Uhud Gazvesi
Hicretin üçüncü senesi şevval ayında yapılmıştır.
Uhud dağına, etrafında bulunan dağlar arasında tek bir dağ olduğu için,
tek anlamına gelen (vahid'den) Uhud adı verilmiştir.
* Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur:
- Uhud bir dağdır ki, o, bizi sever, biz de onu severiz.
Yani Uhudlular gibi sever denilmek istenmiştir.
Bir kavle göre Hz. Peygamber bu hadis ile şu manayı kastetmiştir:
Seferden dönüşümüzde ailemize yaklaştığımızı bize müjdelediği için
Uhud dağı, tıpkı bir dostun yaptığı gibi bizi sever, biz de onu severiz.
Bir kavle göre de, bu hadisin zahiri anlamını kabul etmek gerekir.
Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
“Taşlardan Allah korkusundan yuvarlananlar da vardır.”
(el-Bakara, 74.)
* Ebu Abs b. Cebr'den rivayet olunan hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Uhud bizi sever, biz de onu severiz. O Cennet kapısındadır.
Ayr dağı da bize kızar, biz de ona kızarız. O, Cehennem kapılarından bir kapıdadır.”
İbn İshak, bu gazvenin şevval ayının ortasında yapıldığını söylemiştir.
Katade ise, şevval ayının onbirinci gününde (cumartesi) yapıldığını söylemiştir.
Malik, gazvenin sabahleyin yapıldığını ifade etmiştir.
Meşhur kavle göre Cenâb-ı Allah, bu gazve ile ilgili olarak şu ayetleri inzal buyurmuştur:
“Ey Muhammed! Sen inananları
savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere,
erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir.
Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzere idi,
oysa Allah onların dostu idi. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler.
Andolsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de,
Allah size yardım etmişti;
Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz.
İnananlara: ‘Rabbinizin size göndermiş olduğu 3000 melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?’
diyordun.
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse
Rabbiniz size, nişanlı 5000 melekle imdad edecektir.”
(Âl-imrân, 121-125.)
Bu ayetlerle müteakip ayetlerde aynı konudan bahsedilmiş ve
konu şu ayet-i kerime ile sona ermiştir:
“Allah inananları sizin durumunuzda bırakacak değildir.
Temizi pisten ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek değildir.”
(Âl-İmrân, 179)
Tefsirimizde bu konuyu yeterince ve gerektiği şekilde açıkladık. Hamd ve minnet Allah'adır. Biz burada bu gazveyi, Muhammed b.İshak ile diğer siyer otoritesi âlimlerin nakillerine dayanarak özetle anlatacağız.
Bedir gününde Kureyş kafirleri öldürülüp kuyuya atıldıktan,
kalanları hezimete uğramış olarak Mekke'ye döndükten,
Ebu Süfyan da kervanı ile birlikte Mekke'ye geldikten sonra
Abdullah b. Ebi Rebia, İkrime b. Ebu Cehil, Safvan b. Ümeyye ve Kureyşli adamlar -ki bunların bazısının babası, bazısının oğlu, bazısının kardeşi Bedir'de öldürülmüştü-
Ebu Süfyan'a ve Kureyş'in ticaret kervanında malı bulunan kimselere gidip şöyle demişlerdi:
- Ey Kureyş topluluğu!
Doğrusu Muhammed, başınıza beklenmedik bir felaket getirdi. Seçkin adamlarınızı öldürdü.
Onunla savaşabilmek için şu malınızı vererek bize yardımcı olun.
Belki ondan öç alırız.
Ebu Süfyan ve tacirler mallarını onlara verdiler.
İbn İshak dedi ki:
Onların hakkında ilim ehlinin bana anlattıklarına göre Cenâb-ı Allah, şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu:
“Doğrusu inkar edenler, mallarını,
insanları Allah'ın yolundan alıkoymak için sarf ederler.
Ve daha da sarf edeceklerdir.
Ama sonra içleri yanacak, hem de mağlup olacaklardır.
İnkar edenler Cehenneme toplanacaklardır.”
(el-Enfâl, 36.)
Ebu Süfyan ile kervan sahipleri, Ehabiş topluluğu ve Kureyşlilere itaat eden Kinane ile Tihame kabileleri,
Rasûlullah'la savaşmak için toplanıp bir araya geldiler.
Ebu Azze Amr b.Abdullah el-Cumahî ise-Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gününde onun canını bağışlamıştı- çoluk çocuk sahibi, muhtaç, fakir bir kimse idi.
Esirler arasında idi.
Safvan b. Umeyye ona şöyle demişti:
- Ey Eba Azze! Sen şair bir adamsın. Dilinle bize yardımcı ol. Ve bizimle birlikte sefere çık.
Ebu Azze ise şöyle demişti:
- Muhammed bana lütufta bulundu. Ona karşı çıkmak istemiyorum.
Safvan:
- Evet, ama gene de kendi nefsinle bize yardımcı ol.
Eğer seferden dönersen seni zengin edeceğim.
Eğer öldürülürsen, kızlarını benim kızlarımla beraber tutarım. Onlara isabet eden varlık ve darlık seninkilere de isabet eder, dedi.
Bunun üzerine Ebu Azze, Tihame içine gitti. Beni Kinane'yi savaşa davet ederek şöyle dedi:
- Ey sabit kadem olan, yenilmek bilmeyen Abdumenaf oğullan!
Siz himayecilersiniz. Babanız da himayecidir.
Bana bu seneden sonra yardımınızı esirgemeyin, beni yardımsız bırakmayın. Çünkü yardımsız bırakmak doğru değildir.”
Ravi diyor ki:
Kafi b. Abdumenaf b. Vehb b. Huzafe b. Cumah da,
Beni Malik b. Kinane'ye giderek onları Rasûlullah'a karşı savaşmaya teşvik etti ve onlara şöyle dedi:
- Ey Malik! Önde gelen haseb ve yakınlık ve ahid sahibi! Sana sesleniyorum!
Hısımlığa sahip olan kimseye...
Haram kılınmış beldenin ortasında Ka'be-i Muazzama’nın Hatim'inin yanında olan antlaşmaya kim sahip çıkmaz!
Cübeyr b. Mut'im de Vahşi adlı Habeşli kölesini (Bu köle iyi mızrak atardı. Habeşliler gibi mızrak atardı. Hedefi tutturmadığı çok az vaki idi.) çağırdı ve ona dedi ki:
- Halkla birlikte sefere çık. Eğer sen Muhammed'in amcası Hamza’yı,
amcam Tuayme b. Adiy'in karşılığında öldürürsen, hürriyetine kavuşursun.
Ravi diyor ki:
Bunun üzerine Kureyşliler,
bıçaklarıyla, azıklarıyla keskin kılıçlarıyla, kendilerine katılanlarla,
Beni Kinane, Tihame halkı ve onlara tabi olanlarla birlikte yola çıktılar.
Gayrete gelmek ve savaştan kaçmamak için
develerin üstündeki mahfılleriyle birlikte kadınlarını da beraberlerine alıp yola çıktılar.
Halkın lideri Ebu Süfyan Sahr b. Harb,
eşi Hind binti Utbe b. Rebia'yla birlikte yola çıktı.
İkrime b. Ebu Cehil de, eşi ve amcası kızı Ümmü Hakim binti Haris ile birlikte orduya katılıp Medine'ye doğru yola çıktı.
Safvan b. Ümeyye de, Berze binti Mesud es-Sakafiye ile birlikte yola çıktı.
Arar b. As da Rayta binti Münebbih b. Haccac ile birlikte yola çıktı. Rayta, Amr b.As’ın oğlu Abdullah'ın annesi idi.
