları patlatan sur’uyla Çanakkale’ye duyurmaktadır.
İngiliz ve Fransızlar sahile çıktılar ve büyük çoğunluğu; Liman Von Sanders’ın geri çektiği, küçük birle karşılaştılar. Bu küçük Türk birlikleri muhteşem bir savunma örneği gösterip, harika kahramanlıklar sergilediler. Bu, beklenmedik karşılık, İngiliz ve Fransızları ve önden yolladıkları Avustralya ile Yeni Zelandalı birlikleri şaşkına çevirdi.
Bütün eller tetikte, bütün şarjörler dolu
Bir mavi atlas gibi Çanakkale’nin yolu
On sekiz zırhlıdan inip geliyorlar yavaş yavaş
Karaya ayak bastıklarında başlıyor savaş
On sekizi de hiç durmadan saçıyor ateş
On sekizi de püsküren bir yanardağa eş
Eski dünya, yenidünya bütün akvam-ı eşer
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi hakikat mahşer
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk
Sâde bir hadise var ortada; vahşetler denk
Kimi hundu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela
Hani, tauna da züldür, bu rezil istilâ.
(TÜRKİYE’M TÜRKÜSÜ)
25 Nisan sabahı, bu vahim durumu gören düşman ateşini yoğunlaştırdı. Avcı hendeklerinde patlayan ağır mermiler, ortalığı bir duman içinde bırakmıştı. Hiç kimse on adım ilerisini göremiyordu. Bu ağır bombardımana karşı koyacak gücümüz olmadığı için, askerlerimiz hiçbir şey yapmıyor; sadece düşmanın karaya çıkıp elindeki piyade tüfeklerinin menziline girmesini bekliyorlardı.
Düşman; mağrur zırhlıların ateşinden sonra siperlerde canlı kimse kalmadığına inanmış olacak ki saat 5.30 a doğru ateşi hafifletti. Bu ateş kesimi sonunda ortalığı kaplayan yoğun dumanlar çekildi. Dumanların çekilmesiyle büyük bir savaş gemisi, 15 torpidobot, 10 büyük 15 küçük nakliye gemisi, ayrıca birçok kayık ve römorkör sahile 100 metre kadar yaklaşmışlardı. Teke koyu’na doğru ilerliyorlardı. Ertuğrul koyu’nun orta kısmında ise bir nakliye gemisinin dubaları sahile asker çıkarıyordu.
İşte, tam o sırada, yüzlerce arkadaşının yanında ölmesini görüp, buna dudaklarını ısırarak sabreden Mehmetçikler, siperlerden başlarını kaldırdılar. Ellerindeki tek silah olan mavzerleriyle ateşe başladılar. Ansızın gelen bu ateş …? (ortalığı) inletiyordu. Aslında bu ateş, düşman gemilerinin ateşi yanında çok sönük ve çok sessizdi; ama bu kurşunları öfkesiyle birleştiriyordu. Kısa bir süre sonra bakıldı ki, binlerce düşman askeri köksüz ağaçlar gibi üst üste yığılmıştı. Mehmet çavuş var gücüyle bağırıyordu:
Ne hakla geldiniz? Dünyanın bir cundan sizi buraya çağıran mı oldu? Ne akla hizmet edip geldiniz. Buraya kötü niyetle gelip dönen olmadı daha. Sizler de dönemeyeceksiniz diye...
Ey Türk! Vur... Vatanın bakirlerine
Günahkâr gömleği biçenleri vur
Kemikten taslarlar şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur
Vur!.. Kolların kopana kadar
Olanca aşkınla, kuvvetinle vur.
Son düşman, son gölge kalana kadar
Olanca kininle, şiddetinle vur!..
Ertuğrul Koyu’na çıkmak isteyen bir piyade taburu ise, Ezineli Yahya Çavuş’un 80 kişilik takımı karşısında 40 dakikayla tamimiyle yok edilmişti. Teke Koyu’na çıkmaya çalışan düşman askerleri ise daha kayıklarından inmeden Çanakkale’nin karanlık sularına batırdılar.
Üçüncü çıkarma teşebbüsüne başlandığında, nakliye gemilerindeki düşman askerleri; gemilerinin merdivenlerinden subaylarının kılış zoruyla indiriliyordu.
Taburumuz müdafaa ettiği cephede düşmana adım attırmazken, düşman Teke Burnu’nun 2 km ilerisine bir tabur asker çıkardı. Bu durum üzerine yedekte bekletilen 9. bölük, 2 takımıyla Teke Burnu’na gelerek düşmanın kuşatma hareketini durdurdu.