Ravi, hanımlarıyla birlikte bu sefere çıkan başkalarının adlarını da zikretmiştir.
Ravi diyor ki:
Hind binti Utbe, Vahşi'ye her rastladığında ya da Vahşi ona rastladığında şöyle derdi:
- Baksana ey Ebu Deşme! İntikam al, intikam almaya çalış.
Böyle diyerek Abdülmuttalib oğlu Hamza'yı Öldürmek için onu teşvik ederdi.
Böylece gittiler ve nihayet Medine'nin karşı tarafında
vadinin kenarına bakan çorak, çukur bir yerde iki çeşmenin yanına indiler.
Rasûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar, onların gelmiş olduklarını öğrendiler.
Rasûlullah, Müslümanlara şöyle dedi:
- Vallahi, doğrusu ben hayır bir rüyada
bir öküz ile kılıcımın vurulan tarafında bir kırık gördüm.
Ayrıca elimi de sağlam bir zırha sokmuşum. Bu zırhı Medine ile tevil ettim.
Ebu Musa el-Eşarî, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etti:
- Rüyada gördüm ki ben
Mekke'den hurmalıklı bir yere hicret ediyorum.
İlk düşünceme göre orası Yemame ya da Hecer idi.
Fakat bir de baktım ki, orası Yesrib(Medine) imiş.
Yine o rüyamda gördüm ki,
ben kılıcımı sallıyorum ama kılıcımın ağzı kırıldı.
İşte bu kırıklık, Uhud gününde Müslümanlara isabet eden musibettir.
Sonra bir kez daha kalıcımı salladım. Eskisinden daha güzel hale geldi. O da Allah'ın getirdiği fetih ve mü'minlerin bir araya gelip toplanması dır.
Yine o rüyamda bir öküz gördüm. Allah'ın işi hayırdır.
Anladım ki, onlar da Uhud gününde öldürülen mü'minler grubudur.
Hayra gelince; o, Allah'ın getirdiği hayır ve doğruluk sevabıdır ki,
Bedir gününden sonra bize gelmiştir.”
* Beyhakî, Ebu Abdullah el-Hanz kanalı ile İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder:
“Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gününde kılıcı Zülfikar'ı üzengisi ile bacağı arasına koydu. Uhud gününde bu hususta bir rüya görmüştü. Şöyle ki:
Uhud günü olunca müşrikler, Müslümanlara karşı geldiler.
Rasûlullah, Medine'de kalıp müşriklerle orada savaşmayı uygun görmüştü. Ama Bedir savaşına katılmamış bazı kimseler gelip:
- Ya Rasûlallah, Medine'den çıkıp Uhud’da müşriklerle savaşalım, dediler.
Onlar, Bedir savaşına katılıp da fazilet kazanmış olanlar gibi fazilet kazanmak ümidiyle böyle demişlerdi.
Rasûlullah'a bu şekilde ısrarda bulundular.
Nihayet o, savaş elbiselerini giydi ama sonra bu kişiler pişman olup:
- Ya Rasûlallah, Medine'de kal. Doğru olan, senin görüşündür, dedilerse de Rasûlullah, onlara şu cevabı verdi:
- Bir peygamber zırhını giydikten sonra,
Allah kendisiyle düşmanı arasında hükmünü verinceye kadar zırhını indirmesi uygun olmaz.
O gün zırhını giymeden önce Rasûlullah, onlara şöyle demişti:
“Rüyamda sağlam bir zırh içinde olduğumu gördüm.
Bunu Medine olarak tevil ettim ve yine bir koçun peşi sıra gittiğimi gördüm.
Bunu da müşriklerin reisini öldüreceğim şeklinde tevil ettim.
Kılıcım zülfikarın ağzında bir gedik meydana geldiğini gördüm.
Bunu da sizin saflarınız arasında bir gedik açılacağı şeklinde tevil ettim.
Bir öküzün boğazlandığını gördüm. Öküzün boğazlanmasına gelince, vallahi Allah'ın yaptığı iş hayırlıdır. Bunda hayır vardır.”
* Beyhakî, Hammad Seleme kanalı ile Enes'ten rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Uykudaki kimsenin gördüğü gibi ben de
rüyamda bir koçun ardı sıra gittiğimi gördüm.
Kılıcımın vuran tarafının kırıldığım da gördüm. Bu rüyayı şöyle tevil ettim:
Ben müşrik kavmin koçunu (reisini) öldüreceğim.
Kılıcımın ağzının kırılmasına gelince bunu da
akrabamdan bir adamın öldürüleceği şeklinde tevil ettim.”
Nihayet Rasûlullah’ın amcası Hamza öldürüldü.
Rasülullah da, Talha’yı öldürdü. O, kavmin bayraktarı idi.
* Musa b. Ukbe dedi ki:
Kureyşliler dönüp kendilerine tabi olan müşrik Arapları topladılar.
Ebu Süfyan b. Harb da Kureyş topluluğuyla birlikte
Bedir vak'asının ertesi senesi şevval ayında yola çıktı.
Nihayet Uhud dağının iki tarafındaki vadiye indiler.
Bedir savaşına katılmamış olan Müslümanlar,
o savaşa katılamadıklarından pişman olmuşlar ve düşmanın karşısına çıkmayı arzulamışlardı ki,
Bedir gününde mü'min kardeşlerinin harcamış oldukları çabayı kendileri de harcasınlar.
Ebu Süfyan ile müşrikler, Uhud dağının eteklerine indiklerinde
Bedir savaşına katılmamış olan Müslümanlar
-düşmanın kendilerine karşı geldiğini görünce- sevindiler ve: ‘Allah arzumuzu yerine getirdi.’ dediler.
Sonra Rasülullah (s.a.v.), cuma gecesi bir rüya gördü.
Bu rüyası da gerçekleşti. Ashabından birkaç kişi yanına geldi. Onlara şöyle dedi:
- Dün gece uyurken şöyle bir rüya gördüm:
Bir öküz boğazlanıyordu. Vallahi Allah'ın yaptığında hayır vardır.
Kılıcım Zülfikarın da ağzından kırıldığını gördüm. Bundan hoşlanmadım. Bu gördüklerim birer musibet idiler.
Kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm ve bir koçu takip ettiğimi de gördüm.
Rasülullah (s.a.v.), bu rüyasını ashabına anlattığında onlar şöyle dediler:
- Ya Rasûlallah! Bu rüyanı nasıl tevil ettin? Rasülullah buyurdu ki:
- Öküzün boğazlanmasını şöyle tevil ettim: Bizden de müşriklerden de adamlar öleceklerdir.
Ama kılıcımın ağzında gedik açılmasından hoşlanmadım.
Bazıları dediler ki:
Rasûlullah’ın kılıcının yüzüne isabet eden rüyadaki darbeye gelince,
Uhud gününde Rasûlullah’ın mübarek yüzüne düşman tarafından darbe vuruldu. Onun dişini kırdılar. Dudağım yardılar.
Ona bu darbeyi vuran, Utbe b.Ebi Vakkas idi.
Öküzün boğazlanmasına gelince bu,
Uhud gününde öldürülen Müslümanlar şeklinde tevil edilmiştir.
Rasülullah (s.a.v.), rüyasının tevilini anlatırken şöyle demişti:
- Peşi sıra gittiğim koça gelince,
bu düşmanın reisidir ki; Allah onu öldürecektir.
Sağlam zırha gelince, bunu Medine olarak tevil ettim.
Bekleyin, çoluk çocuğunuzu evlere saklayın. Kalelerde muhafaza altına alın. Eğer müşrikler Medine'ye girerlerse, sokaklarda onlarla savaşırız.
Evlerin üstünden onlara ok atarız..
Müslümanlar, Medine sokaklarını taşlarla Örmüşlerdi.
Onu kale haline getirmişlerdi.
Bedir savaşma katılmamış olan Müslümanlar ise şöyle demişlerdi:
- Bugünün gelmesini arzuluyorduk. Bunun için Allah'a dua ediyorduk.
İşte Cenâb-ı Allah, arzumuzu gerçekle tir di. Ve mesafeyi yakınlaştırdı.
Ensâr'dan bir adamda şöyle dedi:
- Ya Rasûlallah, mahallemizde onlarla savaşamazsak ne zaman savaşacağız?
Bazı adamlar da şöyle dediler:
- Eğer korkmuyorsak, bizi savaşmaktan alıkoyan nedir?
Doğru sözlü olup, sözlerini yerine getiren bazı kimseler de -ki onlardan biri de Abdülmuttalib oğlu Hamza'dır- şöyle dediler:
- Sana kitabı indirene yemin olsun ki ya Rasûlallah, müşriklerle mücadele edeceğiz!
Beni Salim kabilesinden Nuaym b. Malik b. Salebe de şöyle dedi:
- Ey Allah'ın peygamberi! Bizi Cennet'ten mahrum bırakma.
Canım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben Cennet'e gireceğim.
Rasülullah (s.a.v.), ona sordu:
- Ne ile Cennet'e gireceksin?
- Allah'ı ve Rasûlünü sevmiş olmakla ve savaş gününde cepheden kaçmamakla gireceğim.
- Doğru söyledin.
Gerçekten bu zat, Uhud savaşında şehid oldu.
İnsanların bir çoğu, Medine'den çıkıp düşmanla karşılaşmak istedi.
Rasûlullah'm sözüne ve görüşüne uymadılar.
Eğer onun kendilerine emrettiğine razı olsalardı, belki daha iyi olurdu.
Ama nihayet kaza ve kader işe galib oldu.
Uhud savaşı için Medine'den çıkmayı tavsiye edenlerin çoğu, Bedir savaşma katılmamışlardı. Bunlar Bedir savaşına katılan kimselerin
sahip oldukları fazileti kaçırmış olduklarını bildiklerinden
Medine'den çıkarak düşmanla savaşmayı tavsiye etmişlerdi.
Rasülullah (s.a.v.), cuma namazını kılıp halka vaz'u nasihatte bulundu.
Gayret gösterip cihad etmelerini emretti.
Hutbesini ve namazını tamamladıktan sonra zırhını getirmelerim emretti, getirdiler. O da zırhını giydi.
Sonra insanlara Medine'den çıkış emrini verdi.
Görüş sahibi bazı kimseler bu durumu görünce dediler ki:
- Rasülullah (s.a.v.), Medine'de kalmamızı emretmişti.
Ama Allah'ın ne istediğini o daha iyi bilir. Çünkü gökten ona vahiy geliyor.
Böyle dedikten sonra Rasûlullah'a şöyle dediler:
- Ya Rasûlallah! Daha önce bize emrettiğin gibi Medine'de kalsak iyi olmaz mı?
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- Bir peygamber zırhını giydikten ve düşmana karşı çıkmaları için insanlara duyuruda bulunduktan sonra
düşmanla savaşmadıkça geri dönmesi ve zırhını çıkarması doğru olmaz.
Daha önce Medine'de kalmanız için size çağrıda bulunmuştum.
Ama siz çıkalım dediniz. Savaş anında düşmanla karşılaştığınızda
Allah'a karşı takvalı olmanızı ve sabır göstermenizi size tavsiye ediyorum.
Allah'ın size vereceği emri bekleyin. O emri yerine getirin.
Ravi diyor ki:
Rasûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar, Medine'den çıkıp Bedai yoluna koyuldular.
1000 kişi idiler. Müşrikler ise 3000 kişi idiler.
Rasûlullah (s.a.v.), yoluna devam etti.
Nihayet Uhud'a varıp ordugah kurdu.
Abdullah b. Übey b. Selül, 300 adamıyla birlikte Müslümanların saflarından ayrılınca Rasûlullah’ın cemaati 700 kişi kaldı.
Beyhakî dedi ki:
Megazi otoritelerine göre meşhur olan görüş şudur ki;
Müslümanların sayısı 700 savaşçı olarak kaldı.
Zührî'den naklolunan görüşe göre Müslümanların 400 savaşçısı kalmıştır.
Doğrusunu Allah bilir.
Musa b. Ukbe dedi ki:
Müşriklerin süvarilerinin başında Halid b. Velid vardı.
Yüz atları vardı. Bayrakları da Osman b. Talha’nın elindeydi.
Müslümanların ordusunda sadece bir at vardı.
Muhammed b. İshak dedi ki:
(Efendimizin rüyasını ve Medine dışında savaşmaya karar vermesi burada da anlatılıyor)
İbn Hişam dedi ki:
“Rasûlullah, Medine'den çıkarken yerine vekil olarak İbn Ümmü Mektum'u bıraktı.”
İbn İshak dedi ki:
Nihayet Medine ile Uhud arasında düzlüğe vardıkları zaman Abdullah b. Übey b. Selül, ordunun üçte biriyle Rasûlullah'tan ayrıldı ve şöyle dedi:
- Muhammed onlara itaat etti. Bana isyan etti. Ey insanlar, bilmiyoruz ki, niçin kendimizi Uhud’da öldürteceğiz. (Kendisi Medine’de savaşmayı teklif etmişti)
Böyle dedikten sonra kavminden nifak ve iman hususunda şüphe sahibi olan kendi yandaşlarıyla birlikte geri döndü.
Beni Seleme'nin kardeşi Abdullah b. Amr b. Haram, onların peşine düştü. Şöyle diyordu:
- Ey kavmim! Allah, kavminizi ve peygamberinizi düşmanlarıyla karşı karşıya geldikleri zaman yardımsız bırakmamanızı size hatırlatmadı mı?
Onlar da dediler ki:
- Eğer sizin savaşacağınızı bilseydik elbette, sizi yardımsız bırakmazdık. Fakat bir savaş olacağını sanmıyoruz.
Abdullah b. Amr b. Haram, onların,
kendine karşı isyan edip sözünü dinlemedikleri ve
geri dönme niyetinde olduklarını görünce, onlara şöyle dedi:
- Ey Allah'ın düşmanları, kahrolun! Allah, peygamberini size muhtaç etmeyecektir.
Ben (İ. Kesir) derim ki:
Şu ayet-i kerime ile yukarıda sözü edilen ricatçılar (geri dönenler) kastedilmiştir:
“Bu, münafıklık edenleri belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere:
‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun’,
dendiği zaman: ‘Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik’ dediler.
O gün, onlar imandan çok inkara yakındılar.
Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar.
Allah, gizlediklerini onlardan daha iyi bilir.”
(Âl-i İmran.167.)
Yani onlar,
“Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik.”
derken yalan söylüyorlardı.
Çünkü savaşın yapılacağı, açıkça bilinen, gizlilik ve şüphesi olmayan bir husustu. Onlardır ki; Cenâb-ı Allah, haklarında şu ayeti inzal buyurmuştur:
“Ey Müslümanlar! Niçin münafıklar hakkında iki fırka oluyorsunuz? Allah, onları yaptıklarından dolayı baş aşağı etmiştir.” (en-Nisâ, 88.)
Çünkü bir grup; ‘Onlarla savaşırız’ demişlerdi. Bir başka grup ise; ‘Onlarla savaşmayız.’ demişlerdi. Nitekim bu husus sahih hadiste sabit olup açıklanmıştır.
Zührî'nin anlattığına göre Ensâr,
kendi müttefikleri olan Medine Yahudilerinden yardım isteme hususunda Rasûlullah'tan izin talep ettiklerinde Rasûlullah:
- Onlara ihtiyacımız yoktur , demişti.