Düşman, evlerimizi korkunç bir ateş altında tutuyordu. 9. bölük komutanı bu ateş sırasında yaralanır. Bunun üzerine buradaki müdafaa zayıflamıştır.
Düşman, buraya bir miktar daha asker çıkarır. Ağır makineli ateş altında kalan 12. bölüğümüz; hareket edemez durumdan kurtulmak için geri çekilir. O zaman, düşman Teke Koyu’na rahatça çıkarma yapar.
Saat 7’yi geçtiği sıralarda, Sedd-ül Bahir sırtları ve civarı cehenneme dönmüştü. Düşman buraya 3.ve 4. çıkarmayı yapmıştı. Buraya takviye gelmesi gerekiyordu. Fakat elimizde asker kalmamıştı. Orada mevcut kuvvetlerimiz 25 nisan akşamına kadar orada direnip, düşman çıkarma kuvvetlerinin bir çoğunu ...? etti. Fakat, düşmanın ay tepeyi işgal etmesine engel olamadı.
Başlarında Ezineli Yahya Çavuş’un bulunduğu mevziler düşmanın arkadan ateşi altında kalmıştı. Yahya Çavuş, bir avuç askeriyle 12 saat direnmiş ve Harp Kale’deki bölüğe katılmaktan başka çare bulamamıştır. Düşman Ertuğrul Koyu’na da çıkmıştı, ama yığınla kendi ölülerine basa basa çıkabilmişti.
Çanakkale Savaşları; dünyaya, sadece Türkün bükülmez bir bilek, yenilmez bir güç olduğunu ispatlamakla kalmamış; Türk milletine yeni bir gelecek hazırlayan Atatürk’ün; Türk ve dünya milletlerine tanıtmıştır. Tarihte her darda kalışında, yeni bir devlet kuran Türkler, Çanakkale önlerinde yeni bir geleceğe Atatürk sayesinde merhaba demiştik.
Yeryüzündeki tüm kara bulutların hep beraber üstüne çullandığı bu millet, tarihinin en zor günlerinden birini daha yaşamaktadır. Çanakkale savaşlarını bu ana kadar yönlendiren alman General Liman Von Sanders’tır.
Hani derler ya;” El, elin eşeğini ıslık çalarak ararmış.” Her ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yanlış kararlarla ordumuzu zorda bırakan General Sandırs; derdimize çare olamamaktadır. Türk Milleti uçurumun kenarına sürüklenmiş: “iki arada bir, derede kalmıştır.”
Uçurumun kenarındayım Hızır
Bitmez bir belaya hazır.
Kurban hazır
Düşman hazır
Ferman hazır
Can hazır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Çaresizliğin, çare olduğu sınır.
Yalan değil
Talan değil
Hayal değil
Haydi! Demir dağları erit te gel
Sarı saçlı, gök gözlü, tok sözlü Hızır
Böyle yakarıyordu karanlıklar içinde boğulan bu millet
Derdine derman arıyor ve haykırıyordu
Çanakkale önlerine düşman çekmiş gemilerin,
Yok mudur? Kurtaracak bahtı kara maderimi,
Yok, mu kurtaran? Yok, mu kurtaran?
Karanlıkta tok bir ses.
Geldim işte! Size böyle ne olmuş,
Beklemekten bağrınıza kan dolmuş.
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Benim kurtaracak baht-ı kara maderini
Yetişmişti M.Kemal olmuştu bu milletin bir adı Oğuz diğer adı M. Kemal
Atasından tek isteği:
Ya ölüm! Ya istiklal!
Bulunca önderini çelik zırhlı yürekler
Kan, barut, ölüm olup yürüdüler.
En önde fırladı; dedi: bu sefer “yıkayım bu ateşten Seddi Mehmetler
Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi.
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya
Top tüfekten daha sık; gülle yağan mermiler
Kahraman orduyu seyret ki bu tehtide güler.
Gözlerin kırmızı yüzün sapsarı
Ne oldun, neyin var yaman Türkoğlu?
Ağlama başını kaldır yukarı,
Düşmanı güldürme kendine Türkoğlu
Üç bin yıl yaşadın minnet etmeden
Şimdi de sararmak, yas tutmak neden?