Urve b. Musa b.Ukbe'nin anlattığına göre Beni Seleme ve Beni Harise kabileleri, Abdullah b.Übey ile arkadaşlarının ordudan ayrılıp geri dönmeleri esnasında bozulmaya yüz tutmuşlardı.
Fakat Cenâb-ı Allah, onlara sebat verdi ve bu sebeple şöyle buyurdu:
“Sizden ila takım bozulup geri çekilmek üzere idi. Oysa Allah onların dostu idi. İnananlar yalnız Allah'a güvensinler.” (Âl-i İmran, 23.)
Cabir b. Abdullah dedi ki:
Yukarıdaki ayet-i kerimenin nüzulünü çok sevdim.
Çünkü bu ayette Allah ‘Oysa Allah, onların dostu idi’ buyuruyor.
İbn İshak dedi ki:
Rasûlullah (s.a.v.), yoluna devam etti.
Nihayet Beni Haris arazisine taşlık bir mıntıkaya girdi.
Bir at kuyruğunu salladı ve bir kılıcın kabzasındaki bir çiviye takıldı. Böylece o kılıcı yerinden çekip çıkarttı.
Rasûlullah, kılıcın sahibine şöyle dedi:
- Kılıcım kınına sok.
Ben görüyorum ki, kılıçlar yakında kınlarından çıkacaklardır.
Sonra Rasûlullah (s.a.v.), ashabına şöyle dedi:
- Bizi kavmin yanına götürecek kim var?
Kim bizi onlara rastlatmayacak yakın bir yoldan götürecek?
Ebu Hayseme -Beni Harise b. Haris'in kardeşi- kalkıp:
- Ben varım ya Rasûlallah, dedi.
Onları Beni Harise arazisi içinde onların malları arasından geçirdi.
Nihayet Mirba b. Kayziye'nin malının yanına gitti.
Mirba, gözü görmeyen münafık bir adamdı.
Rasûlullah’ın ve beraberindeki Müslümanların sesini duyunca kalktı, yüzlerine toprak savurmaya başladı. Ve böyle dedi:
- Eğer Allah'ın elçisi isen sana bahçeme girmeni helal etmiyorum.
Bana anlatıldığına göre Mirba, o topraktan bir avuç alıp şöyle dedi:
- Vallahi ey Muhammed, eğer bu toprağı senden başkasına değdirmeyeceğimi bilseydim, mutlaka bunu senin yüzüne vururdum.
Bunun üzerine Ashab, onu öldürmek için harekete geçti. Rasûlullah (s.a.v.) ise:
- Bunu öldürmeyin. Bu kör bir adamdır. Hem kalbi, hem de gözü kördür, dedi.
Fakat Sa'd b. Zeyd (Beni Abdüleşhel'in kardeşi), Rasûlullah (s.a.v.)’ın men etmesinden önce erken davrandı, onun başına bir yay vurup başını yardı.
Rasûlullah (s.a.v.) yoluna devam etti.
Nihayet Uhud dağının yanındaki boğaza,
vadinin dağa taraf olan yakasına indi.
Sırtını ve askerini, Uhud dağına dayayıp şöyle dedi:
- Sizden hiçbir kimse biz kendisine savaş emri vermeden savaşmasın!
Kureyşliler ise, develeri ile atlarını Müslümanların hurmalık çukurlarından Samğa'daki ekin tarlalarına salıvermişlerdi.
Bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) savaştan men ederken, Ensâr'dan bir adam şöyle dedi:
- Beni Kayle'nin ekinlerini atlarına yedirsinler de hiç vuruşmayalım, öyle mi?
Rasûlullah (s.a.v.), savaş hazırlığı yapıyordu.
700 kişiyle birlikte idi.
Okçuların üzerine Abdullah b.Cübeyr'i komutan yaptı.
Bu, Beni Amr . Avf’ın kardeşidir.
Bu zat, o zaman beyaz bir elbiseden ibaret bir üniforma giymişti.
Okçular elli kişiydiler. Rasûlullah, onlara şöyle buyurdu:
- Atlıları bizden oklarla geri çevirin ki, ardımızdan gelmesinler.
İster lehimizde olsun, ister aleyhimizde olsun,
yerinizde sabit kalın ki, sizin tarafınızdan bize düşman gelmesin.
Rasûlullah (s.a.v.), üst üste iki zırh giydi.
Sancağı da Beni Abdu'd-Dar'm kardeşi olan Mus'ab b. Ümeyr'e verdi.
Ben (İ.Kesir) derim ki:
Rasûlullah (s.a.v.), Uhud gününde bazı gençleri savaşa kabul etmedi.
Yaşları küçük olduğundan onların savaşmalarına izin vermedi.
Buharı ve Müslim'in sahihlerinde de sabit olduğu gibi
bunlardan biri Abdullah b. Ömer'di. O bu hususta şöyle demiştir;
“Uhud gününde Rasûlullah'a arz edildim.
Ama savaş için bana izin vermedi.
Hendek gününde Rasûlullah'a arz edildim.
O zaman on beş yaşında idim. Savaşmama izin verdi.”
Yine Rasûlullah (s.a.v.), Uhud gününde
Üsame b. Zeyd, Zeyd b. Sabit, Bera b. Azib, Üseyd b. Züheyr, İrabe b. Evs b. Kayziyye'ye de savaşma izni vermemiştir.
İrabe hakkında Şımmah adlı şair şöyle demiştir:
“Şan ve şeref için kaldırılan bir bayrak var ya,
İşte İrabe, onu sağ eliyle tutup aldı.»
Süheylî'nin anlattığına göre
Uhud savaşında Rasûlullah'ın savaş izni vermediği gençlerden biri de îbn Said b. Hayseme'dir.
Ama Hendek savaşında bunların tamamına savaş izni vermiştir.
Uhud savaşında on-beş yaşında bulunan Semure b. Cündüp ile Rafı b. Hadice'ye de Rasûlullah, savaş izni vermemiştir,
Rafı'in ok atan birisi olduğu Rasûlullah'a söylenince, Rafı'e savaş izni verilmiştir.
- Ya Rasûlallah, Semure güreşte Rafi'i yere yıkabiliyor,
denilince Semure'ye de savaş izni vermiştir.
İbn İshak dedi ki:
Kureyşliler savaşa hazırlandılar. 3000 kişi idiler. Onlarla birlikte 200 at vardı. Yanlarında getirmişlerdi.
Halid b. Velid'i atlıların sağ koluna kumandan tayin ettiler.
Sol kolun başına da İkrime b.Ebu Cehil'i tayin ettiler.
Rasûlallah (s.a.v.) :
- Kim bu kılıcı hakkıyla alacak? diye sorunca, bir takım adamlar ona doğru kalktılar. Ama kılıcı onlara vermedi.
Nihayet Ebu Dücane Simak b. Harşe -Beni Saidenin kardeşi- kalkıp ona gitti ve şöyle dedi
- Ya Rasûlullah, bu kılıcın hakkı nedir?
- Eğilinceye kadar onunla düşmana vurmandır.
- Ya Rasûlallah, ben onu hakkıyla alırım, dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah, kılıcını ona verdi.
* İmam Ahmed b. Hanbel, Yezid ve Affan kanalı ile Sabit'ten rivayet etti ki,
Uhud gününde Rasûlullah (s.a.v.), eline bir kılıç alıp şöyle dedi:
- Bu kılıcı kim alır? Birkaç kişi kalkıp ona baktı. Rasûlullah yine sordu:
- Kim bunu hakkıyla alır?
- Oradakiler geri durdular. Ancak Ebu Dücane Simak şöyle dedi:
- Ben bu kılıcı hakkıyla alırım!
Kılıcı aldı ve onunla müşriklerin başını yardı.
İbn İshak dedi ki:
Ebu Dücane, bahadır bir adam olup,
savaş esnasında düşmana karşı tekebbür gösterirdi.
Kırmızı renkli bir sarığı vardı. Savaş esnasında o sarığıyla tanınırdı. Savaşırken başına sarardı. Başına sardığında da millet onun yakında savaşacağını bilirdi.
Kılıcı, Rasûlullah’ın elinden alınca o kırmızı renkli sarığını başına sardı. Sonra iki saf arasında salınarak kibirli bir vaziyette dolaşmaya başladı.
* İbn İshak, Beni Seleme kabilesinden olup Hz. Ömer'in azadlısı olan Cafer b. Abdullah b. Eslem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Rasûlullah (s.a.v.), Ebu Dücane'nin tekebbürlü bir şekilde salındığını gördüğü zaman şöyle dedi:
- Bu gibi yerler hariç, Allah bu tür yürüyüşten hoşlanmaz.
İbn İshak dedi ki:
Ebu Süfyan, Beni Abdu'd-Dar'dan olan sancak sahiplerini savaşa teşvik ederek şöyle dedi:
- Ey Beni Abdu'd-Dar! Şüphesiz Bedir gününde sancağımızı siz üstlendiniz. Gördüğünüz gibi o musibet başımıza geldi.
Milletler, bayraklarıyla yaşarlar. Bayrakları yok olduğunda onlar da yok olurlar. Ya sancağımızı siz taşırsınız veya bizimle onun arasından çekilirsiniz. Biz onu taşırız.
Bunun üzerine onlar bununla ilgilendiler. Vaadleşip şöyle dediler:
- Biz sancağımızı şana teslim ediyoruz.
Karşılaştığımız zaman nasıl yapacağımızı yarın göreceksin !
Ebu Süfyan da zaten bunu istiyordu.
Müslümanlarla müşrik safları birbirlerine yaklaştığı ve karşı karşıya geldikleri zaman Hind binti Utbe kendisiyle beraber bulunan kadınlarla birlikte kalktı ve erkeklerin ardından def çalmaya, onları savaşa teşvik etmeye başladı.
Söyledikleri şiirler arasında şunlar vardı:
“ Ey Beni Abdu'd-Dar ve ey arkadan gelenlerini himaye eden kimseler!
Kesici her kılıç ile vurun.
Eğer bu tarafa dönerseniz boyun boyuna sarılırız. Ve kadifelerimizi sereriz.
Veya eğer arka çevirirseniz, birbirimizden ayrılırız.
Tıpkı dost olmayan bir kimsenin ayrılışı gibi.”
* İbn İshak, Asım b. Ömer b. Katade'nin şöyle dediğini rivayet eder:
Ebu Amir, Beni Dubay'a dan biri olan Amr b. Sayfı b. Malik b. Numan
Evs'ten elli genç ile beraber Rasûlullah (s.a.v.)'dan uzak kalmak için Mekke'ye gitmişti.
Bazıları onların on beş kişi olduğunu söylerler.
Ebu Amir, Kureyş'e şöyle vaadde bulunuyordu.
- Kavmimle karşılaşırsam hiç kimse bana karşı gelmeyecek.
Müşriklerle Ashab karşılaştıkları zaman,
müşriklerden ilk karşılaşanlar, Mekke dışında onlara katılanlar ve
Mekke halkının kölelerinden olan kimselerle birlikte Ebu Amir idi.
Onlara şöyle seslendi:
- Ey Evs topluluğu, ben Ebu Amir'im.
Onlar dediler ki:
- Ey fasık, Allah senin gözünü aydın kılmasın!
Cahiliye döneminde Ebu Amir'e Rahip adı veriliyordu.
Rasûlullah ise, ona fasık adını takmıştı.
O, kavmi olan Evs kabilesinin kendisine karşı red cevabını verdiklerim işitince şöyle dedi:
- Benden sonra kavmime kötülük isabet etmiş.
Sonra onlarla şiddetli bir şekilde savaştı.
Sonra onlara taş atıp mücadelesini sürdürdü.
İbn İshak dedi ki:
Halk savaştı. Nihayet savaş kızıştı ve Ebu Dücane vuruştu.
Ta ki karşı tarafın safları arasına girdi.
İbn Hişam dedi ki:
Îlim ehli birçok kimsenin bana anlattıklarına göre Zübeyr b. Avvam şöyle demiştir:
Rasülullah (s.a.v.)'dan kılıcı istediğimde onu bana vermeyip Ebu Dücane'ye verdiği zaman içimde bir şüphe meydana geldi ve şöyle dedim:
- Ben onun halası Safiyye'nin oğluyum. Kureyş'tenim.
Kalkıp ondan önce kılıcı kendisinden istedim.
O ise kılıcı ona verdi ve beni terk etti.
Andolsun ki, Ebu Dücane'nin ne yapacağına bakıyordum.
Ve onun peşi sıra gidiyordum. Kırmızı sarığını çıkarıp başına sardı. Ensâr şöyle dedi:
- Ebu Dücane ölüm sarığını çıkardı.
O sarığı başına bağladığı zaman ona işte böyle diyorlardı. Ben onu takip ederken o şöyle diyerek ortaya çıktı:
- Ben öyle bir kimseyim ki, dostum hurmalıkların yanında kan dökmek, savaşta safların arkasında asla kalmamak üzere benden söz aldı.
Ne harikadır. Allah'ın ve Rasûlünün kılıcı ki, o kılıçla vurayım!
el-Umevî dedi ki:
Adamın biri savaşmakta iken Rasûlullah’ın yanına geldi,
Rasûlullah da kılıcıyla savaşıyordu. Rasûlullah dedi ki:
- Şu kılıcı sana verirsem muhtemelen safların gerisinde savaşırsın.
Adam hayır, deyince Rasûlullah ona kılıcını verdi. O da şu şiiri okudu:
“Ben Öyle bir kimseyim ki; dostum,
safların gerisinde asla durmamam şartıyla benden söz aldı.”
İbn Hişam dedi ki:
Nihayet Ebu Dücane, karşısına çıkan herkesi kılıçtan geçirmeye başladı.
Müşriklerin arasında öyle biri vardı ki, bizim yaralılarımızdan karşılaştığı herkesi mutlaka öldürüyordu.
Böylece o ve Ebu Dücane birbirlerine yaklaştılar.
İkisini bir araya getirmesi için Allah'a dua ettim.
Nihayet karşılaştılar ve sıra ile birbirlerine ikişer darbe vurdular.
Müşrik, Ebu Dücane'ye vurdu. O da kendisini öküz derisinden yapılmış kalkanıyla korudu. Kalkan onun kılıcını ayırıp attı.
Ebu Dücane ona vurdu ve öldürdü.
Sonra Ebu Dücane kılıcını kaldırıp Hind'in başını vuracaktı,
fakat daha sonra kılıcını başka tarafa çevirdi.
Ben de, ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’, dedim.
İbn İshak, Ebu Dücane'nin şöyle dediğini rivayet eder:
“Bir insan gördüm ki, başkalarını şiddetli bir şekilde tırmalıyor.
Ona doğru yürüdüm. Kılıcımı başına diktiğim zaman
feryad etti. Çığlık attı. Bir de baktım ki o, bir kadındır.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.)’ın kılıcıyla bir kadına vurmaya kıyamadım.”
Musab. Ukbe'nin anlattığına göre
Rasûlullah (s.a.v.), kılıcını kimin alacağını sorunca,
önce Amr, sonra da Zübeyr istediler.