Demirden sağlamdır sendeki beden
Bükemez kolunu düşman Türkoğlu
Dillerde dolaşan destanların var
Türkiye denilen gülistanın var
Bu yüzden dünyada, bindir düşmanın var
Dikkat et, gafletten uyan Türkoğlu
Aciz mi sandılar, yoksa ölü mü?
Kopartmam ben bağımdan, nazlı gülümü
Boğdurmam kediye, ben bülbülümü
Kurtar Gelibolu’yu kahraman Türkoğlu
Her şeyin bir kader anı vardır. Bir insanın, bir milletin kaderinin değiştiği anlar vardır. Bir milletin kötü kaderinin değiştiği an Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşları Başkomutanlığını ele aldığı andır. O kutlu andan ve bu kutlun olaydan sonra savaşın gidişatı değişmiştir.
İnsanın insana zulüm sevdası
Sürdükçe kendimden utanıyorum
Neden böyle diye, bunu kendime
Sordukça, kendimden utanıyorum
Gülerek bakılır insanın yüzüne
İnsanın, uymalı sözü sözüne
Mazlumda haykıran zulmün izine
Baktıkça, kendimden utanıyorum
Yaşama hakkını kim verdi kime?
Gerçeği, kim gösterdi, kime?
Gözüm, her yaralı kalbi elimde
Gördükçe, kendimden utanıyorum
Bütün canlılarda hayat savaşı
Korkusuz yaşamak her şeyin başı
İnsan, kendi gibi yaşayan kuşu
Vurdukça kendimden utanıyorum
İçten kutlasak da uzay çağını
Daha kuramadık sevgi dağını
Şu haksız düşman, şu hak dağını
Sardıkça, kendinden utanıyorum
Bu arada 19. Tümen komutanı olan Yarbay M. Kemal kendi tercihiyle hızlı hareket ederek düşmanı dar bir kıyı etrafında hapsetmişti.
M. Kemal, 19. Tümen ve emrine verilen diğer kuvvetlerle 5 Mayıs 1915 tarihine kadar, Arı Burnu Cephesi’nde ki savaşları sevk ve idaresindeki üstün yeteneğiyle başarılı bir savunma hattı oluşturmuş; düşmanın içerlere doğru hareket etmesine mani olmuştu.
Bu başarılarından sonra Anafartalar Grup Komutanı olan M. Kemal daha sonra; Anafartalar Bölgesi’ne çıkan İngiliz Kolordusuna karşı 9 Ağustos’ta yaptığı taarruzda İngiliz Kolordusunu yenilgiye uğratmıştır.
Vakit gelmeyince, açılmaz gonca.
Bahar gelsin, seller aksın ilk önce,
Bizim elin yiğitleri gelince,
Yücelerden yiğitleri sor hele!
Bilirim, zulümle doludur bağın
Bela katarsın, çevrene yığın yığın.
Ölümdür, kandır, zulümdür soyun
Gel, gel de suratına vurayım hele
Alnımdaki kara yazı silinsin
Kör karanlık dokuz yerden delinsin
Tan ağarsın, eğri-doğru bilinsin
Yağacaktır yurduma nur hele
Çanakkale’de savaşlarının kırılma noktasıdır M.Kemal. O’nun, Anafartalar Komutanlığı’na atanmasıyla yurdumuzun üzerindeki kara, bulutlar utançlarından ağarmaya başladı. Yaptıklarından utanırcasına yavaş yavaş; Çanakkale’yi terk etmeye başladı. Atatürk’ün varlığıyla, Türk milleti’nin küllenmeye yüz tutmuş kahramanlığı yeniden canlandırıyordu.
Sürdüğü Marmara’dan, Mustafa Kemal doğmuştu Çanakkale sırtlarına ve açmıştı Türklüğün önünü yeni bir soluk vermişti, can çekişen bu millete. Yürüdü O, yürüdüler hep birlikte düşmanın üzerine ve yeni bir destan yazdılar Çanakkale’de.
Vurulmuşum toprağına taşına
Yerde geze, gökte uçan kuşuna
Baharına, yazına, kışına vurulmuşum
Eli kalem, eli kazma, eli kürek tutan
Yüzü toprak kokan,
Sınırlarında nöbet tutan
İnsanlarına vurulmuşum.
Nice türküler yakıldı senin için
Destanlar yazıldı bayrak bayrak,
Davullar vuruldu, dize geldi zeybekler
Kapında nöbet tuttu yıllar yılı
Gençliğim, heyecanım, gayretim
Gözümde nur, içimde sevgi
Elimde saz, dilimde türkü memleketim
Müttefiklerin karşısında yalnızca Türk milleti vardı. Bu savaş teke tek değil; çoğun tekle, Dünyanın Türkler’le savaşı demekti. Onlara göre Düvel-i Muazzama’nın yenilmesi mümkündü.Zaferi kazanmalarına da az kalmıştı.