Onlara vermedi. Bu ikisi üzüldüler.
Sonra üçüncü kez kılıcını kimim alacağını sorunca Ebu Dücane alma talebinde bulundu. Kılıcını ona verdi. O da kılıcın hakkını verdi.
Rivayete göre Ka'b b. Malik şöyle demiştir:
“Müslümanlarla birlikte sefere çıkanlardan biri de bendim.
Müşrik ölülerinin de Müslüman ölüleri kadar olduğunu görünce yanlarında durdum.
Baktım ki, müşriklerden bir adam zırhları toplayıp Müslüman ölülerine;
- Koyun gövdeleri gibi yan yana dizilin bakalım, diyordu.
Bir de baktım ki, bir Müslüman ona bakıyor. Zırhı da üzerinde duruyordu. Geçip arkasında durdum. Sonra Müslümanlarla kafire baktım.
Ama kafirin daha gösterişli ve teçhizatının daha sağlam olduğunu gördüm. İkisine bakmaya devam ettim.
Nihayet karşı karşıya geldiler.
Müslüman, kafirin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Kılıç onun baldırına kadar indi. Sonra Müslüman kişi yüzünü açtı ve:
- Nasıl görüyorsun ey Ka'b, işte ben Ebu Dücane'yim, dedi. ”
Hz. Hamza'nın Şehîd Edilmesi:
İbn İshak dedi ki:
Hamza b. Abdülmuttalib savaştı. Ertat b. Abdi Şürahbil b. Haşim b. Abdumenaf b. Abdu'd-Dar'ı öldürdü. Ertat, sancağı taşıyan kişilerdendi. Hamza, Osman b.Ebu Talha'yı da öldürdü. O sancaktardı. Şöyle diyordu:
- Sancaktar olan kimselerin mızrağı kana boyamaları ya da kırılmaları gerekir.
Hamza (r.a.) ona saldırdı ve öldürdü.
Sonra ona Siba b. Abdil-Uzza el-Gubşanî rastladı. Buna Ebu Niyar denirdi. Hamza dedi ki:
- Bana doğru gel, ey dalakları kesen kadının oğlu!
Siba’nın anası Ümmü Enmar, Şerik b. Amr b. Vehb es-Sekafî1 nin azadlısı idi. Mekke'de sünnetçilik yapardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hamza ona vurup öldürdü.
Cübeyr b. Mut'im'in kölesi Vahşi şöyle dedi:
“Vallahi ben, Hamza'ya bakıyordum.
Halkı kılıçtan geçiriyor ve dokunduğu hiçbir şeyi bırakmıyordu.
Tıpkı bozalak erkek deve gibi idi.
O sırada ona benden Önce Siba' b. Abdil-Uzza gitti. Hamza ona şöyle dedi:
- Bana doğru gel ey dalakları kesici kadının oğlu! Böyle deyip ona bir darbe indirdi.
Vurmakla kesmek bir oldu. Sanki kılıç, hedefinden hiç şaşmadı.
Ben mızrağımı salladım.
Nihayet ona isabet edeceğine tam kanaat getirdiğim zaman üzerine fırlattım. Göbeği ile kasığı arasına isabet etti.
İki ayağının arasından çıktı ve o bana döndü.
Takatsiz bir şekilde yere düştü. Biraz bekledim. Nihayet öldü.
Ben de geldim, süngümü aldım, sonra ordugaha doğru uzaklaştım.
Artık ondan başkasını vurmaya gerek yoktu.”
* İbn İshak, Abdullah b. Fadl b. Ayyaş b. Rebia b. Haris kanalı ile Cafer b. Amr b. Umeyye ed-Damrî'nin şöyle dediğini rivayet eder:
“ Muaviye b. Ebu Süfyan zamanında ben ve Ubeydullah b. Adiy b. Hıyar -ki bu, Beni Nevfel b. Abdumenaf’ın kardeşidir- yola çıktık.
Halkla birlikte yolları aşıp geçtik. Döndüğümüz zaman Hıms'a uğradık.
Cübeyr b. Mut'im'in azadlısı Vahşi oraya yerleşmiş ve orada ikamet ediyordu.
Oraya geldiğimizde Ubeydullah b. Adiy bana dedi ki:
- Vahşi'ye uğrayıp ona, Hamza'yı nasıl öldürdüğünü soralım mı? Ben de:
- Nasıl istersen, dedim.
Ona sormak için Hıms'a gittik. Vahşi'yi sorarken bir adam bize şöyle dedi:
- Siz muhakkak onu yakında evinin avlusunda bulacaksınız.
O, alkolik bir adamdır. Eğer onu ayık vaziyette görürseniz, Arabî bir kıyafet içinde onu bulursunuz ve yanında istediğiniz şeyleri de bulursunuz.
Kendisinden soracağınız haberlerden dilediğiniz haberi alabilirsiniz. Eğer onu, kendisini bazı haller ile bulursanız ondan ayrılıp uzaklaşın.
Ravi diyor ki:
Biz de çıktık, yolda yürüyorduk. Nihayet ona geldik.
Bir de baktı ki o, evinin avlusunda bir hasırın üzerinde duruyor.
Yaşlanmış kuşlar gibi yıkılmıştı. Ayıktı. Herhangi bir rahatsızlığı yoktu.
Yanına vardığımızda kendisine selam verdik. Başını Ubeydullah b.Adiy'e doğru kaldırıp şöyle dedi:
- Adiy b. Hiyar'm oğlu musun sen?
- Evet...
- Vallahi seni, Zu-Tuva'da sana süt emziren anan Sadiye'ye verdiğim zamandan beri seni görmedim.
Ben seni o kadına, o devesi üzerinde iken vermiştim.
O seni bezlerin içinde aldı. Ayakların bana göründü.
Vallahi şimdi yanımda durduğun zaman ayaklarından seni tanıdım.
Ravi diyor ki: Yanında oturduk ve ona şöyle dedik:
- Sana Hamza'yı nasıl öldürdüğünü anlattırmak için geldik. Onu nasıl öldürdün?
Vahşi dedi ki:
- Ben Rasûlullah (s.a.v.)'a -bunu bana sorduğu zaman anlattığım gibi- size de aynen anlatacağım:
Ben cübeyr b. Mut'im'in kölesi idim. .
Amcası Tuayme b. Adiy, Bedir savaşında vurulmuştu.
Kureyşliler Uhud'a yürüdüklerinde Cübeyr bana şöyle dedi;
‘Eğer Muhammed'in amcası Hamza'yı amcama karşılık öldürürsen,sen özgürlüğüne kavuşursun!’
Ben de halkla birlikte yola çıktım. Ben Habeşli bir adam idim.
Mızrağı Habeşlilerin atışı gibi atardım. Çok az hedefi şaşırdığım olurdu.
Halk, karşı karşıya geldiğinde ortaya çıktım.
Hamza'yı gözetliyor ve ona bakıyordum.
Nihayet onu topluluğun yanında gördüm. Bozalak erkek deve gibi idi. Milleti kılıçtan geçiriyordu.
Hiçbir şey ona karşı duramıyor. Ona dayanamıyordu.
Ben onun için hazırlanıyor, onu hedefliyor ve ondan bir ağaç ya da bir taş ile gizleniyordum ki, bana yaklaşsın.
Bu ara Siba' b. Abdil-Uzza benden önce ona doğru gitti. Hamza, onu görünce ona:
- Gel bana, ey dalakları kesen kadının oğlu! dedi ve hemen ona bir darbe indirdi.
Vurmayı ve kesmeyi öyle hızlı yaptı ki, sanki kılıç hiç hedeften şaşmadı.
Ben mızrağımı salladım.