Fakat, nereden bilebilirlerdi ki, Çanakkale Savaşları sırasında Anafartalar’dan M.Kemâl gibi bir komutanın doğacağını. M.Kemâl şöyle sesleniyordu, bütün dünya’ya.
Bu millet, dünyanın bilmediği, asla ümit etmediği eşsiz mevcudiyetinin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Bu beşik, tabiatın haşin rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk,tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.O çocuk ,tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından,kasırgalarından önce korkar gibi oldu;sonra onlara alıştı.Sonra onları tanıdı.Bir gün geldi ve tabiattan öğrendikleriyle şimşek,yıldırım güneş oldu;Türk oldu.Türk budur! Yıldırımdır, kasırgadır ve gerektiğinde dünyayı aydınlatan güneştir.
Bir destana benziyor bugünkü hâlin,
Okurken sesini duyuyorum ihtilâlin,
Öğün, ey Çanakkale! sen M.Kemâl’in,
Yüz milletle ilk görüştüğü yersin
Çanakkale derler, yokken hesapta,
Mahşerin, dünyada kurulduğu yersin,
Çanakkale denilen topraktan kapta,
Şehitlik şerbetinin verildiği yersin
Artık, yeni bir gün doğmuştur Çanakkale sırtlarında. Çok şeyler beklediğimiz yeni bir gün. Gökyüzü bir ejderha gibi açmıştı ağzını. Ortalığı bir sessizlik sardı. Bu sessizlik büyüdü, büyüdü.
Bu milletin yüreğinde millî bir öfke olup, karanlık dehlizlerden bütün yurdu sarıp; Yürüdü, yürüdü; tabyalarımızın arasından ölüm saçan bir ateş olup püskürdü. Savaş birden hızlandı. Öyle bir şevkle ve kıyasıya savaşıyorlardı ki Mehmetler; Yorgunluk, bezginlik, korku nedir bilmiyorlardı. Bu yiğitle: yıkacağız diyorlardı düşman siperlerini; yakacağız diyorlardı düşman gemilerini. Yaktılar, yıktılar, döktüler denize düşmanın gemisini ve askerini.
(1 Kişi)
(Koro)
(Cepheler) Vatan aşkının vuslat ateşi
(Cepheler) Kader yeri sanki bir mahşer
(Cepheler) En ulvî, en kutsal, en yüce
(Cepheler) Allah’a en yakın yer
Cephelerde bir çok şey birdenbire yok oluyor.Ruh,beden ve akıl.Bir tek Allah ve sen..Ölümün bin bir renge büründüğünü görürsün karşında.Birdenbire silah sesleri arasından binlerce sesin daralıp genişlendiğini görürsün “Ölüm İşte bu” dersin ve korkamadan üzerine gidersin.Ölüm sana ve sen ölüme yaklaşırsın.damarlarından kan akar mı akmaz mı bilemezsin.Ölüm;herhalde budur dersin.
Yıldızlar, süngü süngü düşer üzerine
Cephe nöbetlerinde
Gökyüzü, olanca ağırlığıyla iner
Rüzgâr, yaman mı yaman eser
İliklerinde duyarsın soğuğu,
Akrep, ayrılmaz yelkovandan
Hafızanı kurcalarsın
Eşin, çocukların geçer aklından,
Ananı, babanı düşünürsün
Gece nöbetlerinde
Yıldızlar, süngü süngü düşer üzerine
Keşif vakitlerinde
Gece bitmez; uzar da uzar
Söylenirsin “düşman” diye diye
Şafak vaktine kadar
Sessiz sessiz ağlarsın
Gece nöbetlerinde
Gün, ölüm olup yağardı üstümüze
Biz koşarken soluk soluğa
Korku, küçülürdü gözümüzde
Kanlarımız aktı ılık ılık
Dilimizden düşmedi “Mustafa Kemal” ve “Vatan”
İçtin düşmanın ateşini kana kana
Siperlerde büyüdük dağlar kadar
Süngümüze dayana dayana
Sırrını anladık yaşamanın
Mermiler bedenimizi bulduğunda
Baharda çimene uzanır gibi
Serildik yerlere sere serpe
Üstümüzde çiçek, ot, toprak ve kan
Çatlıyordu dudaklarımız susuzluktan
“Allah, Allah” deyip
Susuzluğumuzu giderdik
Aramızdan kalmadı tek er;
Önce kumandanımız,
Sonra da bizler
Gördük ki,zafer dolanır baş ucumuzda
Kefen diye üstümüze
Mavi göğü örtüverdik.