Nihayet ona vuracağıma tam kanaat getirdiğim anda mızrağı üzerine fırlattım. Göbeği ile kasığı arasına girdi. İki ayağının arasından da çıktı.
Ağır ağır bana doğru yekinmeye başladı, nihayet olduğu yere yığıldı. Ben, onu ve mızrağımı böyle bıraktım. O da orada öldü.
Sonra yanına geldim ve mızrağımı aldım.
Daha sonra ordugaha döndüm ve orada oturdum. Artık işimi tamamlamıştım. Yapacak başka bir şeyim yoktu.
Çünkü onu da ancak özgürlüğüme kavuşayım diye öldürdüm.
Mekke'ye geldiğim zaman özgürlüğüme kavuştum.
Sonra Mekke'de ikamet ettim. Nihayet Rasûlullah (s.a.v.), Mekke'yi fethettiği zaman Taife kaçtım-ve orada bekledim.
Taif’in elçilik heyeti, Rasûlullah’ın yanına Müslüman olmak için gittikleri zaman bana bütün yollar kapandı. Kendi kendime dedim ki:
- Şam'a ya da Yemen'e veya herhangi bir beldeye giderim.
Vallahi ben bu düşüncede iken bir adam bana dedi ki:
- Yazıklar olsun sana! Vallahi Muhammed, dinine giren ve şahadet getiren hiçbir kimseyi öldürmüyor!
Adam bunu bana söylediği zaman yola çıktım. Medine'ye Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanma geldim. Onun baş ucunda, ayakta hak şahadeti getiriyor olmamdan başkasını işitmedi, beni görünce dedi ki:
- Vahşi sen misin?
- Evet, ya Rasûlallah!
- Otur, bana Hamza'yı nasıl öldürdüğünü anlat!
Ben de onu size anlattığım gibi anlattım. Sözümü bitirdiğim zaman dedi ki:
- -Yazık sana! Karşımdan kaybol ve seni hiç görmeyeyim!
Rasûlullah (s.a.v.)'dan her nerede olursa, uzak kaçıyordum ki, beni görmesin. Nihayet Allah onun ruhunu kabzedinceye kadar böylece kaçmaya devam ettim.
Müslümanlar, Yemame'nin sahibi Müseylemetü'l-Kezzab'a karşı savaş açtıklarında onlarla beraber sefere çıktım.
Hamza'yı öldürürken kullandığım mızrağımı yanıma aldım.
İki ordu karşı karşıya geldikleri zaman Müseylemetü'l-Kezzab'ı elinde kılıç olduğu halde ayakta dururken gördüm.
Onu tanıyordum. Vurmaya hazırlandım. Diğer taraftan da Ensâr'dan bir adam hazırlandı. Her ikimiz de onu hedefliyorduk.
Mızrağımı oynattım. Nihayet tam hedefe vuracağıma kanaat getirdiğim zaman mızrağımı üzerine fırlattım. Mızrak onu saplandı.
Ensâr'dan olan o adam da onun üzerine atıldı ve kılıçla vurdu.
Artık hangimizin onu öldürmüş olduğunu Allah daha iyi bilir.
Eğer onu ben öldürmüşsem, Rasûlullah (s.a.v.)'dan sonra insanların en hayırlısı olan Hamza'yı ve insanların en şerlisi olan o kafiri öldürdüm, sayılır.
Ben (İ.Kesir) derim ki:
Vahşi'nin burada sözünü ettiği Ensârî'den kasıt, Ebu Dücane Simak b. Harşe'dir,
Vakidî, Ridde olaylarından bahsederken şöyle demiştir:
Vahşi'nin yukarıda sözünü ettiği Ensârî'den maksat, Abdullah b. Zeyd b. Asım el Mazini'dir.
Seyf b. Amr ise, yukarıda sözü edilen Ensârî'niri, Adiy b. Sehl olduğunu söylemiştir ki, o bir şiirinde şöyle demiştir:
«Görmedin mi ki; Ben ve onların Vahşi'si insanları dinde fitneye düşüren Müseyleme'yi öldürdük.
İnsanlar onu nasıl öldürdüğümüzü bana soruyorlar.
Ben derim ki: Ben onu vurdum, Vahşi ise mızrakladı.”
Meşhur kavle göre Müseyleme'ye ilk darbeyi veren Vahşi'dir.
Ama Ebu Dücane onu öldürmüştür
Zira İbn îshak, Abdullah b. Fadl kanalı ile İbn Ömer'in şöyle dediğini rivayet eder:
- Yemame savaşında bir ünleyicinin şöyle diyerek duyuruda bulunduğunu duydum: ‘Müseyleme'yi siyahı bir köle öldürdü’.
* Hz. Hamza’nın öldürülmesi kıssasıyla ilgili olarak Buharı, Abdula-ziz b. Abdullah b. Ebi Seleme kanalı ile Cafer b. Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin şöyle dediğini rivayet eder:
“Ben de Ubeydullah b, Adiy b.Hiyar yola çıktık...”
Bu zat, kıssayı daha önce geçtiği gibi aynen nakletmiştir. Kıssayı naklederken Ubeydullah b. Adiy'in başına bir sarık sarmış olduğunu, Vahşi'nin de onun ancak gözlerini ve ayaklarını gördüğünü, onu önceki sayfada geçtiği gibi ayaklarından tanıdığını da anlatmıştır.
Bu da benzerliklere bakarak kişiyi tanıma ve soyunu belirleme hususunda büyük bir ustalıktır.
* Cafer b. Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin rivayetinde şu ifadeler de geçiyor:
İnsanlar savaş için karşı karşıya geldiklerinde Siba ortaya çıktı ve:
- Benimle mübareze yapacak kimse yok mu? diye sordu.
Karşısına Abdülmuttalib oğlu Hamza çıktı ve ona şöyle dedi:
- Ey dalakları kesen Ümmü Enmar'm oğlu! Sen Allah'a ve Rasûlü-ne mi meydan okuyorsun?
Böyle dedikten sonra üzerine saldırıp vurdu. Sanki dünden öldürülmüş gibi oldu.
Bu rivayet zımnında Vahşi şöyle diyor:
“ Ben de bir kayanın arkasında gizlenmiş, Hamza'yı gözetliyordum. Yanıma yaklaştığında mızrağımı ona fırlattım. Mızrağım, onun kasığına isabet etti. Arkasından çıktı Bu, onun son anı oldu.
Nihayet Rasûlullah (s.a.v.), Refık-i A'lâ'ya yükseldi.
Müseylemetü'l-Kezzab ortaya çıktı. Ben kendi kendime dedim ki;
‘Müseyleme'ye karşı düzenlenen sefere katılayım, belki onu öldürürüm de Hamza'yı öldürmenin keffaretini öderim.
İnsanlarla birlikte yola çıktım ve olanlar oldu.
Bir de baktım ki, duvar gediğinde bozalak bir deve gibi, saçı başı dağınık bir adam ortaya çıktı. Ona mızrağımı fırlattım. Göğsüne isabet ettirdim.
Mızrak arka taraftan omuzlan arasından çıktı.
Bu esnada Ensâr'dan bir adam da onun üzerine atıldı. Kılıcıyla onun başına vurdu.
Abdullah b. Fadl dedi ki:
Süleyman b. Yesar, Abdullah b. Ömer'in şöyle dediğini bana bildirdi: Evin damında bulunan bir cariye şöyle dedi:
- Vay mü'minlerin emirine! Onu siyahi bir köle öldürdü.
İbn Hişam dedi ki:
Bana şu haber ulaştı ki, Vahşi'ye şarap içtiği için defaatla had vuruluyordu. Nihayet divandan çıkarıldı.