1915 yılının serin bir nisan sabahı. M. Kemal uzaktan seslerini duyar ve bir ok gibi
Fırlar yerinden. Bütün tümüne hazır olmaları emrini verir. Bir süvari birliğiyle topların yuvalarını bulmak için yola çıkar. Bu arada bir haber gelir Kemal Paşa'ya:
''Düşman asker çıkarıyor, hemen bir tabur yollansın'' diye.
M. Kemal, hemen Bigalı Köyü'ndeki kuvvetlerin önüne geçti. Koca çimen
Tepe'ye yaklaştılar. Biraz soluklansınlar diye bir mola verdi askerlerine durdu,
Dinlendi. Top seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Sonra düşmanın yuvasını bulmak için koyuldu yola yeniden.Kıyılara doğru yöneldiler. Birden ne görsün: Gözcü taburumuz, Conk Bayırları'na doğru çekiliyordu.
Dikildi M. Kemal önlerine:
Atatürk: Asker! Bu ne hâl.
-Efendim düşman çok, cephanemiz bitti.
-(Atatürk)emek, düşman; bana benim askerimden daha yakın. Ya düşman o tepeyi
Tutarsa. Yardımcı birlikler gelene kadar o tepeyi elde tutmak gerek; diye düşündü
M.Kemâl.
(Atatürk):Cephaneniz yoksa süngünüz de mi yok.
Diye öyle bir kükredi ki, süngü takıp yere yattı bütün asker.
İşte, M.Kemâl ve askerlerinin kazandığı an bu andı.
Eğer, o kısacık zaman kaybedilip, düşman o tepelere çıksa idi; daha o gün, İstanbul’un kapıları açılacaktı ardına kadar.
Öyle bir savaş başladı ki siperlerde göğüs göğüse... her taraf kan gölü olmuştu.1m2 yerde dört cansız beden yatıyordu. Ölüler, yaralılar ve sağ kalanlar kucak kucağa.
Siperlerdeki yaralılar akan kanlardan boğuluyordu.
''Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre. Birinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor. İkinciler onların yerine giriyor, onlar da düşüyor. Sonra üçüncü, dördüncü sıradakiler, sırasıyla şehit oluyor. Fakat ne imrenilecek bir soğukkanlılıkla ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba, şarapnel ve kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor,yine de en ufak bir çekinme bile göstermiyor.
Sarsılma yok, okuma bilenler Kur'an-ı Kerim okuyor ve cennet'e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar.
Yüreklerinde imanla şehit oluyorlar bu topraklar için...
Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebelerini kazandıran bu büyük ruhtur.''diye anlatacaktı Türk askerini Mustafa Kemâl.
Savaşınca biz, böyle savaşırız biz.
Dinle; namlu namlu bağıranları
Gökler çullansa çökertemez
Bu istihkâmlardan doğrulanları.
Mahmur Dağı'nın başında bir duman, bir duman
M.Kemâl'in başı daha bir duman
Dağ, düşünür gündüz gece, başından duman gitmez
Dağların başından duman eksik olmadığı gibi
Soy yiğidin başından da duman eksik olmaz.
Çıkar Kavak Yaylası’na oh! Der M.Kemâl:
Ölmez be, insan bu vatanı sevince.
Şehit kokusu; güller ve çimenlerden gelir.
Sevelim der M.Kemâl, sevelim
Bu vatan uğruna ölelim der M.Kemâl, ölelim!
Dağ dağ, tepe tepe...
Bedenleri serilmiş,
Başlarını düşmüş yere.
Gönüllerde duyulmamış düşlerin tadı,
Dudaklarda, kavuşulmamış yavuklu adı,
Kimi binbaşı, yüzbaşı
Kimi çavuş, onbaşı
Hepsi de birer birer
Vatan için şehit düştüler.
KORO: Yurdun aziz şehitleri, sırrından bize de ver
Ver ki, hep bizim olsun, bize verdiğiniz bu yer
TÜRKÜ: Eledim eledim höllük eledim
Bir savaş meydanı mı, bir şehitlik mi bu yer?
Her karışı Mehmet'lerin kanıyla sulanmış.
Şu çorak topraklara, bu ne haşmetli değer.
Güvenmek benliğine, küçümsemek ölümü,
Bir cihan karşısında, bilmemek korku;
Bunlar efsane değil; hakikat bu, tarih bu!
Selâm size, tarihe sığmayan kahramanlar.
Bir'le yüz’lere; yüz’le binlere karşı koyanlar.
Ey! Türk anaların büyüttüğü aslanlar.
Şu karşıki mahşer kudursa, çıldırsa
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
Taşıp da kaplasa afâkı, bir kızıl sansar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir?
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir
Değil mi birdir sinede vuran yürek... Yılmaz.
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz.
Işık yağıyordu üzerlerine yıldız yıldız, Göz kırpmamışlardı ,ateş içmişlerdi gün boyunca, Vermişlerdi Gelibolu’yu sırtlara serilmişlerdi bir bir ve sonra sonsuz bir uykuya dalmışlar gönül ferahlığıyla ,Topra kakan kanlarından sımsıcak olmuştu Seddül bahir,Tınaz Tepe ,Gonk Bayırı etten ve kemikten daha bir yükselmişti gökyüzüne doğru gururla ,onurla,
Barut kokuyordu tepeler, Yerlere serilmiş yatıyordu gencecik bedenler, Hepsinin namus borcuydu düşmanı süngülemek, Can koymasalardı bu yolda, boşa giderdi binlerce yıllık emek, Allah’ım kıyametimi kopmuştu neydi bu? Gece bir garip renkle kızarmıştı; sanki; gece doğmuştu güneş, Toprak, binlerce yiğidin kanını emdi , emdi. Doymuştu tepeler kana, Toprak, büyüdü karış karış. Vermedi şehitlerim Gelibolu’yu düşmana, Oldu alınları, ana sütü kadar ak.
Soğuklar zalimdir, kışlar amansız
Kuşlar yuvalardan düşerdi cansız
Vuruştuk; yaralı, hasta, dermansız
Ne aman istedik, ne aman verdik
Yıllarca ufkunda yedi renk sancak
Sallandı bizimdir diye bu toprak
Hepsini ala boyadı kanlı şafak
Toprağa içtiği kadar kan verdik
Aç çıplak savaştık tipide karda
Kartalları avladık sarp kayalarda
Gelibolu da, Tınaz Tepe’de Arı burnunda
Ulu Gazimize imtihan verdik
Bazen, durgun denizin görürüm taştığını
Yükselen dalgaların göğe yaklaştığını
O dalgalar ki böyle bir günde şahlanır
Şahlandı, mı ne kıyı ne koy ne yelken tanır
Yeryüzünü altüst eden bu rüzgârın adına
Bazıları tayfun der bazıları fırtına
Sonra göklerde gizli başka bir hız tanırım
Nuruna şimşek denir, hamlesine yıldırım
Dalganın, fırtınanın yeri yurdu bu toprak
Mümkün mü bu selin önüne set koymak,
Düşmanın Ağıldere ,Pilavtepe, Yaylatepe, Damakçılıkbayırı ile deniz arasındaki kuvvetleri bizim kuvvetlerimizden daha üstündü
Düşman kuvvetleri Şahin sırtı nın batı burnunda tutunabilmişler ve çok kuvvetli bir şekilde hücum etmekteydiler, Ancak bütün bunlara rağmen Türk kuvvetleri azimle bu saldırılara karşı koymaktaydılar, Ancak askerler çok yorulmuşlardı ve düşmanın bitmek bilmeyen saldırıları, savaşan askerlere geriden yardım yapılmasını zorlaştırmaktaydı, Bunun üzerine Mustafa Kemal taarruzu durdurma emri verdi, Daha sonrada muharebeye yeni bir yön vermek üzere Günbürdekbayırı ‘ndaki komuta yerine döndü 10 ağustos 1915 ‘te Kuzey Grubu Komutanlıklara gönderdiği raporda, 8, tümenin düşmanı Şahin tepe’ye kadar atığını 12,Tümenin taarruzu ile üçbinden fazla düşmanın imha ettiğini Conkbayırı ile 261 Rakamlı Tepede birer diremek yapılmakta olduğunu açıklamıştır, Çanakkale muharebeleri, Türk tarafı için çok büyük ölçüde insan gücüne dayanmaktaydı, Düşman, silah, araç vb, açılardan çok daha üstündü, Bütün bu olumsuzluklara rağmen düşmanın ilerlemesini önlemek, Türkün manevi özellikleriyle komutanların üstün sevk ve iradeleri sayesinde olmuştur,
15 Ağustos 1915 günü düşman kuvvetleri tekrar saldırıya geçtiler ve Kireçtepe ’nin bir kısmını ele geçirdiler. Ancak bu saldırı 5. Tümenin karşı taaruzuyla durduruldu. Düşman kuvvetleri 16 Ağustos günütekrar saldırıya geçtiler.Kiraçtepe bölgesinden yardım istenmekteydi.Bunun üzerine Mustafa Kemal 5. Tümen karargahına gitti.Tümen Komutanı’nın Kireçtepe Muharebesini daha iyi yönetmek için ileriye gönderdi.Ayrıca, 1. Alay’ın iki taburunu Tursunköy ’e getirtti.Kireçtepe bölgesine 12 taburluk bir kuvvet gönderdi.Bu sırada düşman Kireçtepe ’ye yönelmekteydi.Düşmanın amacı Kireçtepe ’yi elde ederek Kavaktepe ’ye 17 Ağustos günü düşmanın bazı girişimleri püskürtüldü. 19 Ağustos günü Koyun Limanı cephesi anafartalar grubuna verildi.
Mustafa Kemal kritik durumda bulunan bölgeleri zamanında yetişip gerekli tedbirlerle düşmanın başarılarına önlemekteydi. Üst komutanlarla irtibatını da kesmemekteydi.
“20 Ağustos günü,12 Ağustostan beri yapıla gelen düşman saldırıları dolayısıyla cephede ve ihtiyatların durumunda yeni deşiklikler yapan Mustafa Kemal, Grup Karargâhına döndüğü zaman Ordu Komutanı Liman Paşa ’yı orada buldu. Yapılan değişiklikleri anlatıp onayını aldı. Bundan sonra 27 Ağustos’a kadar önemli görülmedi.
27 Ağustos günü Mustafa Kemal, düşmanın bütün cephede takviye aldığı haberini aldı. Bunun üzerime tümenlerin birinci hatlarını kuvvetlendirmelerini emretti. Bu sırada 7., 8. ve 9. Tümenlerin bazı kesimlerin bazı kesimlerine düşman saldırıları olduğu bilinmekteydi. 6.Tümenden 7. Tümene takviye birlikleri göndertti.7. Tümenden gelen haber düşmanın püskürtüleceği yolundaydı. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın kesin olarak yok edildiği haberini almak istiyordu. Yapılan taarruzlar karşısında mevzilerin büyük kısmı geri alındı. Düşman kuvvetleri yaptığı saldırıların yeteri kadar başar sağlayamaması yüzünden yeni girişimcilerde bulunamıyordu.
Bu sırada 7. Tümen birlikleri çok yorulduğundan bu bölge 6. Tümene verilmiş ve 7.Tümen Büyük Anafarta’nın doğusuna alınmıştı. Türk saldırıları karşısında düşman kuvvetleri artık yok olmaktan kurtulmanın çarelerini aramaktaydı. Yinede kaçacağı güne kadar kıyılarımızda tahribat yapmaktaydı. Eylül’e kadar gelişmeler devam etti. Eylül’ün ilk haftası yıpranmış birlikler geriye alındı ve düzenlemeler sağlandı. 6 Eylül’de alınan bilgiler, düşmanın Büyük ve Küçük Kemikliler bölgelerine çıkarma yaptığıydı. Bunlar topçularımız tarafından ateş altına alındı. Ayrıca İmroz’da 18 yolcu gemisi bulunduğu haber alındı. 10 Eylül’de düşmanın durumunu öğrenmek için bir topçu ateş baskını düzenlendi. Bu baskıdan sonra komşu birliklerin yardımlaşmaları emredildi.
Ekim ayında cephede durgunluk yaşanmaktaydı. Düşmanın saldırılara son vereceği belli olmaktaydı.
Ben bir Anzak askeriyim.
Savaşçısın sen diye diye
Sürdüler beni ön cepheye
Razı oldum alnımdaki yazıya
Kaçarken döndük bir tazıya
Ben bir Yunan askeriyim.
İstanbul bana düşer diye diye
Bindim koşarak bir gemiye
Benimle gelenleri gördüm,kaçan kaçana
Çanakkale sularında döndüm bir sıçana
Ben bir İngiliz askeriyim.
Osmanlı’yı, belki ben yıkarım diye
Girdim,sonu belirsiz bir kavuğa
Gemilere binip kaçarken
Bende döndüm, yolunmuş bir tavuğa
Ben bir Fransız askeriyim.
Çanakkale diye diye
Bindirdiler bir gemiye
Aslan sandım kendimi
Döndüm şimdi bir kediye
Allah, bir nefes kadar yakın
Gökyüzü bir nefes kadar uzakta
Gidecektir kainatın son zerresine dek
Hürriyetimiz bu toprakta
Gidecektir kuvvetli soyunuzla sonsuz nesillerden
Şerefle, fazilette, hakta,
Hizmetiniz
Varlığınız
Can can aksederek bu toprakta
Dağ dağ, tepe tepe
Bedenleri serilmiş
Başları düşmüş yere
Gözlerde doyulmamış düşlerin tadı
Dudaklarda yetişmemiş yavuklu adı
Kiminin donmuş kanı
Ötede yatar binbaşı, yüzbaşı
Beride yatar çavuş onbaşı
KORO: Yurdun aziz şehitleri: sırrından bize de ver.
Ver ki hep bizim olsun bize verdiğin bu yer.
Yıl 1915
18’indeyiz Martın
Kendine gel biraz
Pek tekin değildir Çanakkale’nin suyu
KORO: Geçilmez bu boğaz
Geçilmez bu boğaz
Bizi
Ne topun yıldırır
Ne kurşunun
Çünkü artık
Başladı cengimiz
Er meydanında bulunmaz dengimiz
Sen misin Mustafa Kemal’im ileri diyen?
İşte fırladık siperden
Sırtına yüklenmiş kahraman
Seyit 276 kiloluk mermiyi
Koşuyor bataryasına ateşler içinden
Bu mermi denize gömecek Elizabet’i, Buveti
Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor
Denizler yanıyor
Dağlar yanıyor
Zafer bizimdir artık
Düşman zırhlıları batıyor
Türk’üm
Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere
Bir karış toprak uğruna
Kimimiz şehit oluruz, kimimiz gazi
Hiç değişmez bu yazı
Dünyada her yer geçilir belki
Lakin, geçilmez Çanakkale boğazı
KORO: Çanakkale geçilmez
Geçilmez Çanakkale
Bir akşam vaktiydi. Birkaç arkadaşla gezerken, kanlı bir savaşa sahne olan yerleri. Arkadaşım gösterdi, bulunduğu tepeden ilerdeki siperleri; Yorgunluğa bakmadan, biraz daha yürüdük. Gördük kuduz gibi bize saldıran askerleri. O, kanlı kavgada, can havliyle kaçarken bırakılmıştı geriye; Kaput, çanta, şapka, süngü tüfekler. Baştanbaşa ovayı benzetmişlerdi sergiye. Bir savaşın tarihini gözlerimizle dinledik. Her adımda bunlardan birisini çiğnedik. Yürüdük çukurları atladık, hendekleri dolaştık bir sipere ulaştık. Bu siper pek kanlı bir siperdi. Kenarından bakınca tüylerimiz ürperdi. Bastıkça toprağına siyah kanlar fışkıran bu siper binlerce düşmana olmuştu mezar. Siper değildi orası, sanki kandan bir denizdi. Bir kenara dayandım zulmetlere büründüm;O kan kokan siperde;Niçin buraya geldiler diye düşündüm.
Ey! Yabancı memleketlerden gelip, bu toprakların üstüne kanlarını döken kahramanlar! Burada, bir dost vatanın topraklarındasınız. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Burada huzur içinde yatınız
Eyyy!...Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde rahat rahat uyuyacaklar burada. Onlar bizim topraklarımızda canlarını verdikten sonra bizim evlatlarımız olmuşlardır.
Başta, yüce önderimiz M.Kemal Yüzbaşı Halit, Yüzbaşı Rıza, Yüzbaşı Refik Bey, Mustafa Çavuş, Yahya Çavuş, Hamza Çavuş, Durmuş Onbaşı ve daha hayatlarının baharında toprağa düşen yüz binlerce Mehmetçik; Bugün, onurlu Türk gençliği olarak sizleri saygıyla selamlıyoruz. Sizlerin torunlarınız olarak yine sizlerin yolunda olduğumuzu bütün cihana haykırıyoruz. Huzur içinde yatınız.Sizin bizlere emanet ettiğiniz bu topraklarda yine vatan uğruna canlarımızı feda edecek, torunlarınız var.
alintidir ama bilmiyorum tesekkur ederiz hatirlatirsaniz düzeltirim veya kaldiririm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)