Ömer b. Hattab şöyle diyordu:
- Bildim ki, yüce Allah, Hamza'nın katilinin yakasını bırakacak değildir.
Ben (İ.Kesir) derim ki:
Vahşi b. Harb, yani Ebu Deşme, -Bir başka künyesi de Ebu Harb'dır- Hıms'ta öldü.
İlk parlak elbise giyen kişi, Vahşi olmuştur.
İbn İshak dedi ki:
Mus'ab b.Ümeyr, öldürülünceye kadar Rasûlullah (s.a.v.)’ınm önünde savaştı. Onu öldüren, İbn Kamie el-Ley'sî idi.
İbn Kamie, Mus'ab'ı -Rasûlullah zannederek- öldürmüştü.
Öldürdükten sonra Kureyşlilerin yanma dönüp:
- Muhammed'i öldürdüm , demişti.
Musa b. Ukbe'nin, “Megazi” adlı eserinde Said b. Müseyyeb'den naklettiğine göre Mus'ab'ı, Übey b. Halef öldürmüştür. Doğrusunu Allah bilir.
Mus'ab b. Ümeyr öldürülünce,
Rasûlullah (s.a.v.) sancağı Ebu Talib oğlu Ali'ye verdi.
* Yunus b. Bükeyr, İbn İshak'tan rivayet ederek şöyle dedi:
Sancak önceleri Ebu Talib oğlu Ali'nin yanındaydı.
Rasûlullah (s.a.v.), müşriklerin sancağının Abdu'd-Dar oğullarının yanında olduğunu görünce:
- Biz onlardan daha fazla vefalıyız!
deyip sancağı Ebu Talib oğlu Ali'den alarak Mus'ab b. Ümeyr'e verdi. Mus'ab öldürülünce sancağı tekrar Ebu Talib oğlu Ali'ye verdi.
ibn İshak dedi ki:
Ebu Talib oğlu Ali ile bir grup Müslüman, müşriklere karşı savaş verdiler.
ibn Hişam, Mesleme b. Alkame el-Mazinî'nin şöyle dediğini rivayet eder:
Uhud gününde savaş şiddetlendiği zaman Rasûlullah (s.a.v.),
Ensâr’ın bayrağının altında oturdu.
Ali b. Ebi Talib'e bayrağı öne getirmesi için haber gönderdi. Ali de öne geçip şöyle dedi:
- Ben Ebu'l-Kasım’ım (yani kırıp dökerim).
Müşriklerin sancaktan Ebu Sa'd b. Ebi Talha, Hz. Ali'ye şöyle seslendi:
- Ey Ebu'1-Kasm, benimle mübarezeye var mısın? Oda:
- Evet, dedi.
Bunun üzerine ikisi iki safin arasında karşı karşıya geldiler ve birbirlerine peş peşe darbeler indirdiler. Ali ona vurdu, onu yere serdi.
Sonra ondan ayrıldı. Onu hemen öldürmek istemedi. Ali'nin arkadaşları dediler ki:
- Üzerine atılıp onu hemen öldürseydin ya? Ali de dedi ki:
- O, beni avret mahallini göstererek karşıladı. Akrabalık şefkatini çekti. Allah'ın onu öldürdüğünü anladım.
Hz. Ali, Sıffin savaşında Büsr b.Ebi Ertat'a da böyle davranmıştı.
Öldürmek için Büsr'ün üzerine atıldığında Büsr, avretini ona açmış, bunun üzerine Sıffin savaşında Amr b. As da Hz. Ali'ye karşı avret mahallini açmıştı.
Hz. Ali de onu vurmayıp geri dönmüştür. Bu hususta Haris b. Hadr şöyle demiştir:
“O savaşçı her günde bir süvaridir. Bu işten vazgeçmez ama toz duman ortasında avret mahalli ortaya çıkar.
Ali de süngüsünü ona vurmaktan vazgeçer, Muaviye de tenhada ona güler.”
Yunus, İbn ishak'tan rivayet ederek şöyle dedi:
Talha b. Ebu Talha el-Abderî, Uhud savaşında müşriklerin sancağını taşıyordu. Mübareze için karşısına adam istedi.
Ama kimse karşısına çıkmak istemedi, yalnız Zübeyr b. Avvam ortaya çıktı.
Devesinin üzerinde bulunan Talha'nın yanına sıçradı. Ve onu devesinden yere düşürdü. Kılıcıyla onu kesti.
Rasûlullah (s.a.v.) da bu hareketinden dolayı Zübeyr'i överek şöyle dedi:
- Doğrusu her peygamberin bir havarisi vardır.
Benim havarim de Zübeyr'dir.
Eğer Zübeyr , mübareze için onun karşısına çıkmasaydı -insanların ona karşı çıkmaktan geri durduklarını gördüğüm için- ben çıkardım.
İbn İshak dedi ki:
Ebu Sa'd b. Ebi Talha'yı, Sa'd b. Ebi Vakkas öldürdü.
Asım b. Sabit b. Ebi Akleh savaştı. Nafi b. Ebu Talha ve kardeşi Cül-las b. Talha'yı öldürdü. Onların her birine bir ok isabet ettirdi.
Bunun üzerine onlar, anneleri Sülafe'nin yanına gelir, başını onun. kucağına koyarlardı. Sülafe şöyle sorardı:
- Ey oğulcuğum, sana kim vurdu? Ona şöyle derdi:
- Biri bana vurduğu zaman; ‘Al bunu benden, ben İbn Ebi Akleh'im.’ dediğini işittim.
Bunun üzerine Sülafe, şöyle bir adakta bulundu: ‘Eğer Allah, Asım in başını elime geçirirse kafatası içinde şarap içerim!’
Asım da Allah'tan şöyle bir dilekte bulunmuştu:
- Hiçbir müşrike asla el sürmeyeyim ve hiçbir müşrik bana asla el sürmesin.
Bu sebeple Cenâb-ı Allah, Reci vak'asmda onu müşriklerden korumuştu. (Geçen haftaki bölüm)
İbn İshak dedi ki:
Hanzala b. Ebi Amir, onun üzerine çıktığı zaman Şeddad b. Evs -ki bu İbn Şeub'dur- onu Ebu Süfyan'm üstüne çıkmış gördü.
Şeddad, ona vurdu ve onu öldürdü.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) dedi ki:
- Şüphesiz melekler arkadaşınız Hanzala'yı yıkıyorlar.
Durumunu ailesinden (hanımı) sorun.
Bunun üzerine ashab, onun ailesinden durumunu sordular. Ailesi dedi ki:
- O, savaş çağrısını duyduğu zaman yıkanamadı. Cünüb olarak evden çıktı.
Karısı Cemile binti Übey b. Selül, Hanzala'nın o gece kendisiyle gerdeğe girip damat olduğunu ifade etti.
(Hanzala gerdğee girdiği gecenin gündüzünde şehid olmuştur)
Hanzala'nın babası Ebu Amir'e cahiliye döneminde Rahip denilirdi. Çünkü çokça ibadet ederdi.
Rasûlullah, ona -hakka ve hakikat ehline muhalefet edip İslâm dinine girmemek için Medine'den kaçıp Rasûlullah'a muhalefet ettiğinden ötürü- fasık adını vermişti.
Musa b. Ukbe'nin anlattığına göre Ebu Amir,
oğlu Hanzala'nın göğsüne tekme vurarak şöyle demişti:
- İki günah işledin. Buraya düşüp ölmekten seni alıkoymuştum. Ama dinlemedin. Vallahi sen akrabalık bağlarına rivayet eder, babana da iyi davranırdın.
Ama bu sözüme riayet etmedin.
İbn Kesir; “el-Bidaye ve’n-nihaye” ; c:4; s:22-; Çağrı Yayınları
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder